Fildişi Kulede Tekleşmek…

Adnan İslamoğulları yazdı…mmm.jpg“Hakikat bulunduğu yerde başka hiç bir şeyi istemez…”

Hakikate râm olmak, hayatın her ânında adam olabilmek, hakikatin üzerinde hiç bir değeri kabul etmemek, güç karşısında eğilmemek, haksızlık karşısında susmamak, tuz ekmek haklarını hayatın ve siyâsetin kirli çarklarına fedâ etmemek, zor işlerdir…

Zor işler… Siyâset tabiâtı icâbı içinde pislik barındırır… Bu pisliğe rağmen içinde temiz kalmak… Zor… Buna soyunmak, zorun da zoru…

Bereketi zenginliğe, gönlü kalbe, hikmeti keşfe, kanaati hamâkate ve aşkı alışverişe tenzîl etmiş… Oysa bereket zenginlik, gönül kalp, hikmet keşf, kanaat hamâkat ve aşk da alışveriş değil.

Kanaat bereket, gönül hesapsız bir âşiyan, hikmet ferâset ve aşk da sualsizliğe ve hasbîliğe gebeydi, bu doğumlar bizi biz yapardı… Bir arada tutardı… Kurt ile kuzuyu bir arada ancak böyle yan yana yayabilirdik ve yemezlerdi birbirini… Şimdi kuzuyla kuzuyu yayamıyoruz, niçin?! Çünkü biz müsaade etmiyoruz… Çünkü biz olmaktan çıkıyoruz sür’atle…Gerçekten sevmiyoruz, gerçekten inanmıyoruz, gerçekten saygı duymuyoruz, gerçekten paylaşmıyoruz, gerçekten üzülmüyoruz, gerçekten sevinmiyoruz…

Gerçeği kaybettik sanırım… Ahlâk mücâdelesi ve siyaseti bir arada yürütmeğe imkan tanımıyor reel politik, reel ahlâk, reel içtimâiyat, reel değer yargıları, reel önyargılar..

Buna en iyi örnek de ‘Biziz’  sanıyorum…

Devamını oku

Varlığın Mimarisi

Lütfi Bergen yazdı…

camiii

İbadethaneler ihtişamlı yükseltileriyle, beşerî şahsiyeti, Allah ile ilişkisindeki ulvilik arayışına gezgin kılmaktaydı. Bugün, ulvilik arayışının mekânı yıkılmıştır.

İnsan, merkezinde Allah fikri olan evrendedir.

Şimdiki yapıların ibadetgâhlardan daha yüksek olması meselesi ontolojinin konusu.

Şahsiyeti ferdiyetle yıkılmış bireylerin önündeki kulevarî yükseklik ve mütekebbir yapı, ezen, yöneten, yönlendiren bir cüceleştirmeyi güdüyor. İnsan küçülmüş, aşağılanmış ve hücrelere tıkılmıştır.

kilse.jpg

Konutları hücre gibi düşünmek de mimarların işi.

Le Corbusier diyor ki, “Hücreler (konutlar) yirmi, kırk, altmış kat üzerinde dengelenecek. Sadece insan 1 metre 75 cm’lik boyuyla, değişmeyen mekanizma, şehrin devasa yapılı sokaklarında kaygı duyacak. Öyleyse, bu büyük aralığın iç daraltan boşluğunu, insanlar ve şehirleri arasına iki ölçüyü de sağlayan oranlı bir ortalama getirerek donatabiliriz: Ağaçlar dikmek gerek!” (Le Corbusier, Şehircilik, Daimon, 2014: 70). Ekliyor: “Egoist bireysellik sürüp gitse de ağaç, her durumda, fiziksel ve ruhsal rahatımız için karşımızda.” Gökdelen katlarının yüksekliğini ağaçlarla gizlemek Le Corbusier‘in aklına İstanbul gezisinde geliyor.

