Değer, Ahlâk, Etik

Nilgün Çelebi yazdı…

Ahlâk Mı Etik Mi?

Ahlâk (moral) ve/veya etik’in sosyoloji içinde çeşitli açılardan, çeşitli düzlemlerde ele alınması mümkündür. Burada yapılmak istenen de bu farklı ele alışların dayandıkları zeminlere işaret etmektir. Ancak, buna geçmeden önce vurgulanmasında yarar görülen husus, incelememizde ahlâk ile moral arasında değil ama (çünkü bunları eş anlamlı görüyoruz) ahlâk ve etik kavramları arasında bir farklılığın gözetildiğidir. Her iki sözcük de, değil mi ki farklı kullanıcılara farklı bağlamlarda daha tatminkâr bir ifade sağladığı izlenimini vermektedir, o halde yapılması gereken, böyle bir farklılığın kaynağını tespit etmektir, onlardan birini en baştan geçersizleştirmek değil. Biraz aşağıda ele alınacağı üzere, bu incelemede ahlâk daha kadim ve kapsamlı bir kavram olarak görülürken etik, ahlâkla bağlantılı kavramlar ailesinden olmakla birlikte, daha modern çağa ait, modern toplum olgusuyla bağlantılı ve daha dar alanlardaki ilişkilere yönelik bir kavram olarak görülmektedir. Moral ise doğrudan doğruya ahlâkın bir yabancı dildeki karşılığı olarak alınmaktadır.

“Sosyal Olabilen?

İnsan “sosyal olabilen” (sociable) bir canlıdır. İnsan, “sosyal olabilen” bir canlı olarak dünyaya gelir. “Sosyal olabilen” canlı derken kast edilen, türdeşiyle birlikte yaşayabilendir. Türdeşiyle birlikte yaşayabilen olmak ifadesi, içinde birbiriyle bağlantılı şu iki anlamı barındırır: İlki, türdeşini gözeterek yaşamaktır; ikincisi, türdeşine mecbur olarak yaşamaktır.’Sosyal olabilen, tek başına kendini var kılamayandır. Ancak başkasıyla birlikteyken kendini ortaya koyabilen, gerçekleyebilendir. Bu hususu şöyle açıklaştırabiliriz;

Read more

Ah Ulan Şekspir

Alaattin Diker pazar sohbetinde Shakespeare’i anlattı…

Aydın münevverimiz Alev Alatlı‘nın Şekspir ‘ironisi’ ile ‘ad hominem’ iddiası haberler ağına düştüğünde bir Ortaçağ şehrinde kahvemi yudumluyor; Suriçi iklimini teneffüs ediyordum… Gezi anılarımı Eylül ayından itibaren yazmaya devam edeceğim tabii. Ama bu pazar hayata farklı bir pencere açmaya ne dersiniz? Ayrıca Kurban Bayramı‘nı yeni idrak ettik. Onu tekrar kavramış oluruz belki…

Ne bir edebiyat eleştirmeni ne de bir edebiyat tarihçisiyim. Bu nedenle Shakespeare hakkında özel bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Bildiğim kadarıyla İngiliz şaire ilk sataşan Aydınlanma düşünürü Voltaire olmuştur; ‘bu hadsiz mi bana medeniyet öğretecek’ diye âdeta höykürmüştür. Ancak ilgimi çeken asıl husus; muhteşem 13. yüzyıl Şark Edebiyatına (Saadi, Mevlâna vd.) karşı Batılı aydınların özellikle onu örnek göstermesidir. Alman şair Bertold Brecht ise bu konuda temkinlidir, çünkü ona göre birkaç Shakespeare mevcuttur. Tıpkı bizim Yunus Emre gibi…

Read more

Acı Anılar: 17 Ağustos Depremi…

Gönül Keskin yazdı…

Acı anılar!…

“Sanki bir dev gelmiş, herşeyin üzerine basmış, herşeyi ezmiş” Tam 20 yıl önce ancak hala dün gibi… Sanki bir kıyameti yaşadık, sadece el ve ayaklarımızın konuşup şahitlik etmediği kaldı. 17 Ağustos 1999 gecenin üçü, çok sıcak bir gece, deprem olduğunda o şiddetli sarsıntı ve derinden gelen uğultular, seslerden sonra, yatağımızda uyurken bir şey üzerimize çöktü. 4 katlı bir binada oturuyorduk. Biz 3. kattaydık.. Üst katın üzerimize çöktüğünü ve kıyametin koptuğunu düşünmüştüm. Bir yandan, yan odadan anne anne diyen, 8 ve 10 yaşındaki çocuklarımıza ulaşamamanın sıkıntısını yaşıyor, bir yandan da son nefeslerimizi aldığımızı düşünüyordum.

Üzerimde beni kıpırdatmayan hareketlerimi engelleyen bir şey, bir ağırlık vardı. Hatta Allah’ım alacaksan bir an önce canımı al diye, çektirme diye de dua edip, teslim de olmuştum. Bir yandan umutsuzluk, bir yandan çocukların sesleri, dışarıdan gelen uğultular, sesler, bağırışlar… anlatılır şeyler değildi yaşadıklarım. Meğer üzerimize tavan çöktüğünü sandığım şey, odamızdaki büyük elbise dolabımızmış. Yatağımıza 1 metre mesafedeydi, ev yan yatınca oda üzerimize devrilmiş. Bir şekilde eşimin gayretleriyle altından çıktık. Çocuklarımıza ulaşabildik. Binamız yan yatmıştı. Sapasağlam, bir tırnak kadar bile çatlak ve patlak, yıkıntı olmayan evimiz zemin kötülüğünden yan yatmıştı. Bina ne kadar sağlam olursa olsun, zemin kötüyse sonuç da kötü oluyor.

Read more

Avrupa’ya Göçler ve Ötekine İlişkin Siyasal Histeri

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Sanayi devrimi sonrasında göçmenleri, işçi açığını kapatmak için, farklı ülkelere çağrıda bulunan Avrupa, başlangıçta olası sorunları kestirememiştir. Zira 1960’larda başlayan göç dalgası şimdilerde bambaşka bir mahiyettedir. Şüphesiz hâlihazır durumda da, Avrupa’nın yaşlı nüfusunun artması ve genç kuşağa olan ihtiyaçtan dolayı bir başka boşluk belirmektedir. Ne var ki, daha akut görünen farklı kimlik problemi bu boşluğu gölgelemektedir. Nitekim ilk başlarda bile göçmen yerine yabancılar ifadesi kullanılırken, 2000’li yıllara gelindiğinde daha çok Müslüman algısı dolaşıma girmiş durumdadır. Yabancı olanların dahası her daim olası şüpheleri kendinde barındıran Müslüman kimliklerin yönetilmesinin kolay olmayacağı şimdilerde iyi bilinmektedir. Müslümanlara ilişkin kaygı(!) giderek yerini Emmanuel Terray’ın dediği gibi “siyasal histeri”ye kaydırmaya başlamıştır.

Read more

Umudun Baharıydı, Umutsuzluğun Kışıydı…

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Sadece güzel şeylerden bahsedecektim.

Mesela gününü deniz kenarında güneşlenerek geçirmek yerine, çoğunluğu aileleri tarafından terk edilmiş engelli kardeşlerini eğlendirmeye çalışan bir avuç gönüllü müzisyenden (İzmir Müzisyenler derneği), Tarkovski‘nin “Mühürlenmiş Zaman” kitabında kendi yaşları dahil doğayı ve her şeyi büyük bir hayranlıkla izleyen Japonlar’ın, karsılaştıkları izler karşısında duydukları çekici duyguları ‘pas’ anlamına gelen ‘saba’ sözcüğüyle karşılamalarından (Saba:Geçmiş zamanların güzelliği, zamanın mührü) minik futbolcu yeğenimin bana öğretebildiği için mutlu olduğu bir futbol hareketi olan falsolu atışı dolunayın olduğu bir gecede yarım aya benzetişimizden, onun bu benzeyişi tekrarlamayı sevmesinden, birbirimize öğrettiklerimizden, çocukluğumuzda defter yapraklarının kenarlarına çizdiğimiz rugan ayakkabılarımız gibi kırmızı çiçeklerden,

belki de dili hiç afiilli kelimele bilmeden hal diliyle çok şey anlatan Mardin’li bir erkeğin, gelini (karısı) tam üstüne başını koysun diye koluna yaptırdığı  yerel çiçek dövmesinden, gençlerle söylenen detone şarkılardan, filmlerde sevdanın dilini konuşan esas kadın ve esas adamlardan, aşkın birbirinin gözüne bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmak oldugunu söyleyen sarı küçük prens’in yazarı S.Exupery‘den, eksikliklerin de bazen meziyet kattığını hatırlatarak teselli eden dostlardan, geçmeyen hastalıkların öğrettiklerinden, hiçbir yara izi gönülde açılan kadar derin olmasa da kalbin kararına duyulan saygıdan, Perseid Göktaşı yağmuru ve onca kayan taşa rağmen birinin bile başımıza düşemediği mutlu sonlu masallardan, ‘’Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın. Sığmadık şehirlere, şiirlere taştık…” nameleriyle kulağa hoş gelen şiir gibi şarkı sözlerinden, ve gerçek mısralardan…“Uzun lahzalardan sonra ,penceremin külrengi ağacında yeşerdi bir yaprak” diyen Sohrab Sepehri şiirlerini anlatmak isterdim.

Read more

Kısa Kısa Söyleşiler/Mustafa Everdi

Edebiyata ilginiz ne zaman başladı?

Yaratılış sonsuzdur. Biz dahi, ilkokulda, ortaokulda yapılmaya başlamıştık. Okulların kütüphaneleri vardı. Kasabamızda da Halk Kütüphanesi. Yoksunluk içindeki hayatımız, kitaplarla teselli bulurdu. Bazen dünyalar keşfederdik bu kitaplarda, bazen kendimizi. Dünya ders müfredatında sınırlı sorumlu ve milli eğitimin amaçları doğrultusunda yuvarlaktı. Dünyanın köşeli, elips, hatta yalan ve hayal olduğunu edebiyat dergileri ile anladığımda bir daha resmi standartları tutturamadım. Hep bir cinslik gelip beni buluyor. Bazıları ‘çıkmalık’ diye beni eleştirip hor görüyor ama bütün suç o kitapların kafamı karıştırmasından. Düz olamadım, derin de. Lakin iyi bir kitap okuyucusu oldum. Hâlâ bununla övünebilirim. Kitap okuma konusunda herkesle yarışabilirim. Kimse benim kadar güzel (ve çok) kitap okuyamaz.  Gençleri bile okuyorum; bana takılıyor bazıları; gençler yazıyor yaşlılar okuyor diye. Ne yapayım yaşlılıkta insanın gönlü hoş, eli boş oluyor. Edebiyat âlemi nereye gidiyor diye okuyorum. Ümitvar olduklarım var; cevher olup çalışması gerekenler var. Onlara yön levhası vereyim istiyorum; Karayolları mensubu değilim diye uyarıları dikkate almadığı gibi kirpi gibi kapanıveriyorlar. E, kendileri bilir.

Read more

Martin Heidegger

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Her ne kadar kimilerine göre sadece öyle görünse de, Heidegger diğer birilerine göre, ki kendimi de bu ikinci birileri arasında görmekten mutluluk duyuyorum, kelimenin tam anlamıyla, gerçekten de derin bir adamdı. Ents Bloch‘un Friedrich Hegel için söylediği onun için de geçerliydi muhtemelen: Hegel’in, dolayısıyla Heidegger’nın dili bilinen gramatiği kırıyor, çünkü bilinen gramatik ona söylemek isteğini söyleme imkânı vermiyor. Her insan gibi onun da hataları oldu tabii ki; kiminin hataları küçük, kimininkiler ise büyük oluyor fakat. Haddizatında büyük hatalar yapacak kadar büyüyemiyor herkes, vakit yetmiyor çünkü, eğer gelirken zaten büyük olarak gelmiyor, dünyaya gözlerini büyük olarak açmıyorsa. Heidegger‘nın hataları, hatası büyüktü, çok büyük. Fakat, kendi ifadesiyle, büyük düşünen, büyük hata yapıyor maalesef, bundan kurtuluş yok. Ne kadar yukarıya çıkarsanız, o kadar aşağıya düşüyorsunuz. Düşüncesi, dünyası, hayalleri, korkuları ve umutları küçük olanlar, küçük hata yapıyorlar; günahları da sevapları da küçük oluyor, dinleri, imanları, Allah’ları da ama, cennetleri de cehennemleri de öyleyse. Öğrencisi Max Müller anlatıyor (mealen): Bir gün ormanda yürürken, patikada oradan geçenler için hazırlanan vaftiz suyunun yanında durdu ve diz çöktükten sonra kendisini vaftiz etti. Şaşırmıştım. Hocam dedim, sizin gibi Allah’ı yok sayan biri için oldukça şaşırtıcı bir davranış değil mi demin şahit olduğum? Cevabı (mealen): Allah yok evet, fakat varsa şayet, kendisinin en çok zikredildiği yerlerde olma ihtimali başka yerlerde olma ihtimalinden çok daha fazladır. Bizim hurafe avcıları için anlaşılması mümkün olmayan ve akla aykırı bir durum haliyle. Ben onun Allah’a kendi istediği ve kabul ettiği, kabul etmek ve olmak istediği kadar uzak olduğunu düşünmedim hiç bir zaman; değildi de zaten. Öyle çok yeni şeyler de söylemedi aslında, aynen Friedrich Nietzsche gibi. Fakat Nietzsche‘nin dili ve Heidegger’nın bakışıydı bambaşka olan.

Read more