“Işıklar İçinde Yatsın” da Ne Demek?

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

sssss

Toplumdaki kamplaşma farklı derinlikler kazanarak büyüyor. Ayrışmanın sadece siyâsî tercîh ve hayât tarzı farklılığından ibâret olmadığı açık. Meselenin kültürel alışkanlıklarımıza hattâ ortak konuşma dilimize kadar inen veçheleri var. Pek dikkat çekmese de ayrışma en umulmadık noktalarda hattâ detaylarda bile kendisini somut tezâhürleriyle açığa vuruyor.

Bugüne kadar ölenin ardından “Nûr içinde yatsın.” demeye alışmış bu toplumun içinden çıkan bir zümre şimdi kalkmış ısrârla “Işıklar içinde yatsın.” diyor. Ana hücrenin mitoz bölünmeye uğrayarak iki yeni hücre oluşturması gibi bir durum bu. Tabîre teveccüh gösterenler, kendilerini laik(!) olarak tanımlayanlar. Bu uyduruk ifâdeyi kullananlar, çoğunlukla eskinin solcuları. Ölmüş arkadaşlarını bu şekilde yâd etmeyi tercîh ediyorlar. Ve maalesef bu tabîr bir kesim içinde fevç fevç yayılıyor. Geleneksel kültürün dinamiklerine yaslanarak hayâtını idâme ettirmeye çalışan kitlede ise tabîri kullanmaya dönük bir rağbet yok. Yani, tabîr iki kesim arasındaki ayrışmanın yeni bir uzantısı olarak tebârüz ediyor.

Burada birileri çıkıp; “Ha nûr, ha ışık; ne varmış bunda?” diyebilir. Îkâzımızı hafîfe alabilir. Dikkat çektiğimiz noktayı anlamsız bulabilir. “Ülkenin bu kadar çok meselesi varken bu mu bizim derdimiz?” diyebilir. Gerçekte ise konu, hiç de hafîfsenecek kadar önemsiz değil.

Şimdiye kadar hepimizin mutlaka işittiği ve cevabı da vurgusunda mündemiç soru formatlı bir mesaj cümlesi vardır: “Tehlikenin farkında mısınız?” Şimdi aynı soruyu ben soruyorum: Yüzlerce yıldır kullanımda olan, manâ dünyamıza hâs güzelim bir tabîr, yozlaştırılarak ait olduğu aslî cevherinden koparılıyor. Acaba toplum olarak tehlikenin ne kadar farkındayız?

Devamını oku

İnsan Hikâyelerinden Batı’ya Bakmak

Fatma Yılmaz Göybulak yazdı…

kanada.jpgAynı zamanda Kanada vatandaşı da olan eşimle evlenip Kanada‘ya geldim. Yıl 1999. Eğer 28 Şubat sürecinde, Türkiye‘de inancım gereği başörtüsü kullanmayı tercih ettiğim için eğitim, çalışma ve hayallerimi gerçekleştirme hakkım elimden alınmamış olsaydı, belki de Kanada gibi çok uzak bir ülkeye “gelin” olarak gelmeye cesaret edemeyecektim. Şartlar mı beni zorladı yoksa burada yaşamak kaderim miydi bilmiyorum ama 21 yıllık bir yaşanmışlığın sonucunda rahatlıkla diyebilirim ki; iyi ki buraya gelmeyi “seçmişim”.

Türk, Kürt ve Arap Müslümanların çoğunlukta olduğu bir sitedeki apartmanda başladı yabancısı olduğum bir medeniyete adapte olma serüvenim. Site; küçük bir “göçmen köyü” havasındaydı adeta. Nereye baksam feraceli, peçeli ya da farklı biçim ve renklerde tesettür kıyafeti giyen Müslüman kadınlar görüyordum. Özellikle Arap erkekler de kendi geleneksel kıyafetleriyle günlük yaşamlarını sürdürüyorlardı. Coğrafya ve medeniyet olarak Batı’da yaşıyordum ancak oturduğumuz bölge Orta Doğu’nun küçük bir prototipiydi diyebilirim. Helal yiyecek satan dükkanların Arapça, Farsça tabelalarını gördükçe, “beyazların” ülkesi Kanada’da değil de mozaik halkların birarada var olabildiği bir ülkede yaşıyor olduğumuzu hissediyorduk hâlâ da öyle hissediyoruz…

Kanada’nın bir göçmen ülkesi olduğunu bilirsiniz. Öyle ki, sokağa çıktığınızda dünyanın dört bir yanından insanla karşılaşabilirsiniz. O yüzden devlet tüm etnik unsurlara eşit mesafededir. Devlet kadrolarında yer alabilmek için liyakat esastır. Kişinin ait olduğu milliyet ya da sahip olduğu dîni inanç herhangi bir rol oynamaz. Örnegin, Göçmenlik Bakanı, Somali kökenli bir Müslümandır. Konunun uzmanı, eğitimli bir insandır. İşini iyi yaptığı sürece “koltuk” onundur.

Devamını oku

Susmuşluk

Cemil Kanca yazdı…

trennn.jpg“Elleri ne kadar da ona benziyor” diye geçiriyor içinden. Kapı aralığından bir tek ellerini görebiliyor da ondan böyle düşünüyor. Hiç hatırlamak istemediği anıları canlanıyor. Üzerinden bunca yıl geçtikten sonra belleği onunla oyun oynuyor olmalı. Çapraz kompartımanda oturmakta olan adam gerçekten o mu? Bindiği tren derin bir koyaktan geçiyor. Karşı yamaçlarda serpiştirilmiş gibi tek tük evler. Bir köpek uzun uzun uluyor. Ellerini dayadığı açık pencereden içeriye dalan rüzgâr tam göğsüne doluyor. Pencereyle kendi kompartımanı arasında uzanan koridora bir göz atıyor. Arkasından küçük bir kız hızla geçiyor. O bir saattir burada; sürekli değişen manzarayı izliyor.

Gökte Nisan güneşi: İyice aldatıcı. Ne ısıtıyor, ne soğutuyor. İçinde soğuk bir damar dolaşıyor. Raylarla buluşan demir tekerleklerin yarattığı ritme kulak kabartıyor. Tren hızlandıkça ritim de hızlanıyor. Bir kulağı tetikte. Kompartımanları keşfe çıkan kızını bekliyor. Beklemiyor da takip ediyor. “Çocuk işte” diyor: “İlle treni tanıyacak.” Kızın kafası koridorun sonundan görünüyor. “Anne” diye sesleniyor. Merak etme anlamına gelen bir hatırlatma bu. Pencerenin önünde dikilip durması kızının yüzünden. “O da öğrenecek” diyor: “Bu ilk tren yolculuğu. Merakını gidersin; uyuyup kalacak.”

Tam o sırada tren yemyeşil bir vadiye giriyor. Tarla aralarında badem ağaçları: Gelinlik giymiş gibi bembeyaz. Bu harika tablonun ressamı sanki oralarda bir yerlerde eksik kalan yerleri boyuyor ama gizemliliği bozmamak için de kendini saklıyor. Çok geçmeden yağmur bastırıyor. Acelesi varmış gibi birden bastırıyor. Kadın camı kapatıyor. Bu kez camın arkasından bakmaya devam ediyor. Trenin; dışarıdan gelen tıkırtıları içeriden de geliyor: Aynı ritim. Biraz boğuk yalnızca. Keskin bir düdük sesi. Manzara bitiyor. Tren tünele giriyor. Işıklar yanıyor; çocuk koşarak annesinin yanına geliyor. Kompartımanlarına giriyorlar; kapılarını kapatıyorlar. Tünel bitiyor ama kadının yerinden kalkmaya niyeti yok. Biraz mızmızlansa da çocuk susuyor. “Biraz uyu; istersen” diyor annesi: “İki saattir koşuşturup duruyorsun. Yorulmadın mı?”  Arkadan ikiye ayırıp belik yaptığı saçlarını düzeltiyor; kafasını okşuyor. Uyumasını telkin eder gibi okşuyor. Gözleri; güneşin son ışıklarının yansıttığı dağların uzak yamaçlarında.

Devamını oku

Fildişi Kulede Tekleşmek…

Adnan İslamoğulları yazdı…mmm.jpg“Hakikat bulunduğu yerde başka hiç bir şeyi istemez…”

Hakikate râm olmak, hayatın her ânında adam olabilmek, hakikatin üzerinde hiç bir değeri kabul etmemek, güç karşısında eğilmemek, haksızlık karşısında susmamak, tuz ekmek haklarını hayatın ve siyâsetin kirli çarklarına fedâ etmemek, zor işlerdir…

Zor işler… Siyâset tabiâtı icâbı içinde pislik barındırır… Bu pisliğe rağmen içinde temiz kalmak… Zor… Buna soyunmak, zorun da zoru…

Bereketi zenginliğe, gönlü kalbe, hikmeti keşfe, kanaati hamâkate ve aşkı alışverişe tenzîl etmiş… Oysa bereket zenginlik, gönül kalp, hikmet keşf, kanaat hamâkat ve aşk da alışveriş değil.

Kanaat bereket, gönül hesapsız bir âşiyan, hikmet ferâset ve aşk da sualsizliğe ve hasbîliğe gebeydi, bu doğumlar bizi biz yapardı… Bir arada tutardı… Kurt ile kuzuyu bir arada ancak böyle yan yana yayabilirdik ve yemezlerdi birbirini… Şimdi kuzuyla kuzuyu yayamıyoruz, niçin?! Çünkü biz müsaade etmiyoruz… Çünkü biz olmaktan çıkıyoruz sür’atle…Gerçekten sevmiyoruz, gerçekten inanmıyoruz, gerçekten saygı duymuyoruz, gerçekten paylaşmıyoruz, gerçekten üzülmüyoruz, gerçekten sevinmiyoruz…

Gerçeği kaybettik sanırım… Ahlâk mücâdelesi ve siyaseti bir arada yürütmeğe imkan tanımıyor reel politik, reel ahlâk, reel içtimâiyat, reel değer yargıları, reel önyargılar..

Buna en iyi örnek de ‘Biziz’  sanıyorum…

Devamını oku

Varlığın Mimarisi

Lütfi Bergen yazdı…

camiii

İbadethaneler ihtişamlı yükseltileriyle, beşerî şahsiyeti, Allah ile ilişkisindeki ulvilik arayışına gezgin kılmaktaydı. Bugün, ulvilik arayışının mekânı yıkılmıştır.

İnsan, merkezinde Allah fikri olan evrendedir.

Şimdiki yapıların ibadetgâhlardan daha yüksek olması meselesi ontolojinin konusu.

Şahsiyeti ferdiyetle yıkılmış bireylerin önündeki kulevarî yükseklik ve mütekebbir yapı, ezen, yöneten, yönlendiren bir cüceleştirmeyi güdüyor. İnsan küçülmüş, aşağılanmış ve hücrelere tıkılmıştır.

kilse.jpg

Konutları hücre gibi düşünmek de mimarların işi.

Le Corbusier diyor ki, “Hücreler (konutlar) yirmi, kırk, altmış kat üzerinde dengelenecek. Sadece insan 1 metre 75 cm’lik boyuyla, değişmeyen mekanizma, şehrin devasa yapılı sokaklarında kaygı duyacak. Öyleyse, bu büyük aralığın iç daraltan boşluğunu, insanlar ve şehirleri arasına iki ölçüyü de sağlayan oranlı bir ortalama getirerek donatabiliriz: Ağaçlar dikmek gerek!” (Le Corbusier, Şehircilik, Daimon, 2014: 70). Ekliyor: “Egoist bireysellik sürüp gitse de ağaç, her durumda, fiziksel ve ruhsal rahatımız için karşımızda.” Gökdelen katlarının yüksekliğini ağaçlarla gizlemek Le Corbusier‘in aklına İstanbul gezisinde geliyor.

Devamını oku

Dilde Sitem, Gönülde Sızı!…

Muaz Ergü yazdı…çocukÇocuk olsak yeniden ya da dönebilsek yeniden çocukluğun ülkesine. Çocukluğun, çocukluğumuzun güzel, ürkek, sakin, huzur dolu ülkesine. Huzurlu ülkesine…

Yeniden çocuk olsak. Yusuf yüzüyle bir çocukluk gülümsese dünyanın en karanlık kuyularından, zamanın zindanlarından…

Çocuk olsak. Bir telli turna havalansa çocukluğun sularından. Uçup gitse kaderimize doğru. En berrak pınarlardan seyreylesek kaderin aksini. Döne döne, dura dura… Yeniden, yine sarıp sarmalasa bizi çocukluğun o büyülü iksiri. Ademin en insan sureti…

Yeniden çocuk olsak. Bir İsmail adanmışlığı büyüse çocuk yüreğimizde. Dergâh-ı Dildar’dan gelen kutlu armağanla sevinse ruhumuz. Bir kandil gecesi bir yağmur yağsa çocukluğun şen ülkesine. Toprak koksa her yer. Simurg-u Anka kanat çırpsa yağmurun göğünde. Karanlığın en mahrem yerlerini yıkasa usul usul damlalar. Usul usul arınsak yaşamak kirinden. Bir yağmur, asude….

Devamını oku

Yahudi Tarihi Üzerine Tartışma Notlar

Altay Ünaltay yazdı…

yaudiiii

Tevrat etrafında şekillenen Yahudi kültürü ve buradan neşet eden, neredeyse 5 bin yıllık “tek kavim-tek halk” iddiası, modern Siyonizm’in de fikrî köklerindendir. Ancak Siyonizm’in politik arenaya propaganda malzemesi olarak sürdüğü bu görüş, eşyanın tabiatı icabı artık bir inanç unsuru olmaktan çıkıp siyaset biliminin konusu olunca birçok eleştiriye uğradı. Artık Tevrat temelli bir inanç umdesi olması yetmiyor, buna tarih biliminden somut tarihî kanıtlar da göstermek gerekiyordu. Ama bu konuda tartışmasız kanıtlar elde etmek mümkün olmadı.

Sonuçta Siyonist “tek kavim-tek halk-tek ulus” iddiasına birçok redler yapıldı. Bizzat Yahudi entelektüel ve araştırmacılarca da yapılan bu redlere son örnek olarak Shlomo Sand’ın “Yahudi Kavmi Ne Zaman ve Nasıl İcad Edildi” (When and How the Jewish People Was Invented) adlı araştırması örnek gösterilebilir. Hz. Musa’nın Müslümanların da peygamberi sayılması ve Yahudilerin bir ümmet olarak Kuran’da anılması nedeniyle konu Müslüman araştırmacılar nezdinde de önem kazanmaktadır. Araştırmacı yazar İhsan Eliaçık, birçok yazısı ve hazırladığı Kuran tefsirinde konuyu etraflıca incelemiş ve alışılageldik görüşlerin dışında çok ilginç sonuçlara varmıştır. Şimdi bu ve diğer kaynaklardan beslenerek biz de kimi tespitlerimizi tartışmaya açmak istiyoruz.

Devamını oku

Paris’in Orta Yeri Notre Dame-I

Alaattin Diker yazdı…

thumbnail_Notre Dame kapısı önünde.jpg

Uzun bir süre sırada bekledikten sonra Notre Dame Katedrali‘ne girebildik. Haşmetli bir kapıdan içeri girerken aklıma ne Anthony Quinn‘in başrol oynadığı Hollywood yapımı sinema filmi ne de çocuklarımla izlediğim Walt Disney yapımı çizgi film geldi. Anlaşılmaz şekilde birden, bu kilisede cereyan etmiş, iki ayrı olayı hatırladım. İlki ölümle, ikincisi tutuklama ile sonuçlanmıştı…

21 Mayıs 2013 tarihinde aşırı sağ görüşlü yazar Dominique Venner; ”Tembel ruhları karanlık uykularından uyandırmak” için bu Katedral’in içinde intihar eder. Kastettiği tembel ruhlar Avrupa çökerken seyirci kalan aydınlardır. İleri sürdüğü gerekçe ise çok farklı. O yıl yüzbinlerce insanı Paris sokaklarına döken, ‘eşcinsel’ evlilikleri yasaklayan yasanın iptal edilmesidir. Ölümünden hemen önce yazdığı son kitap ‘Batılı Samuray’ı dikkate alırsak yazarın başka bir amacı olduğundan kuşku duyabiliriz. Son kitabına göre; Venner‘in dünya görüşünün ve siyasal bakışının özeti şudur: Avrupa sonu belirsiz bir ‘kış uykusuna’ yatmıştır! Tarih ve kimlik köklerinden kopmuş bir Avrupa iç ve dış ‘düşmanlar’ ile boğuşmaktadır. Büyük nüfus göçü yüzünden Avrupalılar kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşeceklerdir!

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: