İman Ve İslam’ı Yeniden Düşünmek

Muaz Ergü yazdı…

IMG-20190518-WA0021

Ahmet Özcan son dönem İslamcı camianın önemli zihinlerinden biri. Bugün herkesin bir yerlere dağıldığı, ortalıkta kimselerin kalmadığı bir dönemde bir camiadan bahsetmek ya da İslamcı camia kavramı ne kadar anlam ifade eder onu da bilmiyorum ama yazımıza böyle giriş yaptık. Özcan‘ın kendine özgü akıcı, lirik üslubu, çok yönlü okuma serüveni, dindar/muhafazakâr oluşumları yakından tanıyor olması Onu öne çıkaran özelliklerinden. Birbirinde önemli dergiler dergiler çıkardı. Kitaplar yazdı… Uzunca bir zamandır ortalarda gözükmüyordu. Şimdi üç kitapla birlikte göründü. İman ve İslam, Tevhid Adalet Özgürlük, Devlet Millet SiyasetYeniden Düşünmek ana başlığı altında yayınlanan üç kitapta önemli tespitler, teklifler ve eleştiriler barındırıyor. Kitaplardaki yazılara topyekûn Müslümanlar olarak yaşadığımız sıkıntılara ve bu sıkıntıların kaynaklarına ve çözümüne dair vicdanlı, Müslüman ir yüreğin sesli düşünmesi, değinisi olarak bakabiliriz.

Devamını oku

Nergisin Duy Dediği

Sevda Sezer Gülle yazdı…

ner

“Birileri mutsuzsa, mutsuzlara Nergis yolla.”
Didem Madak

Geçmiş zamanların birinde, yalnız başına dağlarda gezip, mağaralarda yaşayan Ekho adında bir dağ perisi varmış. Ekho, ne konuşabilir, ne de görülebilirmiş. Narkissos ise yakışıklılığı ile meşhur, tüm kızların aşık olup peşinden koştuğu fakat kimseye yüz vermeyen bir delikanlıymış. Echo, her zamanki gibi kendi başına dağlarda gezdiği bir sırada, geyiklerin peşinde koşan bir avcı ile karşılaşır. Bu avcı Narkissos‘dur. Ekho, Narkissos’u görür görmez ona aşık olur. Gönlünü kaptırdığı adamı günlerce sezdirmeden takip eder. Nihayetinde bir gün dayanamayarak Narkissos’un üzerine atılarak onu kollarının arasına almak ister. Delikanlı, kendisini güzel perinin kollarından kurtarır ve hızlıca koşarak gözden kaybolur. Aşkına karşılık alamayan Ekho, o günden sonra ümitsiz bir halde mağaranın içine gizlenerek, yenilgisini herkesten saklar ve artık o, dağlarda görünmez olur. Bir an gelir ki, bütün vücudu aşktan erir. Kanı buhar halinde göklere uçar ve ortada kalan sesi o zamandan beri ismi gibi yankılanıp durmaya devam eder.

Devamını oku

Asalet Şehrinin Sakinleri: Mevlana

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

mennn

Asalet Şehrinin Şifreleri (Meraklısına Lügat Niyetine)

 Tecessüs… Her insanda mevcut olan, fakat hayatın basitlikleri ile uğraşmaktan, varlığın maverasını kurcalamaya kadar uzanan enva-i çeşitliliği ile insanların kalite derecelenmesine de sebep olan ulvi meleke ya da beyin kurdu…

Bir âlimin kainatın künhünü anlamak için beynini kanatırcasına derinlere dalması kadar kenar mahallenin kadınlarının başkaları hakkındaki merakları da, maalesef tecessüs cümlesindendir.

İkincisi, “belhüm adallığa” hızla düşüş, diğeri ise eşref-i mahlukatın “bilenler” zümresine dahil olup “uykusu ibadet hükmünde” olanlar safında saf tutmaktır. Fark hem derece de hem de mahiyettedir. Birisi yasak, diğeri mükafat olan tecessüs…

Kimileri doğuştan bu kurdu beyinlerinde taşıyarak dünyaya gelir. Kimileri de sonradan bazı vesilelerle bu hastalığa düçar olur. (Hastalık mıdır? İmtiyaz mıdır? Bunu şahsın fikri serencamının hitamında anlayabiliyoruz.)