İnsanın kendi egoizmi sonunda yakalandığı musibetlerde ağaç ardına saklanması tesadüf sayılmamalı. Âdem ve eşi “ağaçtan tadıp” edep yerleri görününce, “üzerlerine cennet yaprakları yapıştırmaya” (7 Araf 22), “Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar” (20 Tâhâ 121).

la c
Le Corbusier

Sonra, Âdem ve eşi tevbe eder. Allah şöyle der: “Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. Kim hidayetime tâbî olursa, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz. Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için “sıkıntılı bir geçim vardır” (20 Tâhâ 123-124).

Zikri unutmak ile “sıkıntılı bir geçim (maîşeten danken)”arasındaki bu irtibat önemli. Zira “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, vaadi de fakirliktir; size, cimrilik, çirkinlik ve hayâsızlığı emreder” (2 Bakara 268).

Şeytanın saldığı “fakirlik korkusu” beşere bulaştı.

Mimari nesne, yine evrenin izdüşümü, kainatın mimaride yansıması olmaktan çıkmış, tabiatın kullanılmasının çatısı haline gelmiştir. Ontolojik yaklaşımda mimarlık nesnesi, evreni oluşturan bütünün parçası kılınmalıydı.

sinagog

Bugünün mimarisi “yağmurun sesini”, “rüzgarın uğultusunu”, “baykuşun ötüşünü” insana vermeyen biçim kurmuştur, bir tekebbür formu olmuştur.

Stadyumlarda yükselen sesi kainata savuran anlam nesnesi, mimaridendir. İnsan kalabalıklarının bağırtısı mimari ile Allah’ı zikretmeyen bir ulviliğin peşine düşmektedir. Eğer mimari düşünce, kainatın ahengini ve insanın anlam arayışını mesele etseydi, yağmur sesini bastıran kalabalık gürültülerine meftun olmayacaktı.

Yapılarda hayat arayışına dair bir şey bulunması lâzımdır; hayat kainata ait bir değer solumalıdır. Mimarî, kainata doğru soluklanmalıdır. Zira, homojen mekânlarda “özün belirsizleşmesi” modern mimarinin ontolojiyi kaybetmesiyle ilgilidir.

Şunu talep edebiliriz: “Öyle bir mimari inşa eyle ki, kırlangıç çatı altında sana komşu olsun, leylek yakındaki söğüt ağacında yuva kursun.”

Varlığın oluş halindeki yapısının bir arınmaya vesile olması gerekirken, insana sürekli günah yüklemesi, çatışma kurması, hayatî mesele sayılmalıdır.

Allah her an bir iştedir (55 Rahman 29). Kainat sürekli genişlemektedir. İnsan bunun neresinde?

Mimari günümüzdeki sapmasıyla zaman içinde akan yapılar yapamamakta ve zamanı-oluşu betonla dondurmaktadır. Taş ve nesne “olmak istemekte”, lâkin kainattaki anlamsal bütünden koparılmaktadır.

Heidegger diyor ki, modern teknikte nesne “karşıda-duran” olmaktan çıkmış, “el-altında” duran haline gelmiş, yani aslında nesne olma karakterini kaybetmiştir. Nesne, “el-altında duran” haline getirildiğinde “bir meydan okuma”dır, “doğanın enerjilerini sömürmek”tir.

Öznenin mimarî nesneyle aradığı ulvîlik, kainata saplanmış homojen bir hücre-yapı imal ederek değil, kullanıcısıyla anlamsal ilişki kurarak varolur. “Varlığın mimarisi” böyle olur.

İçine girdiğimiz nedir, fıkaralık!

cbcbcbcbcbc

Lütfi BERGEN

Dilde Sitem, Gönülde Sızı!…

Muaz Ergü yazdı…çocukÇocuk olsak yeniden ya da dönebilsek yeniden çocukluğun ülkesine. Çocukluğun, çocukluğumuzun güzel, ürkek, sakin, huzur dolu ülkesine. Huzurlu ülkesine…

Yeniden çocuk olsak. Yusuf yüzüyle bir çocukluk gülümsese dünyanın en karanlık kuyularından, zamanın zindanlarından…

Çocuk olsak. Bir telli turna havalansa çocukluğun sularından. Uçup gitse kaderimize doğru. En berrak pınarlardan seyreylesek kaderin aksini. Döne döne, dura dura… Yeniden, yine sarıp sarmalasa bizi çocukluğun o büyülü iksiri. Ademin en insan sureti…

Yeniden çocuk olsak. Bir İsmail adanmışlığı büyüse çocuk yüreğimizde. Dergâh-ı Dildar’dan gelen kutlu armağanla sevinse ruhumuz. Bir kandil gecesi bir yağmur yağsa çocukluğun şen ülkesine. Toprak koksa her yer. Simurg-u Anka kanat çırpsa yağmurun göğünde. Karanlığın en mahrem yerlerini yıkasa usul usul damlalar. Usul usul arınsak yaşamak kirinden. Bir yağmur, asude….

Devamını oku

Yahudi Tarihi Üzerine Tartışma Notlar

Altay Ünaltay yazdı…

yaudiiii

Tevrat etrafında şekillenen Yahudi kültürü ve buradan neşet eden, neredeyse 5 bin yıllık “tek kavim-tek halk” iddiası, modern Siyonizm’in de fikrî köklerindendir. Ancak Siyonizm’in politik arenaya propaganda malzemesi olarak sürdüğü bu görüş, eşyanın tabiatı icabı artık bir inanç unsuru olmaktan çıkıp siyaset biliminin konusu olunca birçok eleştiriye uğradı. Artık Tevrat temelli bir inanç umdesi olması yetmiyor, buna tarih biliminden somut tarihî kanıtlar da göstermek gerekiyordu. Ama bu konuda tartışmasız kanıtlar elde etmek mümkün olmadı.

Sonuçta Siyonist “tek kavim-tek halk-tek ulus” iddiasına birçok redler yapıldı. Bizzat Yahudi entelektüel ve araştırmacılarca da yapılan bu redlere son örnek olarak Shlomo Sand’ın “Yahudi Kavmi Ne Zaman ve Nasıl İcad Edildi” (When and How the Jewish People Was Invented) adlı araştırması örnek gösterilebilir. Hz. Musa’nın Müslümanların da peygamberi sayılması ve Yahudilerin bir ümmet olarak Kuran’da anılması nedeniyle konu Müslüman araştırmacılar nezdinde de önem kazanmaktadır. Araştırmacı yazar İhsan Eliaçık, birçok yazısı ve hazırladığı Kuran tefsirinde konuyu etraflıca incelemiş ve alışılageldik görüşlerin dışında çok ilginç sonuçlara varmıştır. Şimdi bu ve diğer kaynaklardan beslenerek biz de kimi tespitlerimizi tartışmaya açmak istiyoruz.

Devamını oku

Paris’in Orta Yeri Notre Dame-I

Alaattin Diker yazdı…

thumbnail_Notre Dame kapısı önünde.jpg

Uzun bir süre sırada bekledikten sonra Notre Dame Katedrali‘ne girebildik. Haşmetli bir kapıdan içeri girerken aklıma ne Anthony Quinn‘in başrol oynadığı Hollywood yapımı sinema filmi ne de çocuklarımla izlediğim Walt Disney yapımı çizgi film geldi. Anlaşılmaz şekilde birden, bu kilisede cereyan etmiş, iki ayrı olayı hatırladım. İlki ölümle, ikincisi tutuklama ile sonuçlanmıştı…

21 Mayıs 2013 tarihinde aşırı sağ görüşlü yazar Dominique Venner; ”Tembel ruhları karanlık uykularından uyandırmak” için bu Katedral’in içinde intihar eder. Kastettiği tembel ruhlar Avrupa çökerken seyirci kalan aydınlardır. İleri sürdüğü gerekçe ise çok farklı. O yıl yüzbinlerce insanı Paris sokaklarına döken, ‘eşcinsel’ evlilikleri yasaklayan yasanın iptal edilmesidir. Ölümünden hemen önce yazdığı son kitap ‘Batılı Samuray’ı dikkate alırsak yazarın başka bir amacı olduğundan kuşku duyabiliriz. Son kitabına göre; Venner‘in dünya görüşünün ve siyasal bakışının özeti şudur: Avrupa sonu belirsiz bir ‘kış uykusuna’ yatmıştır! Tarih ve kimlik köklerinden kopmuş bir Avrupa iç ve dış ‘düşmanlar’ ile boğuşmaktadır. Büyük nüfus göçü yüzünden Avrupalılar kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşeceklerdir!

Devamını oku

Beka Sorunu-II

Vedat Kahyalar yazdı…

gençlll

Gençliğimiz için; nitelikleri düşük, çoğu diplomalı yeni bir yığılmadan söz etmiştik.

Bu işle ilgili yetkililerin sorunu çok iyi bildiklerinden zerre kadar şüphem yok.

Ancak ne hikmetse etkili bir değişimi henüz göremedik.

Yeni Milli Eğitim Bakanı göreve başladığında “Eğitimde kıyameti koparmamız gerekli” diye çok etkili bir konuşma yapmış ve sorunun ne denli büyük olduğunu ortaya koymuştu.

Gençliğimizin durumunu daha iyi anlayabilmek için iki önemli bulduğum alıntıyı paylaşacağım :

Birincisi eğitim sistemimizin özeti gibi,ikincisi ise öğrencilerimizin durumunu gözler önüne sermesi acısından çarpıcı.

1 – “Başarının, statünün ve gücün merkezi değer olduğu bir eğitim sisteminde, asıl önemli olan doğru insan olmak değil, “doğru şıkkı” işaretlemektir.”                                                                                                                                                        Dr. Mücahit Gültekin

Devamını oku

Bir Dev Sanatçı Ölmüş

Kartal Yolcu yazdı…

yaşar.jpg

Son nefesine kadar Türk Müziğine hizmet etti. Adı hiç bir skandala karışmadı. Magazin basınının oyuncağı olmadı. 

Emekli oldu köşesine çekilmedi. 2010 yılından itibaren Kadıköy Belediyesi’ne bağlı Caddebostan Gönüllü Merkezinde “Yaşar Özel TSM Sanat Topluluğu” çalışmalarını başlattı.

Hayatında hiç şarkı söylememiş sıradan insanları sabırla eğitti. Onlarla sahne aldı, sahnesinde onları dinleyicisine sundu. Sıradan insanlara şarkı söyleyebileceğini gösterdi, onlara öz güven aşıladı…

Öldüğünde 80 yaşındaydı. Kendisini yaklaşık 5 yıl önce, CKM‘de izlemiştim. Tıpkı 20’lik delikanlı gibi doymak bilmeyen bir ruhla şarkılarını söylüyordu. Konser uzadıkça uzadı. Dinleyiciler mutluydu, her yeni şarkıya girdiğinde alkışlandı Öyle ki saz heyeti yorgunluktan söylenmeye başlamıştı. “Artık yeter bitirelim konseri” diyen saz heyetini duymamazlıktan geldi ve devam etti.

Programda 90 dakika olarak planlanan konser, 2,5 saati aşmıştı. Böylesine bir icra gücü, böylesine bir sanat aşkı vardı. İlerlemiş yaşına karşın hiç hata yapmadan, şaşırmadan bitirmişti o konseri.

Biz ölülerimizi, diri olduklarından daha fazla sever, öldükten sonra değer bilir bir toplumuz. Onun “Bas Bariton” sesini, muhteşem icra gücünü sonraki kuşaklar çok daha iyi takdir edecekler.

Bugün bize sadece rahmetle anmak düşüyor…

Kartal YOLCU

Baba Niye Bizim Saussure’ümüz Yok?

