Kervansaray, Restore, Klozet, Fayans…

İsmail Demircan yazdı…

Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubat, tamıtamına 800 yıl önce hem konaklama hem de ticaret yolunun güvenliğini sağlamak için İpek Yolu üzerinde Türkiye’nin hatta dünyanın en büyük kervansarayı olan Sultanhanı Kervansarayını inşa ettirdi.

Gelgör ki, bu kervansaray Aksaray‘ın Sultanhanı ilçesinde ahirömründe görmediği zulmü gördü, görmeye de devam ediyor. Şöyle ki: 800 yıl boyunca zamanın türlü musibetlerine surlarını siper ederek göğüs geren bu kervansarayın yaşlandığını, yıprandığını görünce içimiz cıız etti tabi. Birdenbire tarihe olan saygımızdan mütevellit ecdadımıza olan minnetimizi göstermek babında kolları sıvayıp dünyaya parmak ısırtacak restorasyona 2017 senesinde başladık. Kolay mı, restore etmek, kumdan kale yapmaya benzemez. Her bir çakıltaşını bile aslına uygun tamir etmek, yerine oturtmak bilgi, birikim ister, emek ister sabır ister ve dâhi tecrübe ister.

Read more

Ikıgaı Japonların Uzun Ve Mutlu Yaşama Sanatı

Abdulvahap Kara yazdı…

Japonların dünyanın en uzun yaşayan insanları olduğu bilinmektedir. Özellikle Okinawa adasının Ogimi köyü sakinleri 100 yaşının üzerine çıkmalarıyla ünlüdür. Hector Garcia ve Francesc Miralles bu köye giderek araştırma yapmışlar ve onların uzun yaşama sırrını öğrenmeye çalışmışlar. Sonunda bulgularıyla bu kitabı yazmışlar.

Kitabı epeydir kitapçılarda görüyordum. Ancak belli bir diyet ve yaşam tarzlarından bahsettiğini düşünerek almaya gerek görmüyordum. Bugün kızım okumuş, bana da verdi. Şöyle bir göz gezdireyim, nelerden bahsediyor diye elime aldım. Sandığımdan farklı ve faydalı bir kitap olduğunu gördüm. Ancak, burada bahsedilen Japon “ıkıgaı” hayat tarzının herkes tarafından tam anlaşılacağını sanmıyorum. Ama yanılıyor da olabilirim. Burada anlatılanların bir kısmını kendim çeşitli yollardan edindiğim bilgi ve tecrübelerle uyguluyordum. Kitap onlarla ilgili düşüncelerimin pekişmesine yardımcı oldu. Yani kitabı anlamak için biraz hayat tecrübesi de gerekir diye düşünüyorum.

Read more

Yarı Hacılık, Umre…

Gönül Keskin yazdı…

Gelenek olmuş, Hacca niyet etme, yazılma çoğunlukla ileri yaşlara bırakılır. Bu hem maddi sebeplerden, hem de Hac dönüşü, insanın kendini daha çok disipline edebileceğini düşündüğü olgun yaşları uygun görmesinden. Ben de öyle yaptım. Ne bileyim Diyanet‘in kura sistemi ile yıllarımın geçip de, bir türlü sıramın gelmeyeceğini!… 11 yıl bitti ben hâlâ gitme umuduyla yaşarken  yıl yıl yaş alıyorum. Hac bedenen güçlü olmayı gerektiren bir ibadet türü. Herhalde Diyanet her yıl daha da gençleşeceğimizi düşünüyor. Hesabın kitabın daha titizlikle yapılması gereken bir kurumda, kademeli olduğu söylenen bir kura sistemi akıl işi mi? Kainat kitabını okuyunca hiç tesadüf, şans görülebilir mi?  Hiç bu açıdan bakamıyor Diyanet nedense. Milli Piyango bileti ve Hac çekilişi aynı mantıkta, kura ile. Birbirine zıt anlayışta iki  kurumun  kura konusunda ortak anlayışa sahip olması enteresan. Parası çok olan kur’asız da gidebiliyor, o da ayrı bir konu.

Read more

Zihnî Şiddet Mağduru Kadın: Kültürel Algının Dini Algıya(!) Dönüşmesi

Tuğba Günal yazdı…

Kadın için doğru bir konum belirlemek; öncelikli olarak varlığın hangi zeminde ele alındığını tespit etmek, sonrasında ise bu varlık zemini içerisinde kadının mahiyetini tartışmaya açmakla mümkündür. Dolayısıyla meseleye yaratma konusundan başlamak gerekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de “yaratma”nın temeline konulan fiilleri incelediğimizde; bir değer ortaya koyma ilkesinin somutlaştığı ilk yaratma/yok iken varlığa çıkarma anlamına gelen “ibdâ‘”; hem yaratılan varlığın hem de bu varlığın meydana getirmesi beklenen eylemlerin gelişmeye dönük olması anlamını içeren “inşâ”; meydana getirilen varlığın hem şekilsel özellikler açısından hem de iç donanım açısından kâmil bir düzenlemeye sahip olmasını ifade eden “tesviye” ve ahirette insanın eylemlerinin sorumluluğunu taşımasına imkân verecek bir yapıya sahip olacağını ifade eden “i‘âde” kavramlarıyla karşılaşmaktayız.

Read more

Eski Fotoğraf

Cemil Kanca yazdı…

Eski bir fotoğraf çıkarıyor kadın. Siyah-beyaz ama tertemiz.  “Bak” diyor: “Bu bir düğünde çekilmiş. Bakalım hatırlayabilecek misin?”

Fotoğrafa eğiliyor adam. Gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirip ince ince bakıyor. İlk bakışta eski bir ev ve önünde toplanmış kalabalık dikkat çekiyor. Herkes her tarafta. Tanıdık bir ev bu: Kambur Nine’nin Gannamat’taki taş evi. Ön duvarındaki taşların bir kısmı dökülmüş. Duvar yaralı bir yüz gibi duruyor. Kapısının alınlığında bir at nalı. Onun yanında kuru bir koç kafası. Boynuzları burma burma. Sol tarafta taş fırın: Ağzı açık. Her şey gibi çatıdaki kiremitler de eski. Kendi rengini kaybedeli yıllar olmuş. Evin altında iki incir ağacı: Yapraklarını dökmüş. Demek ki mevsim güz. Öndeki düzlüğün karşı ucunda başka bir evin duvarı gözüküyor. Bu iki bina arasındaki düzlük insanlarla dolu.

Read more

Vicdan

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Fransız İhtilaliyle birlikte iktidarın yüzünü, bu demek görünülürlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başladığını söyleyebiriz. Yüzünü, dolayısıyla görünülürlüğünü yavaş yavaş kaybeden sadece iktidar değildi fakat. Michel Foucault‘nun Naissance de la prison-Surveiller et punir‘in ilk sayfalarında canlandırdığı sahneleri hatırlayın; cezanın, eziyetin, işkencenin canlı kanlı hayat bulduğu sahneleri. İktidarın kendisiyle birlikte uygulanışı da, bu demek ceza ve terbiye de görünülürlüğünü kaybetmişti söz konusu süreç sonrasında. Aslında bu suratsızlaşma süreçlerinin Fransadan yola çıkmalarını anlamak mümkün. Nitekim Rene Descartes insanın bir beden olmaktan çok (res extensa) bir zihin (res cogitans), belki de ve aslında sadece bir ruh olduğunu söyleyerek insan bağlamında iyi ya da kötünün hedefinin, uygulama alan ve zemininin neresi olduğunu, olması gerektiğini öğretmişti Fransızlara; haddizatında hepimize. Belki de kilisenin iğdiş ettiği bedenin iğdiş edilmesinin zihinsel temelini atıyor, aynısını rasyonalize ediyordu rasyonalistlerin modern öncüsü sadece. Yani yarım, daha doğrusu eksik kalan bir işi tamamlıyordu. Öyleyse hakiki ve kalıcı zevki, mutluluğu ve kaliteyi bedensel duyularda aramaması gereken insanı cezalandırırken, terbiye eder ve üzerken de beden çıkmalıydı devreden. Bu demek bedene takılıp kalmamak, dışardan içeriye değil, direk ruha inmek, demiri oraya atmak gerekiyordu. İçerden dışarıya ilerlemekti yeni, aslında o kadar da yeni olmayan konsept yani. Ve bütün bunlar bedeni daha iyi, daha sıkı ve daha etkin kontrol altında tutabilmek içindi aslında. Hedef son tahlilde bedendi yine de, ki düşünceler yürüyemez, fakat bedenler koşabilirlerdi bile. O halde sorun görünmeden içeri girmek, haddizatında girilmek istenilen içeriyi, ki öyle bir yer yoktu, öncesinde isteğe ve amaca uygun yaratmak, ardından içeriden dışarıya doğru ilerleyerek bedeni teslim almaktı. Ve bu çerçevede ilk adım, yani görünmemezlik, monarşi sonlandırılarak atıldıktan sonra ikinci adım, yani terbiye ve hizaya sokup hizada tutma, bu demek bedeni teslim alma, ya da çok kullanılan ve Martin Heidegger‘nın Platon‘dan ve aynısının mağara metaforu’ndan esinlenerek popularize ettiği bir kelimeyle ifade etmek gerekirse modern bireyi inşa (Bildung) etme süreci, Vicdan yaratılarak atıldı. Söz konusu sürecin başlatıldığı, haddizatında başlatılabilmesi için gerekli olan içerisinin, aslında olmayan, fakat gerekli olduğu için yaratılan içerisinin dibi, Derrida‘nın ifadesiyle, mealen, modern birey oyununun aynı oyunun hem içinde ve hem de dışında duran/kalan ve aynısının aynısını çekip çeviren olduğu sanılan sanal merkezi, dolayısıyla Johann Wolfgang von Goethe‘nin dünyayı en içinde bir arada ne tutar sorusunun olmayan bir çok cevabından sadece biridir. Vicdan, başka bir şey değil. Belki de görünmez bir Allah’a inanan ya da inanmayan insanın görünmez olmaya duyduğu ihtiyaç ve iştiyakı karşılamak, Allah’a benzemek, en azından ondan bir parça taşımak, yani Allahlaşmak, aslında Allahlaşamadığı, Allahlaşmaktan korktuğu için Allah’ın içimizdeki sesi olarak uydurduğu yalanın ismidir. Vicdan, kim bilir.

Read more