28 Şubat El Ezherliler İçin Devam Ediyor

Güngör Gökdağ yazdı…

2888888888888888

28 Şubat’ın üzerinden tam 22 yıl geçti. Aradan geçen bunca yıl, ne bu sürecin mağdurlarının izini silebildi, ne de 28 Şubat tarihinin kara lekesini ortadan kaldırabildi.

Yapılan postmodern darbe ile ülke gerildi, toplumun pek çok kesimi incitildi. Başörtülüler, YAŞzedeler ve kamudan atılanlar başta olmak üzere dini hassasiyeti olan herkes süreçten etkilendi.

Cuntacı zorbaların postal gölgesi altında, İslami kimliklerinden dolayı acımadan harcadıkları bir kesim ise, bu zamana kadar haklarının iadesini bir türlü alamadı. Onlar için 28 Şubat süreci hâlâ daha sona ermedi.

Darbe mağduru bu kesim, 28 Şubat’ın artçılarını iliklerine kadar hep hissetti.

Mağdur olan bu kesim yurtdışında ilahiyat eğitimi alarak, diploma denklikleri iptal edilen eğitimli ve nitelikli bir kesim.

Bu kesimin de kâhir ekseriyetini El Ezher mezunları teşkil etmekte, iade-i itibar ile mağduriyetlerinin giderilmesini ivedilikli bir şekilde beklemektedir.

Read more

28 Şubat Bitti Mi

Vehbi Başer’in geçen yıl yazdığı 28 Şubat yazısını yeniden dikkatlerinize sunuyoruz…

28 Şubat 1997, 
21 yıl olmuş
Şunun şurasında kaldı 979 yıl; sayılı yıllar çabuk geçer; “biter inşaallah”…

Bir yıl önce bu paylaşıma gelen 101 tepkiden otuz ikisi kahkaha olmuş.

288888.jpg

Org. Kıvrıkoğlu, 28 Şubat’ın bitip bitmediğini soran gazeteciye “bitmedi, bin yıl sürecek” demişti. Sorunun gerekçesi kadar, cevabın mantıkı da “Türkiye ironisi” denebilecek puzzle’ın parçalarıdır.

Görünüşte, 28 Şubat, daha çok erken bir dönemde, bu hareketi organize eden “Batı Çalışma Grubu” adındaki cuntanın dağıtılmasıyla bitirilmiş sayılabilir. Dahası, 28 Şubat’ın postmodern bir “üfledim devrildi” alaycılığıyla iş başından uzaklaştırdığı siyasî hareketin “gömlek çıkarıp” yeniden yola çıkarak iktidara gelmesiyle, sadece bitmiş değil, “deklare edilmiş amaç”ının tam tersi bir sonuç vermiş bile sayılabilir.

Oysa 28 Şubat, Birinci Körfez Harekatı ile çakılmış işaret fişeğinin deklare ettiği “Fundamentalist İslâm’a karşı Haçlı Seferi” meydan okumasına mukabil, Türkiye’nin savaşın hedef coğrafyası ile alâkasına bir balans ayarı verilmesi konusunda atılmış bir adımdı.

Üstelik bu adım, 28 Şubat’ta bir hamlede atılmadı. Devlet denen aygıtın karar yapısı ve odaklanması, kimilerine göre “irticâyı” asıl şımartan 12 Eylül”ün muktedir paşası, Kenan Evren iş başındayken “irticâî gidişât”ın durdurulmasına kalibre edilmişti.

Rivayet odur ki, Kenan Paşa, bürokrasi ve üniversitelerde “İmam-Hatip ve İlahiyat çıkışlılar”ın ne duruma geldikleri konusunda 1988 yılında bir araştırma talimatı vermiş, bulguların da projekte edilmesini istemişti. Araştırma tamamlanıp projeksiyonlar yapıldığında ortaya çıkan tablo, “devlet açısından” korkutucuydu: İrticâ, 2005 yılında kurumlara hakim oluyor, en geç 2015’te filan da siyasî iktidarı ele geçiriyordu. İmam-Hatip ve İlahiyat çıkışlılar’ın durumundan, “irticâın ayak sesleri”ni ölçmek, bir bahs-i dîgerdir, ancak şu kadarını söylemeden geçmeyelim: Buna akademik olarak “kaba gösterge kullanarak kestirimde bulunmak” denir. Buna göre, söz konusu mektepler, kendi potansiyel tehdidini kontrollü olarak oluşturmak, daha basit söylersek “kendi irticânı kendin yetiştir” rasyonalitesini yansıtmaktadır. Bu, işaretlenmiş  aşı mikroplarının vücuttaki tahribatını izleyerek bünyenin direnç geliştirmesini sağlayacak bir tedavi olarak da ifade edilebilir.

Read more

28 Şubat’a Rağmen Varolabilmek

Fatma Yılmaz Göybulak yazdı…

thumbnail_womend-DR

Lisede tanıştığım yerel gazetede çalışan bir muhabir vardı. Aynı muhabir radyo programı da hazırlayıp sunuyordu. Biz de o zamanlar ilgiliyiz böyle şeylere tabii. Radyoda program yapmak istiyoruz. O yüzden bu kişi bize bir dizi dersler vermişti. Kavak yellerinin estiği lise yıllarımda anlattıklarını çok iyi anlamasam da diksiyonuna, kelimelere ruh katarak konuşmasına ve bize sorduğu sorularla merakımızı canlı tutmasına hayran kalırdım.

Yıl 1992… Bu kişi bir gün sadece ikimizin olduğu bir ortamda “zaman” kelimesinin tersinden nasıl okunabileceğini hiç düşünüp düşünmediğimi sormuştu. Tabii ki böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Tersinden okunduğunda “namaz” kelimesinin ortaya çıktığını fark ettim.

Bunu neden sorduğunu sorduğumda ise bana şu cevabı vermişti; “Zaman” gazetesinin ajandasının çok gizemli olduğunu, bu gazeteyi çıkaranların “olduğu gibi görünmediklerini, göründükleri gibi olmadıklarını”hissettiğini, uzun vadede bu “cemaatin” esas yüzünün ortaya çıkacağını söylemişti.

Nitekim, yıllar sonra, “başörtüsü teferruattır” fetvasıyla(!) bizim kampüste bin beş yüz başörtülüden geriye yüz kadar kişi kaldığında ne demek istediğini anlamıştım. Başını açan bu “cemaatçilerden” daha sonra Kanada‘ya “iltica” edenlerini tanıdım. İltica etmelerinin sebebi olarak da “dîni inançlarını yaşayamadıklarını” öne sürüyorlardı. Bu burada bir dursun.

Read more

Evlilik İlm-i Hâlimiz

Konuk Yazar Ayşe Gülhan Özen yazdı…

mutlu.jpg

Aile, evlilik, boşanma gibi konularda yazıyorum birkaç yıldır. Beni tanıyanlar eminim içinden şöyle diyordur: “İyi de hocam, madem o kadar çok biliyordun neden yürütemedin? Boşanmışsın, oğlunla huzurlu bir yuva kurmuşsun, oradan ahkam kesmek kolay tabi.” Benim iç sesim bile diyorsa bunu, diğerleri de haksız sayılmaz. Ama inanın hani o bin nasihatin veremediği dersi bir musibet verir ya… İşte bir musibet yazdıklarınızı daha etkili kılıyor.

Çünkü kaleminizi besleyen, mürekkep değil gözyaşlarınız…

Not:1-Birazdan okuyacaklarınızın dini, hukuki ve bilimsel hiçbir dayanağı yok. Sadece yaşadıklarım ve şahit olduklarımdan mülhem duygu-durum tasvirleri. İslam hukuku bilgim lisans seviyesinde, evlilik danışmanlığı eğitimim yok. Yazıyı bu çerçevede okumanızı istirham ederim.

    2-Bu konuda son yazım olduğu için biraz uzun oldu. Sabrınız için şimdiden teşekkür ederim.ayrılmamamama

Read more

Mutsuz Çocuklar

Orhan Aras yazdı…

prag sokakları.jpg
Prag

Prag’da gezerken bir caddede Kafka’ya rastladım. Başı aşağıda yürüyordu. Arkasından seslendim:

“Nasılsın?”

Döndü, o hüzün dolu bakışıyla gülümsedi ve şöyle dedi:

“Ah, nasıl olayım… Başımı omzunuza koyup ağlayabilirim.”

İçini çekti ve yürüdü, gitti.”[1]

Yukarıdaki satırların yazarı Willy Haas’dır. O da Kafka gibi Prag’lı bir Yahudidir. Prag’lı meşhur edebiyatçılardan Kafka, onun eserlerini yanmaktan kurtaran arkadaşı Max Brod, Franz Werfel, Haas’ın gençlik arkadaşlarıdır. Willy Haas önce film eleştirileri yazmış sonra da Berlin’de Ernst Rohowolt’la birlikte, bizim Esad Bey’in de makaleler yazdığı meşhur “Edebiyat Dünyası” gazetesini çıkarmaya başlamıştır. 1957 yılında yayınladığı hatıralarında, Kafka gibi o dönemin daha meşhur olmamış yazarlarını, onların hüzünlerini, aşklarını çok akıcı bir şekilde kalem almıştır.

1900’lü yılların Paris’i, Prag’ı, Viyana’sı, Berlin’i operaların, balelerin, tıklım tıklım dolan sinema ve müzikli kahvelerin şehirlerdir. Bütün bu kültürel eğlenceler ve zenginleşmeye rağmen, insanlarda da bir bıkkınlık, bezginlik ve mutsuzluk vardır. Stefan Zweig, “Dünün Dünyası isimli hatıralarında o mutsuz insanları ve bıkkın gençleri anlatır:

Read more

İran Gezisi İzlenimleri

Rüştü Kam yazdı…

irsaaaaaaaa.jpg

Telefondaki ses tanıdık geldi ama ilk anda çıkaramadım. ‘Ben Kerim Uçar.’ Selam kelamdan sonra, “Hocam, Hüseyin Hatemi hocamızın rehberliğinde Türkiye’den bir ekip İran’a gidecekler, eğer isterseniz sizi de bu ekibe dâhil etmek mümkündür.” Böyle bir teklife hayır denemezdi ve ben de demedim zaten. Veli Karakaya ve Hasan Babur‘un da ekipte olması beni rahatlattı. Bulutların üzerinde Suriye‘yi, Barış Süreci’ni, İran‘ın Suriye‘yle olan dirsek temasını konuştuk İstanbul‘a kadar.

Sohbete son noktayı şu şekilde koyduk: “Şahsiyeti olmayanın hürriyeti olmaz.”

İstanbul’da Türkiye ekibiyle tanıştık, kucaklaştık ve birbirimize hayırlı yolculuklar diledik. İstanbul Havaalanı oldukça güzel. Avrupa ülkelerinin çoğunda böyle havaalanı yok. Ancak o güzelliği, o görkemi mescitler gölgeliyor. Küçücük iki mescit gördüm, ikisinde de namaz kıldım. Namazı bitirinceye kadar nefes alamadım desem yeridir. Tuvaletlerde kâğıt da yok. Bodrumdaki pis, hiçbir albenisi olmayan dine kim itibar eder. Kime veya neye ne kadar değer verirseniz o kadar değer görürsünüz, Allah’ı bodrumlara hapsedenler O’ndan bekledikleri değeri göremeyeceklerdir. Ayrıca yiyecek içecekler dâhil olmak üzere bütün markalar yabancı, kendi ülkenizde yabancısınız. Oraya köşeye Maraş dondurması koymuşlar o şatafatlı markaların yanında boynu bükük kalmış. Kahve makinaları bile İtalya‘dan gelmiş. Kendi değerlerine sahip çıkmayan bir ülkeyi yabancıların işgal etmesi işte böyle kaçınılmaz oluyor.

Saat 22.00, İran‘a uçuş için kemerleri bağladık. Hostesler başörtülü, öyle yadırganacak bir şekilde de durmuyor başörtüleri. Gayet şık ve modern bir görünümleri var hosteslerin. Kapıda sizi “Esselemü aleyküm” diye karşılıyorlar. Cevabımız ” ve aleyküm selam.”

7 gün içinde Tahran, Kum, İsfahan, Şiraz ve Meşhed’i gezecekmişiz.

Oldukça sıkışık bir program uygulanacak demek ki diye düşündük. Öyle de oldu. Tahran da otele indiğimizde saat sabah 00:05’ti. Hemen istirahate çekildik.

Read more

Namık Bey’in Tren Yolculuğu

Cemil Kanca yazdı…

grnenenene

Yaşlı adam kompartımanın penceresinden gardaki kalabalığı izliyordu. Uzun zamandır boşaltılmadığı her halinden belli olan küllükteki izmaritlerin ağır kokusuna aldırış etmeden orasından burasından yırtılmış koltuğuna yaslanıp göğün uzak katlarında gözlerini dinlendirdi. Gözlüklerini kadife bir bez parçasıyla silip gözüne taktı. Trenin kalkış saatine az bir zaman kalmıştı. Rötarlı bile kalksa umurunda değildi ya yine de iş yaşamından edindiği dakik olma alışkanlığını kafasının bir yerinde hep koruyordu. Dışarıdaki kalabalığın vedalaşmalara karışan hızlı ve dağınık konuşmaları kulaklarına bir uğultu olarak geliyordu. “Oldum olası sevmem elvedaları” dedi içinden. Yarım açık pencereden irice bir karasinek içeri daldı; etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra koridorda kayboldu. Tam o sırada trenin keskin düdüğü duyuldu. En son yolcu da merdivenin korkuluklarına tutunup kendini kompartımanın girişine attı. Çok geçmeden de lokomotifin homurtusu yükseldi. Hareket memurunun sağ kolu yukarı kalktı; tren hareket etti. Kalabalığın elleri sallandı. Kafalar pencerelerden dışarı uzandı. Yarım kalmış hatırlatmalar yüksek sesle haykırıldı. Bu ayaküstü bağırtıların tamamı duyuldu mu, duyulmadı mı bilinmez ama yine de söyleyen için bir gönül rahatlığı verdiği kesindi.

Kentin çöp kokan en kenardaki semti Söğütlübahçe’yi geride bırakınca; tren en son hızına ulaşmıştı. Keskin bir siren sesi; ayrılık anının sona erdiğini tiz ve metalik bir ifadeyle söylemek ister gibiydi. O ses içinde duygu barındırır mıydı? Dışarıdan duyanlar için trenin geçiş saati; olsa olsa zamanı hatırlatabilirdi. Çöplükten kalkan martıların çığlıkları arasında sahile devrilen dalgaların tanıdık kokularını duydu.

Ortaokul yıllarındaydı: Pazar günleri rıhtım boyunca olta balıkçıları sıralanırdı. Onların yaşamla kurdukları sıcak bağları, oltası boş dönenlerin bile ayrı bir zevkle nasıl umudunu tazelediklerini anımsadı. Bu rıhtım onların sıkışan ruhlarını denize boşalttığı yerdi sanki. Hafta boyunca dairelerde, atölyelerde, dükkânlarda, minibüslerde, okullarda biriktirdikleri gerginliklerden arınmış olarak evlerine dönerlerdi. Aralarında hiç iş konuşulmazdı. Konu; varsa yoksa balık ve denizdi. Hangisinin daha akıllı, hangisinin zokayı yutacak kadar aptal olduğundan söz edilirdi.

Deniz suyuna bulanmış tuzlu ellerle tutulup yenilen simitlerin de tadı bir başkaydı. Simitler hep; “Taze Simiiiit!” diye satılırdı ama çoğu kez diş kesmeyecek kadar sert ve bayat olurdu. Bunun da önemi yoktu. Orada yaratılan güzelliği kaçırmamak için açlığı bastırmak yeterliydi.

Emekli olduktan sonra bu işi yaşam tarzı haline getirenler de vardı. Bahriyeli Baba Kamil en kıdemlilerinden biriydi. Baba Kamil; denizin dilini konuşan, balıkların binbir çeşidini bilen, bildiklerini öğretmekten zevk duyan, bu yüzden de herkes tarafından çok sevilen bir adamdı.

Read more