Modernleşen Türk Kadını ve Sol Siyaset

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

türk kadın

Cumhûriyyet modernleşmesinin öncü unsuru olmasa da öne çıkan unsuru kadındır. Zîrâ kadın cumhûriyyetle beraber toplumsal hayâtın aktif bir öznesi hâline dönüşmüştür. Osmanlı’nın son döneminde kadının çalışma ve sosyal hayâtta görülmeye başlaması, cumhûriyyet idâresiyle birlikte yerini yoğunluklu bir kadın istihdâmına bırakmış ve kadın ilerleyen zaman içinde hızlı bir sıçrama yapmıştır. Süreç içerisinde kadının toplumsal hayattaki yeri, modernleşme açısından olumlu bir seyir takîb ederek ciddî bir gelişme göstermiştir.

Gelişmeler hep modernleşmenin lehine olmuş, modernlik gelenek karşısında dâimâ yeni mevziler kazanmış, toplumsal hayât ve kadın erkek ilişkileri açısından eskiden geçerli olan tabu ve kısıtlamalar aşılarak kadının özgürlük alanı sürekli genişlemiş, buna paralel olarak mahremiyyet alanı ise gittikçe daralmıştır. Bilhâssa muhafazakâr Türk kadını bu süreçten fazlasıyla etkilenmiştir. Sol siyâset ise bu gerçeği nedense bir türlü görememiştir. Hattâ bu zihniyet “Türkiye İran olur mu?” endişesini dile getirerek; “Tehlikenin farkında mısınız?” türünden temelsiz ve gülünç sloganlar üretmiştir. Bugüne kadar sosyolojiye, sağa nispetle daha fazla vurgu yaptığı düşünülen sol fikriyyât, bu konudaki gelişmeleri sosyolojik değil de ideolojik gözlükle okumayı tercîh etmiştir. Bu da tabîatiyle meseleye yanlış teşhîs koyulması neticesini doğurmuştur.

Read more

Hz. Osman’ı Farklı Okumak

Muaz Ergü yazdı…

 

İnsanlar genel olarak kafa konforlarının bozulmasını istemezler. Aynı zamanda ezberlerinin bozulmasını da…  Kafa konforunu bozacak, doğru bildikleri yanlışları düzeltecek bilgilerden, kitaplardan, sohbetlerden mümkün olduğunca uzak dururlar. Ezber bozacak her şeyden de… Gerçeklerden ziyade efsaneler, abartılar daha çok ilgi çeker. Tarihin üzerini yoğun bir sis perdesiyle örtmek ve buradan gizemli anlatılar devşirmek, hakikati aramak yerine bu gizemlerin peşine düşmek her zaman insanın daha çok hoşuna gider. Tarihte ya dokunulmaz, günahsız kahramanlar vardır ya da her türlü pisliğe boğazına kadar batmış düşmanlar… İşte bu nedenler dolayısıyla tarihten yeterince ders alınmaz ve vakıalar sürekli tekerrür eder durur.

Mehmet Azimli ‘Dört Halifeyi Farklı Okumak’ üst başlığı altında Peygamberimizin vefatından sonraki dört halife dönemini ele alıyor. Azimli’nin kitapları genel olarak kafa konforumuzu, ezberlerimizi bozacak cinsten. Geleneksel tortularla üzeri örtülmüş gerçeklerin peşinde… Dört Halife Dönemi serisinin III. kitabı III. Halife Hz. Osman’ı ve dönemini anlatıyor. Yazar bu serinin en zor yazılan kitabının Hz. Osman’ı anlatan kitap olduğunu belirtiyor. Evet, gerçekten zor bir dönem. Bu zor dönemi tahlil etmek, anlamlandırmak daha da zor. İslam dünyasındaki ideolojik ayrışmalara, siyasi taraftarlıklara zemin teşkil eden vakıalar bu dönemde su yüzüne çıkıyor. İnsanların içinde birikmiş olan öfke patlaması bu döneme denk geliyor. Bir yanda Müslümanların maddi alanda güçlendikleri, zenginleştikleri gerçeği varken diğer yanda ana ilkelerden, peygamberin örnekliğinden uzaklaşıldığı, dünyevileşmenin arttığı, statükocu bir yapının oluşmaya başladığı görülür. Bu dönemdeki tartışmaların uzantısı olarak birçok siyasi/ideolojik grup ortaya çıkıyor. İnançtan daha ziyade siyaset insanların hayatını yönlendirir hale geliyor. Siyasi, ekonomik her türlü plan piyasaya sürülüyor. Bu dönemdeki tartışmaların uzantısı olarak ortaya çıkan Şii ve Sunni literatür kendi düşünce dünyalarına göre bir Hz. Osman imgesi oluşturuyorlar ve bunu gerçek kabul ediyorlar. Şiiler Hz. Osman dönemine ve bu dönemin uzantısı Emevilere karşı çok olumsuz bir bakışa sahipler. Bütün vakıalar fanatik bir zihinle Hz. Osman ve Emeviler aleyhine değerlendiriyor. Gayet olumsuz bir algı söz konusu. Olumsuz algıya abartılı yorumlar da eşlik ediyor. Hz. Osman ve dönemini ayaklar altına alıp çiğneyen Şii anlayışın karşısında yer alan Sunni anlayış canla, başla Hz. Osman’ı savunma derdinde. Sahabeyi eleştirme ve o dönemlerin tenkit edilmesi neredeyse dinden çıkmakla eş değer tutuluyor. Mehmet Azimli Sunni dünyanın sahabeyi kollama amacıyla İbn Sebe adında bir şahıs üreterek bütün dümenleri bu şahsın çevirdiği görüşünü ortaya attığını, Hz. Peygamber’in dilinden rivayetler uydurulduğunu belirtiyor. Yani sanal bir kişilik günah keçisi olarak tedavüle sürülüyor ve böylelikle gerçek sorumluluk sahipleri kurtarılmış oluyor.

Read more

İdeolojilerin Esir Aldığı İslam

Gürgün Karaman yazdı…

eşari

Hz. Peygamberin vefatıyla ortaya çıkan boşluk, daha naaşı yerdeyken Beni Sakife’de iktidar tartışmaları başlamış ve bu durum Sıffın, Cemel ve Nehrevan savaşlarında zirveye ulaşmıştı. Kadim, Abbasoğlulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki çekişme İslam’ın bazen çok keskin, bazen de yavaş yavaş ikincil olarak ideolojik siyasallaşmasına sebep olmuştur. Dört Halife dönemindeki çalkantılar, sonraki dönemlerin çatışmacı zeminini hazırlamıştır. Dört Halife’den –Hz. Ebubekir hariç- üçü de şehit edilmiştir. Hz. Ali ile beraber bu ideolojileştirme süreci daha da derinlere kök salmaya başlamıştır. Hz. Ali’nin şehit edilmesi ve Kerbela Faciası ile birlikte politik olan, İslam’ı artık esir almış ve geriye ideolojik saltanatçılığın tahkimi için herhangi bir direniş mekanizması kalmamıştır.

kerebe

Read more

Modern Zamanlarda Din

Veysel Karataş yazdı…

dinler

“Almanya için dinin eleştirisi ekseriyetle tamamlanmıştır ve Almanya’da din eleştirisi bütün eleştirilerin öncülüdür”…

“Din dışı eleştirinin temeli şudur: İnsan dini inşa eder, din insanı değil. Başka bir deyişle, din henüz kendini bulamamış veya zaten kendini tekrar kaybetmiş insanın öz-bilinci,öz hissiyatıdır”….

“Dinsel ızdırap aynı zamaanda gerçek (reel) ızdırabın bir ifadesi, gerçek ızdıraba karşı bir protestodur.Din bastırılmış varlığın müşahadesi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, tıpkı ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi. Din insanın afyonudur”…

 (K.Marx. Hegel’in Hukuk Felsefesini eleştiriye Katkı)

Din bir illüzyondur. Aldatıcı bir güneştir. Din, insanın kendine yabancılaşmasının modernlik öncesi halidir. Bu yabancılaşma doğa ile başladı. Yabancılaşma daha sonra soyut ve üstün insanın vasıflarını kendinde toplayan tek tanrıya dönüştü. Din (tanrı) bir yabancılaşmadır. Yabancılaşma modern dönemlerde (burjuva toplumunda) insanın kendisi tarafından yaratılan ekonomik koşullar ve üretim araçlarına dönüştü. İnsan var etti ama var ettiği şey, kendisinden daha üstün bir güçmüş gibi yine kendisine hükmediyor. Devleti de insan yarattı ama sonra devletin kölesi oldu. Tıpkı emeğin kölesi olduğu gibi. Tıpkı üretim ilişkilerini yaratıp yine üretim ilişkilerinin kölesi olduğu gibi…

Başa dönecek olursak “Almanya için dinin eleştirisi ekseriyetle tamamlanmıştır ve Almanya’da din eleştirisi bütün eleştirilerin öncülüdür”… Aynı yüzyılda bir başka Alman, Almanya sokaklarında “Tanrı Öldü Duymadınız mı?” diye isyan edecek… Sonra başkaları bu konuyu işlemeye devam edecek. Durkheim, dine ait her ne varsa iptidai bir yaşamın kalıntıları olarak görecek. Çok sonra Berger bu olguyu, Batı toplumlarının üzerindeki kutsal kubbenin çökmesi şeklinde ifadelendirecek.

