Kırgın Günce…

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

kendinle savaş.jpg

Aralık 2015

-Anlamıyorlar. Ben yoruldum sadece. Kendi kendimle yarışmaktan ve gerçeklerimi hayallerime benzetmeye çalışmaktan yoruldum. İnanmaktan yoruldum. Anlamaya çalışmaktan yoruldum. Ve artık susmaktan yoruldum. Kendi kendimle konuşmaktan yoruldum.

-Konuş sende, hep içine kapanıyorsun.

-Konuşmak mı? Bulamıyorum, insanlarla ortak bir dil bulamıyorum. Neyin sesini dinliyor insanlar anlamıyorum. Konuşuyorlar, birbirlerini ne anlıyorlar ne de dinliyorlar. Yüzyüze iken hee, hııı diyorlar, arkadan farklı konuşuyorlar. Dehşet bir şey. Kimse düşündüğünü söylemiyor ve daha dehşeti kimse kendi konuştuğuna da inanmıyor. Çünkü ya yalan söylüyor ya da bilmeden konuşuyor.

-Demek ki yalanla da yaşanabiliyor.

-Bu sosyal şizofreni. Gerçeklik ortadayken, apaçıkken bambaşka dünyaların yaşanıp gerçeklerin görmezden gelinmesi. Nereye gidilebilir böyle?

-Her şey harp malzemesi gibi kullanılıyor. Tarih, değerler, her şey…

Devamını oku

Balkanlar Gezisi -III-

Zekin Önsöz yazdı…

dubrovvvv.jpg
Hırvatistan-Dubrovnik

Hırvatistan

Dubrovnik

Otele yerleştikten sonra 32 km. uzaklıkta olan Hırvatistan topraklarındaki Dubrovnik’e hareket ettik. Dağlar üzerinden, yan tarafımız uçurum olan bir yoldan aşağıya indik. Deniz üzerinde güneşin batışı ve Dubrovnik’in görünüşü harika idi. Yolda rehberimizin anlattığı öykü çok ilginç ve ibret verici idi. Zamanında Bosna Hersek’in denize çıkış toprakları olan bu bölge Bosnalı bir ağaya aitmiş. Bu ağa topraklarını bir Hırvat’a satmış. Şimdi Bosna’nın bu bölgede denize çıkışı ancak Hırvatistan üzerinden mümkünmüş. Yabancıya toprağını satanın başına işte böyle işler geliyor.

Devamını oku

Naylon Ayakkabılardan Plastik Denizlerine…

Sabriye Cemboluk yazdı…

plastikler.jpg

Türkiye’nin ilk defa plastik eşyalarla tanışması ve ülkenin bu gün bir plastik denizine dönüşmesi arasında öyle çok uzun yıllar olduğunu sanmıyorum. Galiba 50’li yıllarda ilk kez çocuklar için naylon ayakkabılar çıkmıştı. Hem ucuz, hem dayanıklı hem de yıkanabilen bu yeni tür ayakkabılar birden bire bütün çocukların ayaklarına girivermişti. Ben de istiyorum ama dedem aldırmıyor. Ayaklarım içinde nefes alamaz, çarpıklaşır ve büyümezmiş! Ayakkabı deriden, köseleden olurmuş.

Bende de bir merak evdekilerin başının etini yiyorum. Bilirsiniz büyükler çocukların bir istediğini almakta isteksiz olursa, hemen paramız yok! derler. Ben de her gün aynı cevapları alıyorum. Canım fena halde sıkkın, bir köşede otururken, bir grup çocuğun ellerinde konserve kutularından yapılmış kovalarla boş arsalara gidip, bir şeyler topladıklarını gördüm.

Devamını oku

Eğitim, Sınav, Diploma: Yalan Üzre Kolektif İttifakı Kâbil Kılmak…

Vehbi Başer yazdı…

 

sınananav

-I-

Ahmet Çetkin‘i Kocaman Anmasam Olmaz

Lise yıllarında, bir Edebiyat Hocamız vardı. İmam-Hatip’teydik. O yıllarda “Kültür Dersleri”ne gelen hocalar, genellikle “öğrenciye verebileceği zarar minimize olsun” diye, bir nevî izole edilmek üzere sürülmüş “halkçı/solcu/kominis” öğretmenler, ya da kızağa alınmış “sağcı/ülkücü/faşist” öğretmenler olurdu.

Sağsa görmeyi ve pek özlediğim masmavi gözlerindeki o pırıltıların ruhumda yeniden nefessiz heyecanlar tutuşturan kıvılcımlar saçmasını ne çok isterim.

Rivayet olunurdu ki, Fransızca Hocası karısı tarafından “döndürülmeden” önce ülkücü-mukaddesatçı filan bir şeymiş. Mavi gözleri dediysem hayır, sarışın değildi; saçlar simsiyah (uzunca, sola yatırılarak taranmış bir perçem, uzunca bırakılmış “kominis favuller”); ten, inadına bembeyaz; sabahtan sinek kaydı, akşama doğru yanaklarına tırmanan hamal sakalı… Daima kolalı denecek kadar düzgün ütülü takım elbise ve yüzünde, yunus balığı genişliğinde, yapmacıksız bir gülümseme…

Erzurumluydu, ya da benim hatırımda öyle kalmış. Tatlı dadaş aksanının İstanbul ve edebiyat görmüş hoş bir varyantı ile genizlek ama çınlayan bir sesle konuşması hala kulağımda…

Devamını oku

Himalaya Eteklerinden Pakistan Sınırına…

Yücel Feyzioğlu yazdı…

bikenar.jpg

Türkiye‘ye döner dönmez başdöndürücü bir hayhuyun içinde buldum kendimi… Hindistan yazılarına ara vermek zorunda kaldım. Bir okurum zarafet gösterip şöyle dedi: “Öyle bir medyamız var ki, günün içinden başlayıp günü bitiriyorlar. Lütfen farklı yazılar yazmaya devam edin…”

Hindistan üzerine yazılacak, ders alınacak çok şey var. Birkaç yazı daha yazayım.

Bikaner Sarayında!..

50327283_2439852672694826_5089216412430368768_o
Bikaner Kalesinde Krallık Sarayının İç Avludan Görünüşü

Bizim köyden Ramazan Dayı hasta olunca meyveyi yer, çocuklara ve karısına bağırırdı: “Kırıldınız mı! Gelin bu çekirdekleri ağzımdan alın, çıkarmaya heç mecalim yoktur!” Böylece kendisini azizletirdi. Yan koltukta oturan Yunan komşumuz Dimitri gözlerini kapamış, Alman asıllı karısı Ursula ağzına meyve tıkıştırıyor.

“Ursula çekirdekleri de ağzından çıkarıyor musun?” diye soruyorum. “Wiesooo!” diye irkiliyor. Ramazan Dayının hikâyesini anlatıyorum. Gülmeye başlıyor. Dimitri de gözlerini açmadan yamuk yamuk gülüyor: “Yahu bu Ramazan tam bizim oralıymış,” diyor.

Devamını oku