Devamını oku

Daha

Nida Öz yazdı…

para kazanmak.jpg

“Haklı olmak öfkeyi destekler”

Teknolojinin en güzel buluşlarından biri “ağır çekim”dir. İnsan tekinin ya da genellersek doğanın teknik olarak manipüle edilerek yavaş filme alınışıdır ağır çekim. Zamanı kastetmiyorum. Bırakın o nasıl isterse geçip gitsin. Yapacak bir şey yok.

Geçen gün bilgisayarda tek bildiğim, basit bir oyun olan ve arada sırada oynadığım Microsoft‘un Solitaire Collection‘undan “Spide” adlı bir kâğıt oyununu oynamak için aleti açtığımda artık İnternet bağlantısı olmadan oynanmayacağını gördüm. Başlangıcına reklamlar sıkıştırmışlar. Neticede dünya devi de olsa bunları paraya doyurmak olası değil. Eyvallah!

Devamını oku

Acaba Diyorum, Carl Gustav Jung, FARABİ’nin El-Medinetü’l-Fazıla Eserini Okumuş Mudur?

Kartal Yolcu yazdı…

medine.jpg

Bu soruya tekrar geleceğim. Önceki yazılarımdan birinde JUNG‘un seminer kitabından söz etmiştim. Kitabı okurken aldığım notlara tekrar göz attığımda, birden daha önce okuduğum kitapta geçen bir kavram aklıma geldi, ve o kitaba döndüm tekrar baktım. O kitap fotoğrafta gördüğünüz FARABİ‘nin El-Medinetü’l-Fazıla eseri idi.

JUNG paylaştığım kitabın içeriğindeki 16 Mayıs 1934 tarihli 3 nolu seminerde şöyle bir şey söylüyor:

“O halde unutmamalıyız ki Tanrı hakkında söylediklerimiz, bizim psikolojimizden oluşmuştur; bu gerçeği değiştiremeyiz. Bu bizim dilimizdir, kendi beyin hücrelerimizdir, kendi bireysel deneyimlerimizdir ve kavrayışımızdaki herhangi bir şeyin, TANRI dediğimizin gerçek varlığına dokunabildiğini bile kanıtlayamayız.”

FARABİ, El-Medinetü’l-Fazıla eserinin 1. Bab,10. maddesinde “Zihinlerin O’nu Tam Olarak İdrak ve Tasavvur Edemediği Hakkında” mantık yürütürken;

Devamını oku

Sağ Siyasi Düşüncede Millet–Devlet Problematiği: Hegelci Bir Yaklaşım Denemesi

Altay Ünaltay yazdı…

devletttt.jpg

Padişahım, bir dirahta döndü kim güya vatan
Daima bir baltadan bir şahı hali kalmıyor
Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi
Gitgide zulmetmeye elde ahali kalmıyor!
Şair Eşref

Sağ siyasi düşüncede millet ve devlet meselesi, sol siyasi yaklaşımlardaki gibi uzun yıllardır düşünen zihinleri yoran bir arayışın konusudur. Sol siyasi literatürde devleti, istisnai haller dışında, toplumu tahakkümü altına alan bir azınlık zümrenin baskı mekanizması gibi görme, ve dolayısıyla karşı çıkma eğilimlerine sağ siyasi literatürde rastlanmaz. İkincinin bakış açısından devlet, milletin organize hali olup, millet içinden ve millet adına çıkmıştır. Bu görüş sahipleri bir devlet–millet ayrılığına, (sol siyasi literatürdeki toplum–iktidar çelişkisi gibi) inanmadıklarından, hatta bu ikisini birbirinden ayrı varlıklar olarak görmediklerinden, hoşlanılmayan bir iktidarın siyasetine dahi tepkiler çok daha yumuşak ve itaatkârdır. Bu tavrın toplumda dengeleri korumak, geleneği gözetmek, çatışmaları yumuşatmak gibi faydaları olsa da, yeteneksiz ya da kendi menfaatini gözeten bir zümreyi kayıran bir iktidarın toplumda yol açacağı kargaşayı engellemede yetersiz kaldığı, bu nevi baskı ve zulme iyi-kötü, doğru-yanlış sol siyasi kesimlerin tepki gösterdiği görülmektedir. Oysa toplumu bozan ve menfaatini korumayan baskıcı bir yönetimi millet adına uyarmak, gerekirse haddini bildirmek herkesin görevidir. Ünlü tarihi vakıadır: “ey Müslümanlar ben haktan saparsam ne yaparsınız?” diye cuma hutbesinde soran Halife Ömer‘e ayağa kalkan bir Müslüman kılıcını göstererek “seni bununla yola getiririz” demiş, halife bundan çok memnun olarak Allah’a şükretmiştir.

