Her Aşkın Bir Şarkısı Var. Rodos’unki Beyaz Gül

Alaattin Diker Rodos Adasını yazdı. Tarihin loş koridorlarında yürüyerek ve okuyucuyu yürüterek…

thumbnail_Çarşı akşam3

Louis de Bernieres‘in ”Captain Corelli’s Mandolin” isimli romanından beyaz perdeye aktarılan hüzün ve keyif dolu sinema filmini izledikten sonra Rodos’a gitmeye karar verdiğimizi öncelikle belirtmeliyim. Filmin hikayesi II. Dünya Savaşı sırasında bir Ege adasının İtalyan ve Alman birlikler tarafından işgali ve o işgal sırasında bir Yunanlı kız, Pelagia ile İtalyan bir yüzbaşı, Corelli arasında filizlenen aşk etrafında gelişiyor. İngiliz yazar, Tolstoy geleneğinden geliyor; ve romandaki insaniyet anlayışı ve halkın yaşam tarzı bir Egeli olarak bizi oldukça etkilemişti. Gerçi Kanuni Sultan Süleyman‘ın 1522’de Rodos adasını fethettiğini, yüzlerce yıl devam eden Osmanlı hakimiyetinin izleri ile Osmanlı eserlerinin bulunduğunu hepimiz okul sıralarında öğrenir ya da okuruz. Özellikle Cem Sultan vakası pek çoğumuzun içini burkar. (Cem Sultan ve Rodos Şovalyeleri meselesini sonra yazacağım. Rodos’da kaldığı evi arayıp bulduk!)

Rodos‘a ulaşım zor değil. Yaz aylarında Marmaris ve Fethiye‘den sürekli turlar düzenleniyor. Biz eşimin memleketine yakın olması sebebiyle Fethiye’yi tercih ettik. Amacımız deniz ve kum olmadığı için vaktimizin neredeyse tamamını Eski Şehir’e ayırdık. Zaten 400 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalan adada değişik zamanlarda inşa edilen sayısız cami, medrese, hamam, türbe, kütüphane ve birçok çeşme bu alanda toplanmış vaziyettedir. Eski kent evleri, taş sokakları, surları, savunma sistemi ve kent kapılarıyla son derece iyi korunmuş bir altyapıya sahiptir.

thumbnail_kale3

Limana girerken, Rodos Kalesinin bütün ihtişamı gözümüzün önüne serildi. Ama kent, azametli kale duvarları ve gösterişli kent kapılarının üzerinden taşar; limana girdiğinizde de size kırmızı damları, ağaçları, çan kuleleri, kubbeleri ve zarif minareleriyle enfes bir göz ziyafeti sunar. Ortaçağ kenti özellikleriyle UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alır. Eski bir Osmanlı şehrini uzaktan izlemek ve rüzgarın getirdiği mazi kokusunu içinize çekmek ayrı bir çoşkudur. Gemiden iner inmez kendimizi, heyecanla Rodos sokaklarına attık. Sokakların dar olduğu ve evlerin birbiriyle iç içe olduğunu gözlemledik. Binaların balkon ve pencerelerinde, dışarıyı gören, ancak içeriyi göstermeyen tahta panjurlar ince bir zevkin eseri olmalıydı. Rodos’un taş sokaklarında dolaşmaya başladığınızda, bu mahallelerin büyük kısmının 50 yıl önce Türk mahalle ve çarşıları olduğunu bilerek göz atın etrafınıza..

Mandraki Limanı girişini bronzdan bir dişi diğeri erkek iki geyik heykeli süslüyor. Limanın sağ tarafındaki yüksek burunda Ortaçağdan kalma üç yel değirmeni mevcut. Liman civarında, 1912-1944  İtalyan işgal yıllarında yapılan tüm binaların, tam anlamıyla İtalyan mimarisini yansıttığını gördük. Sahil boyunca uzanan bu zarif binalar; şimdi mahkeme, postane, belediye, karakol, tiyatro olarak kamu hizmeti veriyorlar.

thumbnail_kale2

Limandan yukarı doğru çıkarken Tavernaların önünden geçtik. Hisarın dışında kalan bu çarşı ‘Neo Agora‘ olarak biliniyor. Arap turist olduğumuzu düşünen genç garson Arapça olarak sabahın köründe içkili mekana buyur etti. Atlattık, ama Türk olduğumuzu da söylemeden edemedik. Sonradan Arnavut kökenli Yunan vatandaşı olduğunu öğrendiğimiz çırak heyecanla ”Patronum da Türk, hemen çağırayım onu” diye koştu gitti yanımızdan. Arkasından ‘Öğlen üzeri tekrar uğrarız‘ diyerek seslendik ama duymadığını anladık. Henüz 5 dakika geçmemişti ki, bir sonraki ara sokakta ‘kızıl saçlı, karga burunlu‘ bir kişi önümüze çıka geldi. Çırak gelişimizi haber vermiş demek! Biraz önce gördüğümüz çırak ve yanında bir adam hızla yanımıza yaklaşırken, uzaktan yoğun içki kokusu bize ulaştı. Eşim ve kızım irkilerek geri çekildiler. Adam geldi, başka bir söze fırsat vermeden, bana sarıldı. ‘Türküm‘ dedi. Tipine bakılırsa Girit’in müslümanlaşmış yerlisi olabilirdi ancak. Büyük olasılıkla, Sultan Abdülhamit zamanında Girit’den sürülen ve sonra Rodos’a yerleştirilen müslüman nüfustan biri. Ama Balkan ülkelerinde de islamı kabul etmiş herkes Türk addedildiği için fazla yadırgamadım. Ayaküstü sohbetimizde Bodrum’dan evli olmasını da zikretti. Akşam yemeğine çağırdı Taverna’ya. Ancak yorgunluktan uğrayamadık.

Sur içinde Osmanlı döneminden kalma bir dizi ihtişamlı bina var. Kentin en canlı noktalarında yer alan Süleymaniye, İbrahim Paşa, Mustafa Paşa, Recep Paşa (restore ediliyor şimdi) Camileri, Şer’iye Mahkemesi, Üstad-ı Azam Sarayı’nın karşısındaki gösterişli Türk Okulu ilk aklıma gelenler. Bölge iki ana kısımdan oluşuyor. Collachium, yani Üstad-ı Azam Sarayı’nın da bulunduğu, Socratous Caddesi’nin kuzey kısmı, şövalyelerin yaşadığı bölümdür ve güney kesim Bourgou ise askerlerin yaşadığı bölüm imiş zamanında. Old Town’ın en işlek ve güzide noktası Sokratus’un tepesinde bulunuyor Süleymaniye Camii. Aynı noktada, caminin karşısında, Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’ni gezebilirsiniz.  İlkin bir ‘imaret‘ olarak inşa edilen kütüphane AB fonları ile restore edilmiş durumda ve bünyesinde 2000 yazma eser bulunduruyor. Kütüphanenin yanındaki Rodos’un sembolü sayılan saat kulesi, Kanuni zamanında yapılmış. Tabii ki hala kusursuz çalışıyor. Adı artık Bizans Kulesi. Bitişiğindeki imarethane de şimdi sanat galerisi olarak işletiliyor. Benzer bir durumu Murat Reis Türbesi’nin de içinde bulunduğu mezarlık alanını işgal eden ‘Rodos Müzik ve Sanat Evi‘ kurgusunda da göreceğiz…

thumbnail_rodos süleyman camii3

Kalenin dışı da içi de muazzam. Uzunluğu 4 km’yi bulan surlar sapasağlam ayakta duruyor. Evliya Çelebi Rodos Kalesini: “Dünyayı dolaştım, böylesini görmedim” diyerek tarif etmiş. Gerçekten öyle! Bu muhteşem yapıyı Osmanlı fetihten sonra tamir ve tahkim etmiş. İç içe surlar şeklinde yapılan kalenin hendekleri de saldırılara karşı düşünülmüş. 11 giriş kapısı olan sur içine, Eski Şehir (old town) deniliyor. Dolaştığımız kale surları içinde bol miktarda tarihi top güllelerini günümüzde de görmek mümkün.

Rodos Kalesinin içinde, 200 sokak  mevcut olup, 4 bin civarında insan ikamet etmektedir. Geçmişte konut olarak veya başka amaçlarla kullanılan kale içi binaların alt katlarının tamamı ve kısmen üst katları, turizme açılarak işyeri haline getirilmiş. Yüzlerce dükkanın olduğu kale içinde gezerken, tarihin derinliklerinde geziyor hissi duyarak dolaşıyor ve ilk başarısız Rodos kuşatmasını hatırlıyoruz(1481).

thumbnail_rodos hafız ahmet ağa kütüphanesi1

Çifte şerefeli minaresini uzaktan gördüğümüz Kanuni’nin Rodos’u almasının anısına inşa edilmiş zarif Süleyman Camisi‘ne yöneliyoruz. Çarşıya hâkim Saray’ın yanında ne kadar yıkık dökük olsa da dimdik duruyor! Muhteşem mimarisi onu yok etmeye çalışanları utandırıyor. Caminin giriş kapıları zincirli ve kilitli olduğundan içine giremiyoruz. Hem Süleyman Camisine hem de aynı sokağı paylaşan Hafız İbrahim Ağa Kütüphanesi‘ne(1793) dışarıdan mahsun mahsun bakıyoruz.  Namık Kemal, sürgün sırasında bu kütüphanede çalışmış. Hiçbir tanıtıcı bilgi olmayan caminin kapısının yanı sıra, bahçe dışında bulunan şadırvanın zincirle bağlandığını görmek içimizi hepten burkuyor. Süleymaniye Camisi’nin yanındaki medresenin temellerinde Bizans ve Roma devri eserleri arıyor arkeologlar! Burası İtalyalar dönemi dahil adada yaşayan Müslüman Türk çocuklarının Türkçe eğitim gördüğü yermiş. 1972 yılında kapatılan toplam 6 Türk okulundan biri. Avrupa Birliği üyesi olan Yunanlılar adada AB müktesebatını uygulamamakta ayak diretiyorlar. Ama bahçesinde dikili asırlık selvi ve çınar ağaçlarının bizimle İstanbul’daki nazlı kardeşlerine bin selam gönderdiğine eminim. Pargalı İbrahim Paşa, Mısır’a giderken Rodos’a uğrayıp Kanuni’nin “Ferman-ı Padişahi”sini yerine getirmek için adada yaptırdığı iki camiden birisi olan Süleymaniye Camii bir zamanlar Rodos’daki mekanlar içinde en görkemlisiymiş.

Hemen yanıbaşında duran ve külliye olduğunu düşündüğüm yıkık yapıya yöneliyorum. Büyük kısmı çökmüş, harabelik bir alana dönmüş bu kalıntının resmini çekerken sanki yıkılan bendim. Burayı incelerken, 100 metre kadar ileride, kısa minaresi ve küçük kubbeli bir mescid olduğunu haykıran yeni bir yapı fark ettim. Bu mescidin kiliseye çevrilmiş olduğunu, kubbesindeki haçtan anladım. Kısa minareli, küçük kubbeli diye tanımladığım ve kiliseye çevrilmiş bina geçmişte Muradiye Camii olarak anılıyormuş.

thumbnail_İbrahim paşa camii

Her şeye rağmen buradaki Türkler; Türk kültürünü ve İslamiyeti unutmamışlar. Süleymaniye Külliyesi çevresinde Türklerin işlettiği dükkanları kısa bir ziyaret ediyoruz. Eski gelenekleri yaşatmak için uğraştıklarını söylüyorlar. Toplu katılımla gerçekleştirdikleri iki törenleri var(mış). Bunlardan ilki hıdrellez. Mayıs ayında eski adı ile Zümbüllü yeni adıyla Rodini Park’ta hıdrellezi kutluyorlar. İkincisi ise Kadir Gecesi. Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’ndeki 999 taneli Hicaz tespihinin saklandığı sandukadan çıkarılması ve cemaat tarafından kütüphanede çekilmesiyle tören başlıyor. İkinci aşama yine kütüphanede ipek mendiller arasında saklanan sakal-ı şerifin törenle çıkarılıp İbrahim Paşa Camii’ne getirilmesi. Ardından cemaat sakal-ı şerifi ziyaret ediyor ve mevlit okunuyor. Tabii sünnet düğünlerini de unutmamak lazım.

thumbnail_İbrahim paşa camii Şadırvan

Sur içinde gezerken bol bol asırlık ağaçlar göreceksiniz. Eski evler ile yeşil renk otantik bir bütünlük oluşturmuş. Dar sokaklardaki küçük küçük dükkanların arasından geçerken, kubbeli  ve tepesinde hilale benzer işaret bulunan bir başka bina daha ilgimizi çekti. Bir sokağın tam köşesindeki (avlusu ve minaresi yoktu) bu binanın kilitli, demir parmaklıklı dış kapısından içerdeki  kirlenmiş levhayı zar zor okuduğumda, buranında da eskiden bir cami olduğunu (Kanduri Camisi) ve diğer camiler gibi kapalı tutulduğunu anladım. Sokağın diğer köşesinde, muslukları sökülmüş, kaderine terk edilmiş olan Şadırvan acaba böyle bir istikbal hayal etmiş midir? derken içim sızlıyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yıllar önceki Ayvalık seyahatimi hatırladım yürürken. Anahtarı kendisine teslim edilmiş Kilise’nin acıklı durumuna üzülen Rum bir teyze Amerikalı turistlere yarım yamalak yakınıyordu. Sonra yanına gittim ve dedim ki:”Teyzeciğim biz, Rumlar ve Türkler, birbirimize ne kadar çok benziyoruz! Batı Trakya’yı ziyaret ettiğimde yıkılan ve tamir edilmeyen Camiler gördüm. Şimdi ise yıkılmakta olan bir Kilise.” Siyaset oyunlarından habersiz teyze Kilise’nin kapısını kilitleyip, şaşkın bir halde hızla yanımızdan uzaklaşmıştı…

Devam edecek…

Alaattin DİKER

One Comment on “Her Aşkın Bir Şarkısı Var. Rodos’unki Beyaz Gül

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s