Read more

Ve Nietzsche Ağladı!

Alaattin Diker yazdı…

viy (3)

Ey sevgili şehir!

Yeryüzünün en yaşanabilir şehri ilan edilirsen eğer, o karar beni şaşırtmaz asla. Güzel ve eski, cömertçe dekore edilmiş binalar, rüya gibi meydanlar ve nostaljik kahvelerinle senin kısmen büyüleyici ve biraz da düşmanca tavrın her ziyaretimde kanıma dokunur. Bu yaklaşımını doğana bağlar, sürekli bağışlarım seni…

Bestekar Gustav Mahler, “Dünya batacak olursa, kesin Viyana‘ya yerleşeceğim, çünkü burası her şeyin elli yıl sonra gerçekleştiği yer” dermiş. Viyana sokaklarını ilk defa keşfettiğimde, zamanın daha yavaş aktığını, gölgelerin daha uzun seyrettiğini düşünmüşümdür. Avusturya‘ya yerleşmiş Türkler bile Almanyalı Türklerin 50 yıl gerisinden koşuyorlardı! Başka hiçbir yerde görmediğim yapılar, çarşılar, sokaklar ve kahvelerin ile geç tanıştığım için üzgünüm. Ama her yeni gelişme hiç yaşamamış olmaktan iyidir! Geç ama hoş oldu, diyerek kendimi avutabilirim çünkü.

Read more

Hikmet Kıvılcımlı-Türkler ve Tevhid

Lütfi Bergen yazdı…

hikmet

Hikmet Kıvılcımlı, Neşrî’nin anlatımına dayanarak “Bir de bakıyoruz, anasından doğar doğmaz Müslüman olan harika bir çocuk dünyaya geliyor” (Kıvılcımlı, 1994: 23) diyerek onun Oğuz Destanı‘nda da ifade edilen “üç günlük bebek iken annesini tevhide çağıran” misyonuna işaret eder.

Bir başka yerde yine Neşrî’ye atıfta bulunarak Oğuz, İbrahim zamanında idi; O’na iman getirmişti” (Kıvılcımlı, 1994: 24) ifadesini de nakleder.

Böylece Oğuz, bir yerde Hz. İsa‘nın beşikte tevhidi beyan etmesiyle benzeştirilir, başka yerde de hanif olan Hz. İbrahim‘in tebliğiyle İslâm’ı kabul ettiği ifade edilir.

Ancak Kıvılcımlı‘nın “Oğuz Kağan” hakkındaki görüşü Oğuz‘un bir şahsiyet olmadığı, bir örgütlenme biçimi adlandırması olduğu yönündedir.

Neşrî‘nin Türk tarihini Nuh oğlu Yafes ile başlattığını, fakat başka bir yerde Bulcas ile başlatıp, o ölünce yerine Zib Bakuy‘ın geçtiğine işaret eder. Zib Bakuy‘un da 4 oğlu vardır: Kara Han, Or Han, Güz Han, Gür Han (Kıvılcımlı, 1994: 23).

Read more

Adana’da Bir Vaha…

Muaz Ergü yazdı…

adananana.jpg

Modern zamanlarda hayat hızla akan bir ırmağa benziyor. Çok hızlı… Yaşam alanımıza giren her şey bu hızlı ritme göre dizayn ediliyor. Yaşadığımız mekânlar, sohbetimiz, yalnızlığımız, yememiz, içmemiz, dinlenmemiz… Hızlı hareket etmezsek sanki kaybolacakmışız gibi. Bu hızın içinde birçok ayrıntıyı göremiyoruz. Her gün yanı başından geçip gittiğimiz onca güzelliğin, değerin farkında bile değiliz. Makine gibi, programlandığımız ne varsa onu görebiliyoruz. Bize öğretilen ve gösterilen neyse onu…  Hızla geçiyor her şey gözümüzün önünden ve biz hızla geçiyoruz her bir şeyin yanından.

Yaşadığımız şehirlerde hayatın hengâmesinden bizi birazcık da olsa çıkaracak, tabiri caizse ruhumuza nefes aldıracak mekânların varlığından neredeyse habersiziz. Varsa yoksa işyerleri, alışveriş merkezleri, eğlence mekânları… İnsanı mekanik bir varlık alanına hapseden, bir vitrin nesnesine dönüştüren modern mekânlar. İnsanları gürültünün patırtının içinde kaybeden yerler. İnsanı kendi olmaktan, düşünmekten alıkoyan…

Read more