Devamını oku

Prof. Dr. İsmail Bardhi: “Oruç, Herşeyi İkiye Bölen ve Araya Allah’ın Girdiği Bir Müdahaledir”

Üsküp’te Ramazan programına konuk olan Kuzey Makedonya ve Balkanların önemli münevverlerinden ilahiyatçı-yazar Prof. Dr. İsmail Bardhi ile oruç ibadeti, eski Ramazanlar, İslamofobi ve yeni yayınlanan “Ramazan Emaneti” kitabının konuşulduğu ropörtajı ilgilerinize sunuyoruz.

timthumb.jpg
Prof. Dr. İsmail Bardhi

1. Ramazan ayını Müslümanlar için bir arınma, bir öze dönüş vesilesi olarak değerlendirebiliriz. Siz “Ramazan” ayını ve “oruç” ibadetini nasıl yorumlarsınız? Bir Müslüman Ramazan ayını nasıl geçirmelidir?

Oruç için söyleyeceklerim anlamsız gibi değerlendirilecektir kanaatimce, ancak bence en güzeli “susmak” ve tefekkür etmek olacaktı. Büyük olayların, köklü tarihin gerçekleştiği, isimler, çocuklar, savaşlar, farklı problemler, vakur, sakin ve derin insanların binlerce Ramazan geçirdiği, bu gökkubbede, bu yerde tefekkür etmek.

Oruç bir sırdır

Devamını oku

Anadolu’nun Mahzun ve Şerefli Sesi: Mahzuni Şerif

Muaz Ergü yazdı…

mahzuni.jpg

“Bunca pervâne misali Şem’e yandın Mahzunî
Hangi Pir’e ikrar verdin, kime kandın Mahzunî?
Sen ki bir Evlâd-ı Zeynel Ağuçan’dın Mahzunî
Amma bî-nesilsin şimdi cahil cühelâ için…”

“Önce söz vardı” diye başlar kelâm-ı kadimler. Söz vardı… Olduran, onduran, yakıp kavuran, yangına su olan, güldüren, ağlatan… Gönle dokunan, gönlü darma dağın eden, dağılmış bütün parçaları toplayan, yalımıyla eriten, şifasıyla yürek sızısını sağaltan, varlık yaralarına merhem diye sürülen…

Varlığın dolaysız, bağlantısız, arasız, aracısız dile geldiği, dile getirildiği söz. Modern zamanlardaki gibi varlığa yabancılaşmamış, mekanik süreçlere hapsedilmemiş, kirlenmemiş, kirletilmemiş… Teknolojik bir metaya dönüştürülmemiş…

Söz vardı Anadolu’nun uçsuz bucaksız coğrafyalarında. Varlığın acıda ve sevinçte, hüzünde ve tebessümde meskûn olduğu, hakikatin söyleştiği, hakikatin söylendiği… İnsanlığa dair bütün hallerin (aşkın, sevdanın, bulmanın, yitirmenin, ayrılmanın, kavuşmanın, gurbetin, sılanın, yokluğun, yoksulluğun, yaşamın, ölümün, yitip gitmenin, vuslatın) söylendiği duru sözler. Dupduru göğün altında, mahşeri bir yürekten çıkan… Âşıkların dilinden uçsuz bucaksız yüreğe dökülen…  

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: