Bir Gün Mutlaka…

Hasan Boynukara yazdı…

ölüm.jpg

Anlatmadım değil mi? Oysa söz vermiştim size. Sonra da, ahı gitmiş vahı kalmış bir adamın hikâyesini kim dinler dedim kendi kendime, erteledim. Sonra yine düşündüm ki, kimse merak etmese de olur, en azından kördüğüm olmuş kelimelerden, bütün gün hırlaşan acabalardan kurtulmuş olurum. Biraz da unutkanlık var tabi. Bunu başkası söyleyince canım sıkılıyor. Hani kendi kendimize bir sürü şey söyleriz, aptal, salak falan filan gibi ama birisi salak dediğinde misliyle karşılık veririz ya, işte öyle. Biraz da kendimi hala dinç ve zinde hissediyorum ya, ondan. Hissediyordum mu, deseydim. Aman aman şimdiki gereksiz psikolojik çözümlemelere girmeyeyim. Fakültedeyken seçmeli psikoloji dersi almıştım, bir süre milletin başına psikolog kesilmiştim. Hatta bir keresinde bu yüzden ciddi bir sıkıntı da yaşamıştım ama bunu başka bir zaman anlatırım. Çok ilginç bir hikâye gerçekten. Tabii fırsat bulabilirsem!

Hay Allah! Ne diyeceğimi unuttum. Şimdi hanım olsa “kabul et artık yaşlandın hacı” derdi. Benim gibi hacca gitmeden hacı olanlar da var. Ne hoş değil mi? Aslında gideyim diye sürekli hatırlatmaktı onunki. Bundan sonra biraz zor. Yakın zamanlara kadar gayet iyiydim. Artık göze alabilir miyim, bilmiyorum.

sinirli

İlyas‘a uğradım geçenlerde. Şuramda ağrı var, yürürken şöyle oluyor, sabah kalkarken böyle oluyor gibi saçma sapan, gereksiz bir sürü şey söyledi. Yaşlılara nasılsın demeye gör, iki saat anlatırlar. Çok şükür ben öyle değilim. Neyse karşılaştığımız o günden beri, durduk yerde, sağımda solumda oramda buramda ağrılar var gibi hissediyorum. Zaman zaman uğradığım bir doktor var, hasta olduğum için değil, kontrol gibi bir şey. Bu nedensiz ağrılar ortaya çıkınca, bir uğrayayım dedim.

İdris iyi bir doktor, öyle diyorlar. Kapıyı çaldım, beklemeden girdim içeri, sekreter kız da engel olmak istemiş de olamamış görünmek için beni takip etti, hatta kolumdan çekti. İdris, “amca az bekle” dedi. Bekledim. Sekreter yüz ifadesi ve gözleriyle “seni gidi huysuz” der gibi baktı. Ben böyle şeyleri anında anlarım. Boşuna almadık o seçmeli dersi. Belki de kuruntuydu. Ama kuruntuysa ikide bir dönüp ekşi ekşi bakması neydi? Hatta arada bir “seni yaramaz, yaşlı bunak” bakışı neydi? Bir iki baktım sekreterin yüzüne, tam aklıma gençliğim gelmişti ki, İdris, “buyur hacım” dedi. Bizim hanım da, hacı olmadığım halde hacı derdi, dedim İdris‘e. Demek ki nasip değilmiş dedi, laf olsun torba dolsun kabilinden.

image-1-25

-Neyin var Halim amca?

-Her tarafım ağrıyor sanki.

-Belinde, ayaklarında, boynunda…

-Yok yok oralarda bir sıkıntım yok.

-Dalak böbrek bağırsak…

-Hiç sorunum yok.

-Yeme içme boşaltma…

-Saydıklarının hiç biri yok.

-E o zaman?

-Bütün vücuduma yayılan bir ağrı var, ama tam olarak şurada var diyemiyorum.

-O zaman yorgunluk hissediyorsun. Biraz keyifsizlik, biraz halsizlik gibi mi?

Tam da dediği gibiydi. Herkesin yaşlı olduğu ve üç beş günde bir, birinin göçüp gittiği yerde yaşıyorsanız, başlangıçta tepkisiz kalırsınız. Sonra biraz uzun yaşadığınızda, ilk geldiğinizde tanıdığınız yüzlerin azaldığını farkedersiniz. Dışarıya pek yansıtmadığınız bir tedirginlik hissetmeye başlarsınız, sonra hafif bir korkuya kapılırsınız. Yani benimki tam böyle değildi tabii. Ama galiba birlikte aynı mekânı, bahçeyi vs. paylaştığımız insanların genel ruh hali böyleydi. Yani konuştuklarım benzer şeyler söylüyorlardı. Doktorun sorduğu son soruya cevap vermek yerine aklımdan yıldırım hızıyla bunlar geçti.

yaşlı

-Neye dalıp gittin Halim amca, hayırdır, aklına sevdiğin falan mı geldi (Şu yaşlılara çocuk muamelesi yapmaları yok mu, sinir ediyor beni.)

-Sana bir şey söyleyeceğim. Bazen bir şeye takılıp kalıyorum. Aynı şeyi tekrar tekrar yaşıyorum (Doktorun ne diyeceğini biliyordum, mahsus soruyordum. Kesin obsesyon diyecek, dedim)

-Takıntı bu (Demiştim zaten. Ben de böylece onunla dalga geçtim işte). Bizim Dr. Hayri‘ye bir görün istersen. Belki ilaç verir. Rahatlarsın.

-Gidersem verir ama nah giderim!

-Ne dedin?

-Bi ara giderim dedim.

İnsanlar yaşlanınca etnik dini ekonomik ayrımlar giderek yok olmaya başlar, büyük ölçüde yani (Ya kafirler? Şimdi soru mu bu?) Hepsi tek kategoride yazılıp çizilir; yaşlı. Birine kulağım ağrıyor dersiniz, ya da boynum her neyse, cevap hep aynıdır: yaşlılık amca yaşlılık. Sanki gençlerin boynu ağrımaz, beli ağrımaz.

Bazen aklıma ne geliyor biliyor musunuz? Yaşlı genç hepimiz Cengiz Dağcı‘nın Tutunamayanları gibiyiz (Cengiz Dağcı değil). Pardon Cengiz Aytmatov‘un (o da degil) her ne zıkkımsa işte onun romanlarındakiler gibiyiz. Her yaşta bir şeylere tutunmaya çalışırız. Her seferinde elimizden kayıp gider tuttuğumuz, tutunduklarımız. Şimdi hanım olsa, yine saçmalamaya başladın, sen niye bir doktora görünmüyorsun, derdi. Canı rahmet istedi. En son tartıştığımız konu geldi aklıma. Atmış sekiz yaşındayım dedim, o ısrarla altmış dokuz dedi. Tam on sene geçmiş aradan. Bir de şunu söyleyeyim, son zamanlarda iki üç günde bir kapıdan bakıp bakıp, kayboluyor. Şimdi deli doktoruna söylesem bunu, dalga geçer, “hacı teyze seni çağırıyor” der, densiz adam. Gider miyim hiç! O kadarını söylemeyi biz de biliyoruz.

Daha çok şey var anlatacak ama, sabrınızı zorlamak istemem. Hadi bugünlük aklıma takılan bir soruyu sorup bitireyim (oysa bazı hikâyeler hiç bitmesin isteriz); insan ölünce ruhlar nereye gider ya da nerede bekler acaba?

ölümmmmmm

Hasan BOYNUKARA

One Comment on “Bir Gün Mutlaka…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: