Fırat Mollaerle Tekno-Muhafazakârlıktan Şarkiyatçılığa…

Fırat Mollaer, Muaz Ergü’nün sorularını yanıtladı…

fırat hoca

Fırat Mollaer ülkemizdeki akademik çoraklığın aksine çok üretken, sürekli koşturan, her daim yeni şeyler öğrenen ve öğreten önemli kültür adamlarımızdan. Yüksek lisansını Siyasi ve Sosyal Bilimler, doktorasını Genel Sosyoloji ve Metodoloji programlarında tamamladı. Lancaster ve Columbia Üniversitelerinde araştırmacı olarak bulundu. Muhafazakârlık ile çok geniş bir manada hemhâl olmuş, Modern Türkiye’deki siyasal ve sosyolojik düşüncelerle derinden ilgilenmiş, Post-Kolonyal teori ve kültürel çalışmalar etrafında yoğun mesai harcamıştır. Yayınladığı telif kitaplarla, editörlüğünü yaptığı, çevirdiği kitaplarla,  seminer ve söyleşilerle dikkat çekmektedir. Okuma grupları ve derslerin yanında gazete ve blog yazıları da kaleme almaktadır. Mollaer’in Ocak ve Şubat aylarında üç tane kitabı çıktı: Yerliciliğin Retoriği, Kimlik Tanınma Mücadelesi Ve Şarkiyatçılık, Fanon’un Hayaletleri.

Çok yoğun bir gündeme ve çalışma temposuna sahip olmasına rağmen bizi kırmayarak sorularımıza cevap verme nezaketinde bulunan Fırat Mollaer‘e teşekkür ederiz. 

 


 

Fırat Bey, düşünsel, siyasal, kültürel, bilimsel birçok alanda yoğun bir kafa karışıklığı içindeyiz. Kavramlara yüklediğimiz anlamlar bu kafa karışıklığının bir göstergesi. Sizin de uzun zamandır üzerinde çalıştığınız, anlaşılması için emek sarfettiğiniz muhafazakârlık, bulanıklaşan, karışık kafalarda silikleşen kavramların başında. Hocam, nedir bu muhafazakârlık? Anlatır mısınız?

Muhafazakârlığın modernleşme karşıtı bir tutum alma veya ideoloji olarak anlaşılmasından söz ediyorsanız, eski karışıklık gitgide azalıyor galiba.

Burada saf kuramsal bir meseleyle değil pratik bir sorunla karşı karşıyayız çünkü. İş sadece kavramı “hakiki” mecrasına yerleştirecek yorumcularla, onların epistemik yeterlilikleri veya uzmanlıklarıyla bitmiyor. Demek ki tek başına bir bilgi sorunundan söz etmiyoruz, maddi şartlar, tarihsel koşulların gelişmesi de önemli, başka deyişle, bir tarihsel sorun bu aynı zamanda.

Muhafazakârlığın hâkim politik-ideolojik iklimi içinde yaşayanlar onun neye benzediği hakkında -her zaman kuramsal bir bilgi haline gelmese bile- kanaatlere sahiptir hiç kuşkusuz. Eski kanaatler değişiyor, yerini yenileri alıyor. Muhafazakârlığın hakikatine vakıf olmak üzere gereken tarihsel koşullar olgunlaşıyor veya Hegel’in felsefenin görev anı için kullandığı bir metaforla söylersek Minerva’nın baykuşunun uçuş vakti yaklaşıyor ya da bu vaktin içinde yaşıyoruz. Eskinin yerini yeniye bıraktığı zamanlarda ortaya çıkanın mahiyetini tanımlamak da daha önemli hale geliyor.

Tekno-Muhafazakârlığın Eleştirisi (2016) kitabında böyle bir geçiş aşamasına geldiğimizi, muhafazakârlığın yeni biçiminin “tekno-muhafazakârlık” olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürmüştüm. Aslında tam da bahsettiğiniz karışıklığa müdahale ederek, pratikte yaşayan bir kanaati kuramsallaştırmaya yönelik bir girişimdi bu. Muhafazakârlığın modernleşme karşıtı olmadığı literatürde uzun süredir -en azından 1990’ların sonundan itibaren- vurgulanıyor. “Tekno-muhafazakârlık” kavramı ise, bunun ötesine geçerek, yeni muhafazakârlığın ileri kapitalizm ve onun araçsal rasyonalitesi ile nasıl eklemlendiğini izah eder. Söz konusu eklemlenme, muhafazakârlığın yeni ideolojik biçimi olan “tekno-muhafazakârlık”ı radikal olarak farklı kılar. Dolayısıyla önceki muhafazakârlık tanımlarının da gözden geçirilip sorgulanmasını gerektirir.

Devamını oku

Türdeş Anlatılar

Mustafa Everdi yazdı…

open book

Netameli bir alandayım. Burnundan kıl aldırmayan bir ortamda, kendimce anlayabildiğimi sergilemek, verilen emeğe saygı diye yorgunluklara katlanmak, ahmaklık aslında. Ben mukaddes ahmak olduğunu kabullenen biriyim. “Kendimi İsa gibi hissediyorum,” “O da bir ahırda doğmuştu!”

Günümüzde edebiyatın türleri birbirine benzeşti.

Anlatı, deneme, hikâye, ayırması güç bir şekilde yakınlaştı, karıştı. Deneme; hayat-insan-edebiyatla ilgili konularda yazarın düşüncelerini edebi bir dille anlatmasıdır. Anlatı, karakterler oluşturmadan insan, olaylar hayat üzerine gezinen duygudurumunu yazmaktır. Bir anlatının hikâye olması için, anlatıcı dışında karakterler bulunmalı, mümkünse birkaç bakıştan verilmeli olaylar. Karakterler ne kadar kanlı-canlı olursa, hayata yakın düşerse benimsenir. Hikâyecinin başarısı, gözlemci yeteneği ve karakter kurgulamadaki yetkinliği ile sergilenir. Her gün baktığımız ama görmediğimiz bir ayrıntı mutlaka bulunmalı öyküde. Mesela neonlardaki sönük harflerin, karakterin veya anlatıcının dikkat çektiği bir ayrıntı olarak yer alması gibi. Her yerde karşılaşırız, çoğu zaman dikkatimizi çekmez. Hikâye bunun farkına vardırır.

Elbette nasıl anlattığı önemlidir edebiyatçının. Dilde akıcılık, imgeler kurma, kullandığı metaforların okuyucuda oluşturduğu derinlik de. Öyküde karakter, sadece anlatıcı üzerinden sürüyorsa buna hikâye demek zor. Öykü diye bir tür gelişti bu nedenle. Öyküyü hikâyeden ayıran, bir olay-karakter yaratma yerine, monologu andırır biçimde tek bir bakışla olayların, duyguların anlatılmasıdır.

Okur Var Okuyucu Var

Farklı açılardan bakışla anlatılsa da öykü, edebiyattan anlayan dar bir alana yöneliktir.

Devamını oku

Tamamlanmamışlık Üzerine

Vehbi Başer yazdı…

zaaaaaa.jpeg

Efendim,

Bu bahis altında “tamamlanma” kavramı etrafında değiniler bulacaksınız.

Hayat Akışı 1

Hani bir işin ilk adımlarını atanlara “Allah tamamına erdirsin” diye hayır duada bulunulur, mesela evladını nişanlayanlara filan. Tamamına “ermek” yahut “erdirilmek” hayırlı bir işe kalkışıldığında, işin bütün safahatının usulet ve suhuletle halledilerek arzulanan neticeye vasıl olunması anlamına geliyor. Bu, daha ziyade prosedürlerin ya da icabatın yerine getirilmesi demek. Öyle ya, her bir adımda, taraf olanların ilk kararlarında sebatı, kem gözlerin uğursuzluğundan masuniyet, fitnecilerin ara karıştırmasından veya muratlarına ermelerinden sıyanet… gibi “sürecin bozulmasına yol açabilecek müdahaleler”in etkisine karşı anlamlı bir hayır dua. Ama “artık büyük ölçüde yitirmiş olduğumuz” hayat duyarlılıkları, sadece hayır duada bulunmaktan ibaret değildi. İnsanlar birbirlerinin halinden tavrından işlerin yolunda gidip gitmediğine dair emareleri sessizce sezer, yükün taşınmaz bir hal aldığını fark ettiklerinde hafifletmek için “yahu komşum (yahut yeğen, zâhit, ahretkarındaşım…) şu işten şöyle bir zuhurât oldu (elimize para geçti), şimdilik bana lazım değil, bu benim sana emanetim olsun; lazım olunca senden isterim” kabilinden “borç, vade, kefil” gibi incitici şeylere dil sürmeden ve sanki muhatabın ihtiyacı için değil de, emanete verilecek bir yüklerini tevdî eder gibi yardım ederler, dostlarının bükük belini doğrulmuş, mütereddid yüzlerini mütebessim, ürkek yürüyüşlerini kararlı görmenin mükafatı ile mesrur ve bundan kendilerine erişecek “ahiret azığı” ile mutmain olurlardı.

Devamını oku

Romantik İmparator Cihangir Şah

Yücel Feyzioğlu yazdı…

51018158_2458418740838219_5577319409598332928_n
Cihanın Şahı: Cihangir Şah

“Otuz yaşında imparator olan Cihangir Şah gençliğinde asi ruhluydu. Evli iken Anarkali adında bir dansöze âşık oldu ve onunla da evleneceğine dair kadına söz verdi. Babası Ekber Şah bu evliliğe izin vermeyince iktidar için savaşmaya kalkıştı,” diyor rehberimiz. “Bu kalkışmanın bastırılmasını ve unutulmasını annesi Jodha Bai’ın girişimine borçludur. Jodha Bai Amber kralı olan babasına rica ederek Anarkali’nin ortadan yok olmasını sağladı. Cihangir de onu arama sevdasına düştü, iktidar savaşından vazgeçti.” Fakat son derece romantik olan Cihangir Şah bu kez de başka bir kadına tutuldu. Çok ilginç olan o aşkı, aşağıda anlatayım.

Çocukken Cizvitlerden eğitim alan Cihangir Şah Hıristiyanlığa ilgi göstermedi, ama onlardan batı resim sanatını öğrendi. Madonna resimleri yapılıyordu o zamanlar. Üç yeğeninin vaftiz edilmesine karşı çıkmadı. Hint ermişlerinden Sadhu ve Asketlere hayran oldu.

Devamını oku

Suretler Ve Siretler

Osman Alakel yazdı…

suretisiretttttt

“Hakikatte benim aslım, yokluk âlemindedir.  Şu gördüğün suret, benim zatım değil, sana karşı bir misalimdir.”
Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rumi

Hakikat karşısında kurduğumuz tüm cümleler zihnimizin idrakinden öte bir şey değil aslında. Beyana sığmayan düşünceler canlılıktan ötedir. Ama insan varoluşunu sürdürdüğü müddetçe anlama ve anlamlandırma süreci devam edecektir. Siretin ölüme mahkum edildiği ve insanın suret üzerinden tanımlandığı bir çağda insan üzerine cümleler kurmak daha da anlam kazanıyor.

“İnsanın kendi yüzünü görmesi yasaklanmıştı; saygıyla, kendini küçülterek dizüstü çökmesi, sudaki bulanık yansımasına bakması gerekiyordu. Ama aynaların bulucusu, insan ruhunu zehirledi.” Aynalarda idi artık tüm görmek istediklerimiz. Aynalar artık insanı gizlemekteydi. Yüzlerin değil kafaların yansıması idi artık görünen bu gölgeler, içinde sonsuzluğu gizleyen, bitmek bilmeyen nice arzuları ve nice acıları hapsettiğimiz bu sefil gölgeler anlamsızlık denizinde anlamsızca yol almakta idi. Suretti artık değer gören. Yaşamı surete has kılan insan; kendini ve manasını yitirmişti. O yüce emanet fütursuzca heba edilmekteydi anlamsız hazlar uğruna. Buna en büyük şahit kendisidir insanın. Hedefini kaybeden insan için yaşamak ne kadar anlamlı olabilirdi?

Kendisi değil midir insanin kendine en büyük cezası?

Devamını oku

Âlimin Ölümü Âlemin Ölümü Gibidir

Amerika’da vefat eden önemli tarihçi ve kültür deryalarımızdan Kemal Karpat’la ilgili İsmail Küçükkılınç yazdı… 

ke.jpg

Osmanlı Müslümanlarının uzun müddet hükmen ve fiilen hâkimi oldukları, idare ettikleri, nüfus olarak da çoğunluğu teşkil ettikleri topraklarda günün birinde Avrupalı büyük devletlerin hamiliğini yaptıkları azınlık Hıristiyan unsurları tarafından katliama ve tehcire tabi tutulduklarını, bu emsalsiz travmanın sosyal, siyasî, millî çarpıcı neticeleri olduğunu hissîlikten uzak ilmî usullerle dile getiren, aslında göç denilen zalimin en büyük mağdurunun Osmanlı Müslümanları olduğunu bir tez olarak ısrarla ve ömrünün sonuna kadar en üst perdeden ve en ciddî ilim mahfillerde dile getiren Kemal Karpat, dar-ı bekaya irtihal etti.

Kemal Karpat, Osmanlı Devleti’ne ait ya da civar Müslüman toprakların kaybının hicrete, bunun da millî-siyasî gelişmelere yol açtığını kendisine çalışma ve araştırma sahası veya konusu yaparken bilhassa iki mefhuma vurgu yapmıştır: Kimlik ve ideoloji… Kimlik, Türklüğü, Türk Milleti’ni, ideoloji de İslamcılığı ifade eder.

Kemal Karpat, başta ömrünün semeresi olarak telakki edebileceğimiz büyük boy 900 sayfalık ‘İslam’ın Siyasallaşması’ kitabında ve diğer çalışmalarında sadece satır aralarında değil, satırlarda da Müslümanların İslam ve İslamcılık ile millet olduklarını, milletin adına da Türk Milleti dediklerini ifade eder.

Devamını oku

Geç Kalmış Oryantalist ve Aydınlarımız… İslam Gençliğinin Ulema Arayışı…

Gürgün Karaman yazdı…

ıulelee.jpg

İslam ümmetinin, ulemasını kaybedeli epey zaman oldu ve bu köprünün altından epey sular geçti. Arayış var mı, yok mu bu başka bir tartışma konusu olmakla beraber, en azından bize göre İslam gençliğinin bir aydın/entelektüel/alim/ulema arayışı vardır ve bu arayış henüz istediğini bulamamıştır.

İnsanlık düşüncesi döngüsel olarak cereyan eder.

Bu döngüselliğin temel İlkesi “Tilkel Eyyamü Nüdavilüha Beynen Nas!”tır. “İşte böyle, günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” Bu ayeti tefsir ederken İzzet Derveze şu yorumu yapmaktadır “Bu günler, insanlar arasında döner durur. Bu gün iman edenlere dokunan musibet Allah’ın hikmetidir. Bu şekilde Allah (c), insanları sınamak, onların gerçek yönlerini ortaya çıkarmak ve sadık iman edenleri diğerlerinden ayırmak istemiştir. Onlardan bir kısmına şehadetle lütufta bulunmayı, nefislerini arındırarak temizlemeyi murad etmiştir.” Allah’ın, insanlığı sınava tabi tuttuğu gerçeğini unutarak, hakikatin tekelciliğini yapmak, kutsalın ve geçmiş olanın narsizmi ya da yetersizliğin yarattığı bir tür travma sonrası stres bozukluğundan kaynaklanan düşünsel parçalanmayla hareket etmek, farklı bilgi bloklarını hakikatin kendisiymiş gibi sunmak, kendisiyle birlikte kendisinden olmayan, kendi epistemolojik dairesinden hareket etmeyen herkesi mahkum etmeyi de beraberinde getirmektedir.

İnsanlık ailesi, Allah’ın avuçları arasındadır. O’nun egemenliği her şeyi kuşatan bir egemenlik olup O, evrene ve varlık âlemine kategorik olarak rahmet etmez.

Devamını oku

İslam’da Erkeği Konuşma Zamanı Gelmedi Mi?

Sevim Korkmaz yazdı…

eşitsizlik

Yıllar önce, İmam Hatip’te hitabet dersi için konu seçiyoruz…

Herkes İslam’a göre kadın gibi hep kadın eksenli konular seçerken, hiç unutmam, hocama dedim ki, “Ben İslam’a göre erkeği araştırmak istiyorum.”

Şöyle durdu, “Neyini araştıracaksın ki?” dedi. Vazgeçtim. Keşke geçmeseydim.

İslam’da, dünyada kadın sorunu varsa, kadının sorunları varsa, sebebi erkeğin kadına bakışında aramak yerine biz kadınlar habire kendi kendimizi didik didik edip duruyoruz.

Kendini geliştiren biz, Ev hanımı + öğretmen + anne + gelin + veli + aşçı, artı artı…

Erkek + eş + baba. Bu kadar. Dedemin zamanında da erkeğin artısı bu kadar şimdi de. Ama kadın hem kendini geliştiren hem de bu kadar öz eleştiri yapan tek varlık…

Lafa ve romantizme gelince bir elmanın iki yarısı, sorunları konuşurken sadece yarısı. Elma kurtlanmış ya da çürümüşse, sadece yarısı değil bütünü sorunlu ve de sorumludur.

Kadın ev işleri ile birlikte iş ortamında da olabileceğini, anne olarak da bunu yapabileceği konusunda kendini ispatladı. Ev hanımı, eş, anne, iş ortamında çalışma gibi gittikçe kendini şehir hayatına adapte etti. Anneannelerimizin köyde yaptıklarını biz şehirde devam ettiriyoruz. Erkekler dedelerimizden beri kendini ne kadar geliştirdi?

Devamını oku