Hasan Boynukara yazdı…

linnnn

İnsan sabah sabah böyle bir soruyla karşılaşınca, ister istemez asabı bozuluyor. Ya da “akşamın bir darında, olmadı güpegündüz, yahut günün bu saatinde” de diyebilirdik demedik. Çünkü buradan yola çıkarak gizli emellerim olduğu çıkarılabilirdi. Yapısalcıların böyle bir huyu vardır, bilirsiniz. Mevzuu genişlemesin diye Var da, senin haberin yok” dedim. Saussure saf kan Türk olmayabilir, ama bal gibi Türkçe biliyor. Bizatihi bilmesi de gerekmiyor, Tahsin Yücel üstadımız onu, kendisinin Fransızca anlattığından daha çok Türkçe anlatmış. Onunla da yetinmemiş Levi Strauss, Jacobson, Benveniste, Gremas gibi kendi alanlarının kalburüstü figürlerini de katmış işin içine…Yapısalcılık eski itibarını kaybedince,  bu isimler de eskisi kadar gündemimizi meşgul etmiyor. Yazdığı bir makale ya da kitap dolayısıyla, arada bir karıştıranlar hariç. Umarım öncesinde ve halen verilen emekler boşa gitmez/gitmemiştir. Tümden red ya da kabul ciddi riskler barındırır da ondan. Ancak Saussure ve benzeri isimlere yüklenen aşırı anlamlar, insanlarda önce bir merak, sonra da bir korku oluşturuyor. “Ben kim Jacobson’ı anlamak kim, ben kim Lyotard’ı anlamak kim” gibi.  Hele bir de konuyu ezberleyip, bu ezberini de size dayatan resmi ya da gayri resmi birinin insafına kaldıysanız, yandığınızın resmidir.

Bütün bir ömrümü Saussure’ü anlamaya adasaydım üzülürdüm, ya Comte’a, ya da Lock’a, yahut Hume’a… Bu kanaatim diğerleri için de geçerlidir. Sayısına bereket onlarcası var. Hangi birine yetişelim değil mi? Hafızamız yoklasak bir çırpıda otuza aşkın isim sayarız. Diyelim okuduk üçünü beşini, unutmayalım diye notlar da aldık. Eğer bunun dersini vermiyorsanız ya da bir konferansınız, semineriz, paneliniz yoksa, aynı konuda benzer şeyler söyleyen bu düşünürlerin (Strauss, Derrida, Barthes, Saussure, Propp vb.) hangisinin neyi söylediğini karıştırmaya başlıyorsunuz. “Bunu kim söylemişti; Lacan mı Jung mu, Barthes mı, Saussure mü?” demeye başlıyorsunuz.  Hepsinden haberdar olayım derken bir de bakıyorsunuz her şey daha bir karman çorman olmuş. Geriye çoğumuzda olduğu gibi birkaç cümle kalmış. Bir yazı yazarken yaptığımız yığınla alıntılardan bile eser kalmamış olduğunu esefle görürüz. Bu konuda bilgi sahibi olanlarımıza, Bize biraz  Bakhtin ya da Kristeva anlat” dediğinizde bir sayfayı geçmeyen bir genel bilgiden fazlası nadiren ortaya çıkar. Bunları neden mi anlatıyorum? Şu batılıların pireyi deve yapma huyları konusuna biraz dikkat çekmek için.

Roland Barthes’ın  “Sıfır Noktasında Yazmak” kitabını okursanız, bir süre sonra aklınızda kala kala yazarın ölümü” cümlesinden başka bir şey kalmadığını fark edersiniz. Onca zaman ve göz nuru heba oldu. Zamanla kimini ancak ismen hatırlar hale geliriz. “Bir ara okumuştum ama aklımda bir şey kalmamış” deriz.  Bu durum Saussure için de geçerlidir. Belki de bir kitapçıkta özetlenebilecek konular koca bir kitaba (Genel Dilbilimi) dönüştürülmüştür

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: