Doğan Ergun Hoca’nın Ardından

Nilgün Çelebi  Doğan Ergun Hoca’yı yazdı…

ergunnn

2012’de yazmışım Doğan Ergun için bu yazıyı. “Doğan Ergun: Hesabını Verebilen Hocam” iç. Türkiye’de Modernleşme ve Batılılaşma Yerine Küreselleşmenin İkamesi Sosyoloji Yıllığı 22 Faruk Kocacık ve Ali Erkul’a Saygı, ed. Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan, İstanbul: Doğu Kitabevi. 367-375. (Meraklısına not: Bu metin web sayfamda okura açık, yazdığım diğer engin(!) fikirlerim gibi).

&&&&&&&&&&&&

Sevgili Ertan Eğribel ve Sevgili Ufuk Özcan hocalar arayıp Faruk ve Ali Hocalar için bir Saygı sayısı çıkaracaklarını, orada Doğan Ergun Hoca için bir yazı yazıp yazamayacağımı sorduklarında Doğan Hoca için yazacağım yazının, içeriğinden çok başlığının, onu yansıtan bir ifade olmasına özen göstermiştim. Onu en iyi nasıl ifade edebilirim diye düşünmüştüm uzun boylu. Hocam Doğan Ergun ağzından çıkan her kelimenin manâsını da anlamını da (ki her kelimeyi hocam kadar olmasa da, kendi miktarımca, düşünerek yazmaya gayret ederim, ki bu sebeple mana ile anlam’ı ayrı ayrı içeriklendiririm) titizlikle seçmeye gayret ederdi. Ağzından çıkana kendi verdiği manâdan yana bir tereddütü yoktu ama muhatabının onu anlamasından emin olmak isterdi. Hocanın konuşurkenki heyecanının, bazen aynı cümleleri tekrar tekrar söyleyişinin, cümleyi baştan alarak, araya belki sadece bir takı ekleyerek, ya da sadece vurgusunu değiştirerek dillendirişinin ardındaki itici etken buydu sanırım. Derslerinden birinde hoca “‘kesin kes’ deniyor ama doğrusu ‘kesen kes’ imiş, araştırıp soruşturup öğrendim” demişti. İlginçtir, ondan sonra rahmetli Ecevit hariç başka hiç kimseden ‘kesen kes’ kelimesini duymadım. Ben de bir süre yeri geldiğinde ‘kesen kes’ demeye çaba gösterdim diye hatırlıyorum. Ama sonra baktım ki pek çok dil bilimci, TDK’nın Yazım Kılavuzu dahil ‘kesin kes’ diyor, işi fazla uzatmadım. Hacette Sosyoloji’de kaç dönem ders verdi bilmiyorum. Ama biz 1973 mezunları Sosyal Bilimlerde Metot dersini ondan aldık. Ve onu biz çok sevdik. Bölümün kadrolu hocası değildi. Bir yerlerden bize ek görevli olarak gelirdi. Ama o dönem ondan başka bu konuyu anlatabilecek herhangi bir Bölüm hocası da yoktu. Biz ondan bu dersi 2. sınıfta aldık. 5. Sınıfa geldiğimizde İbrahim Armağan İleri Sosyoloji Metotları’na geldi. Biz Metot hocaları derslerimizde bir yerde muhakkak onun adını “Hocam Doğan Ergun” diye geçirmeyi pek severdik. Kadir Cangızbay bilmem Gazi’de doğrudan Metot dersi verdi mi ama eminim o da derslerinin çoğunda “Hocam Doğan Ergun” demiştir. Biz onu kendimize rehber tuttuk. Genel Sosyoloji Metodoloji alanına onun aurasının etkisiyle merak sardım, tabii bir de kuralcı yönüm beni oraya iteklemiştir ama o ayrı. Şimdiki gençler bilmezler biz iyi biliriz. Bu ülkede bir 12 Mart vak’ası yaşanmıştır. 12 Mart 1971. İşte o lanet günün hemen ardından Hacettepe Sosyoloji’de soğuk rüzgarlar esmiş ve Bölümün değerli pek çok hocası o rüzgâra kurban verdirilmiştir. Doğan Hocanın üniversiteyle ilişkisi o dönem bitirildi. Tam bilemiyorum ama Milli Eğitim Bakanlığı emrine verildi sanırım. Yıllar yıllar sonra DTCF Sosyolojide idareciliğim sırasında bir dizi söyleşiler gerçekleştirmiştik, birilerinin arkamızdan haset planları yaptıkları yıllardı. İlber Ortaylı, Kadir Cangızbay, Erol Göka, Sami Zübeyda gibi konuklarımızı öğrencilerimizle tanıştırmıştık. Bu zincirde Doğan Ergun hocayı da davet etmek istedim, defalarca aradım, günler belirledik ama hep son anda hocanın bir önemli işi çıktığı için ertelemek zorunda kaldık. En sonunda hoca bir gün bana Nilgün sana işin aslını söyleyeyim, tekrar üniversite ortamında bulunmak istemiyorum” dedi. Düşündüm ki hoca yerden göğe kadar haklıydı. Bıçakla kesilmiş gibi birdenbire öğrencilerinden ayırtılan bir hoca yıllar sonra da olsa elbette bütün yaşanmışlıklarını ardına itip tekrar kürsüye çıkmak isteyemezdi. O kürsü onun elinden bir kez, yıllar önce, en heyecanlı olduğu yıllarda alınmıştı…

Doğan Hoca lisansüstü için Fransa’ya gitmiş, Grenoble ya da Strasburg’da eğitim almış hatta sanırım Lucien Goldman ya da benzeri biriyle teşriki mesaisi bile olmuştu. 1968’i önceleyen yıllar. Fransa’da Mehdi dayımla yakındaşlıkları olmuş sanırım, S. Demirel’in bir bakanı olan ağabeyi Sezai Ergun da Feyzi dayımın arkadaşıydı. Akşehirlilerdi. Onlar da bizim aile gibi, içinde her tür görüşü, eğilimi, ideolojiyi, kişiliği, tercihleri barındıran çok yönlü, çok renkli, çok kişilikli bir aile olmalılar. Hocanın vefatını sevgili Kurtuluş’un telefonuyla öğrendim. İlk aradığım Kadir oldu. Cenazesine gidemedim, çünkü dönüş treninde yer bulamadım. Nurlar içinde yatsın. Allah rahmet eylesin. Eşinin, kızı Ayça‘nın ve sevenlerinin başı sağ olsun.

NOT: Adını yazdığım makalemde hocanın metot görüşüyle hesaplaşmam vardır. Bizde pek alışkın olunmayan şeylerdir bunlar, ama elbet bir gün birileri okuyup karşılaştırmasını yapacaklardır; bu kurak, bu çorak, bu bitki bitmez, canlı yaşamaz ortam elbette böyle devam etmeyecektir, bereketli anadolu topraklarının fikirlerle yeşereceği günler de gelecektir.


Yukarıda Adı Geçen Makale:

DOĞAN ERGUN: HESABINI VEREBİLEN HOCAM

Bu metin 2012 yılında Türkiye’de Modemleşme Yerine Küreselleşmenin İkamesi başlıklı Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın editörlüğünü yaptığı Sosyoloji Yıllığı 22 İstanbul: Doğu Kitabevi adlı kitapta yayımlanmıştır.

Hacettepe Sosyoloji’ye kayıt tarihim 16 Eylül 1968; ama öğrenciliğe fiilen başlamam 1969 sonbaharında oldu. Aradaki bir yılda Hacettepe’de boykot yapılmış, yönetmelik değişmiş. İlk yılında İngilizce ve Türkçe ikinci yılında temel bilim derslerinin alındığı ön lisans diploması veren, son üç yılında ise bölüm derslerinin alındığı tezli bilim uzmanlığı diploması veren, toplam beş yıllık bir düzen kurulmuş. İlk iki yılın okulunun adı Temel Bilimler Yüksek Okulu, son üç yılın okulunun adı ise Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi idi. Üniversite”deki ilk yılımı 1969 girişli olup da İngilizce’den muaf 9-10 kişilik bir grupla birlikte eski ve yeni yönetmeliğin gerektirdiği kur ve kredileri alarak geçirdim. Fonda hatırladığım; devasa sol literatürü ne ara okuyup hatmedip Türkiye koşullarına uyarlayıp eyleme dönüştürdüklerini bir türlü kavrayamadığım birkaç parkalı, pos bıyıklı, arada bir üniversite bahçesinde acele bir işleri varmışçasına hızlı adımlarla yürüyen, sıklıkla bizleri dersliklerden çıkartıp şimdinin anıt meydanındaki iki buçuk liralık kafeteryaya sürükleyen ve forumlara saksı gibi dizip üzerimizden boykot kararı alan devrimci ağabeylerimizdir. Bir de “Necdet’i vurmuşlar” sözü. Kast edilen Dr. Necdet Güçlü idi. Tarih: 13 Nisan 1970.

İlk yılın hengâmesinden sonra 1970-1971 ders yılında, bazıları sonradan epey ünlenen genç hocalarımızdan üçünün adlarını aklıma ve gönlüme yazdım: SOS 341 Sosyal Bilimlerde Yöntem dersi hocası Doğan Ergun, FEL 301 dersi hocası İonna Kuçuradi ve Tuncer Tuğcu, Transkriptlerimde Tuncer Tuğcu’dan ders aldığım gözükmüyor ama zihnimdeki fotoğrafı, bazı anlatımları öylesine canlı ki. Doxa’nın, refleksive düşünmenin ne olduklarını ondan öğrendim. Demek ki onun derslerine de, diğer ikisi gibi, zihnimin boşta sallanan frekans tellerini bir yerlere bağlayabilmek için girermişim. Tuncer Tuğcu’yu da Doğan Ergun’u da 12 Mart 1971’de ilâhlara kurban verdiler. Erzurum Atatürk Üniversitesi”ndeki İsmail Beşikçi diğer bir kurbandı. Oysa, İsmail Beşikçi’nin Göçebe Alikan Aşireti adlı doktora tezini SOS 231 Sosyal Antropolojiye Giriş dersinde Bozkurt Güvenç örnek araştırma olarak okutmuştu. (İonna Kuçuradi’ye bir şey olmadı ama ben onu hep kendini gerçekleyemeyen Antigone gibi gördüm: O bir tragedya oyuncusu olmaya yazgılıydı).

Üniversiteden uzaklaştırılan bu üç genç akademisyenin kurban verilmelerini gerektiren ortak noktaları neydi? Onlar, mealen ” Ülkede sosyal uyanış ekonomik uyanışın o denli önüne geçti ki biz aradaki dengeyi yeniden tesis etmek için müdahale ettik” diyen Memduh Tağmaç’ın işaret ettiği dengeyi bozanlardandılar, diyebilir miyiz? Hayır; bu, nizami bir hipotez olmaz. Ruşen Keleş’in 1964’te Goode ve Hatt’tan çevirdiği Sosyal Bilimlerde Araştırma Metotları . kitabına göre (ki bu kitap daha sonra çeşitli adlar altında yayımlanan nice telif yöntem kitabına adı geçirilmeden kaynaklık etmiştir) hipotez uzak değil yakın değişkenler arasında kurulmalıdır. Yani, Genelkurmay nire Hacettepe Sosyal ve İdari Bilimler ya da Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi nire? Bu durumda ancak şunu ileri sürebiliriz: Askerlerin söz ve müdahaleleri bu gençlerin hayatları üzerinde doğrudan değil ama dolaylı olarak, bu gençlerin yakınlarındaki bazı kişilerin düşünce ve eylemleri dolayımıyla etkili olmuştur. Yakınlarındakiler derken de kast ettiğimiz mesai arkadaşlarıdır, özellikle de hocalarıdır, bölüm başkanlarıdır, dekanlarıdır. .O halde, akıl yürütmeye başlayalım ve sorularımızı soralım:

Bu üç gencin kendilerini işten çıkartanları rahatsız eden özellikleri neler olabilirdi? Darbecilerin müdahalesiyle meşrulaşan ya da sorgulanamaz hale gelen hak ve hukukun askıya alınması sürecini bu gençlerden kurtulmak için altın tepside sunulmuş bir fırsat olarak görenlerin bu gençlerle alıp veremediği neydi? Bu soruya cevabım ancak sınanmayı bekleyen şöyle bir hipotez olabilir: Başarılan değil ama atfedilen statünün ayrıcalıklarını yitirmek istemeyenler statünün başarıyla da elde edilebileceğinin örneklerine yaşam hakkı vermeyi istemezler. Üstelik de bu ayrıcalıklar beşik uleması geleneği olan bir kültürden kökenleniyorsa. Kuşkusuz bu yargımız bir hipotezdir, dolayısıyla bol sayıdaki örneklerle kıyaslanarak desteklenmediği, karşıt örneklerle dayanıklılığı sınanmadığı ve gerçeklenmediği sürece bilimsel bilgi statüsüne kavuşamaz. Ama itiraf edilmelidir ki makul bir hipotezdir, gerçeklenme şansı yüksektir. Açıktır, on yıllarca, 2000’li yıllara kadar Türkiye üniversitelerinde gerek üniversiteye giriş gerek üniversitede yükselme aşamalarında asker sivil bürokrat aileye mensup, kentli (İstanbul, Ankara bir dereceye kadar İzmir olarak anlaşılmalı) ve orta üst sosyoekonomik seviyeden gelmek önemli kriterler olagelmiştir. Bunların dışında kalan özelliklere sahip olanların devletin müesses nizamına gönülden bağlı olduklarını kanıtlamaları gerekmiştir. Bunun görünebilen yaygın ve kestirme yolu milliyetçi/ulusalcı (o ideolojiyi (o benimsediklerinin (işaretlerini (Obiraz da abartarak gösterebilmeleridir. Sosyal sermayeleri bu ölçütlerin gereklerini karşılamaya yetmeyenlerin akademik dünyada ya yerleri yoktur, ya da bulundukları zemin epeyi kaygandır. Çok zeki, çok çalışkan, entelektüel kavrayışı çok yüksek, çok azimli bile olsalar, yabancı dil sorununu öz çabalarıyla aşmış da olsalar bunların akademik dünyaya girmeleri, bir biçimde girmiş de olsalar orada tutunabilmeleri, yükselebilmeleri, idari pozisyonlara atanabilmeleri çok ama çok zordur. Yurt dışındaki üniversitelerde çalışan Türkiyelilerin hemen hepsinin işaret ettikleri hususlar arasında kendilerine anavatanlarında çalışma fırsatı verilmemesi, emeklerinin takdir edilmemesi, önlerinin açılmaması gibi sebepler önde gelir. Yukarıdaki ölçütlere uymayan genç akademisyenler için bir cam tavan hep olagelmiştir. (Bu genel eğilim; ilki 1982’den. itibaren sayıları hızla artan üniversitelerin öğretim elemanı ihtiyacının karşılanması zorunluluğu ve Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ın YÖK Başkanlığı sırasında başlattığı yurt dışına lisansüstü için eleman gönderme projesi ile kırılmış gibi gözükürse de, akademik yükselmeler ve idari görevlendirmeler bakımından tamamen ortadan kalkmamıştır.)

İşte, adlarını yukarıda andığım üç genç akademisyen Tuncer Tuğcu, İsmail Beşikçi ve Doğan Ergun 1971 yılında üniversitelerinden akademik başarıları zayıf olduğu için değil sosyal sermayeleri yetersiz olduğu için ve yetersiz sosyal sermayelerinin açığını kapatacak ideolojik bağlantıları olmadığı için uzaklaştırılmışlardır. Onlarla birlikte üniversitelerden uzaklaştırılan sol eğilimli genç akademisyenlerden sosyal sermayeleri güçlü olanlar ile sağ eğilimli genç akademisyenlerden ideolojik bağlantısı güçlü olanlar bir süre sonra ya üniversitelere geri gelmişler ya da toplumun daha göz önünde olan iş alanlarında, medya gibi, kendilerine prestijli yerler edinebilmişlerdir. Tuncer Tuğcu’yu Zafer Pasajında Oğlak Kitabevinde iken ziyaret etmiştim. Daha sonra Felsefe Tarihi 1*i yayımladı. Neden sonra da genç yaşında vefat ettiğini öğrendim. İsmail Beşikçi’yi önce kitaplarından sonra basında çıkan uzun tutukluluk ve hükümlülük haberlerinden takip ettim. İçlerinden en dayanıklısı Doğan Ergun hocamdı.

Doğan Ergun sosyolojiden hiç kopmadı. Sosyolojiyi sözü bildi. Akademik dünyanın içindeyken de dışındayken de akademiye ve akademisyenlere ayar verdi. Ayarı tutturamadığı yerler olmadı mı? Oldu; hepimizin olduğu kadar. Doğan Ergun örneğinde önemli olan ayarının içeriği değildir; içerik her zaman eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Eleştirilebilmeli ki anlamamızı derinleştirebilelim. Şunu demek istiyorum: Doğan Ergun’un konu ettiği sosyal gerçekliğin (bu gerçeklik “Türk bireyi” de olabilir, bir Türkiyeli sosyologun çalışmaları da) bir başka anlatımı, tanıtımı, değerlendirilişi yapılabilir. Hatta bu başka anlatım gerçekle daha çok çakışıyor da olabilir. Daha çok miktarda veriyle desteklenmiş de olabilir. Giderek; genişleyen sosyal dünyanın olan bitenleri artık yeni kavramlaştırmalara tabi tutulmuş da olabilir, geçmişte olan bitenler bugünün penceresinden, bugünün kavramlaştırmalarından, bugünün anlatım tarzından daha farklı görünüyor olabilir. Biz değil miyiz oturup kalkıp bilimin içeriğinin yeni verilerle sürekli yeniden inşa edildiğini ileri süren? Peki, ama o zaman Doğan Ergun hocayı neden hâlâ aklımızdan ve kalbimizden silemiyoruz? Onun döneminin BİLİM YÖNTEMDİR gibi kimi diktumları, pozitivist metodolojiye kapı araladıkları için, artık terk edilmiş de olsa, nedir onu 40 yıl sonra bile bize bağlayan özelliği?

40 yılın sonunda belleğimdeki Doğan Ergun’un kulağımdaki sözleri ile yeniden okuduğum kitaplarındaki sözlerini yan yana koydum ve kendime sordum: Bu sözler şimdi bana ne söylüyor? O sözlerin bir özelliği birden önümde beliriverdi. Arada geçen yıllara rağmen o sözlerin bir ortak özellikleri vardı: Onlar hesabı verilmek üzere söylenmiş sözlerdi. Doğan Ergun 40 yıl önceden 40 yıl sonra hesabını verebileceği sözler söylemişti. 40 yıl sonra söylediği sözlerini de 40 yıl öncesinde söylediği sözlerin ışığında söyleyebilmişti. Hoca 40 yılın sonunda bile hesabını vermeyi bilmişti.

Metot konusunu kendime ana çalışma alanı olarak seçişimin ardında Doğan Ergun’un etkisi vardır. Sosyoloji içindeki tüm unvanlarımı Genel Sosyoloji ve Metodoloji alanından aldım. Bu seçimi; boş kadro orada olduğu, o derslere başka hoca bulunamadığı, kural koyucu bir alan olduğu için öğrenciler üzerinden kompleks tatmini ya da hava olsun gibi nedenlerle değil , yöntemin gerçekten önemli olduğunu düşündüğüm için yaptım. Bu düşüncemde Doğan Ergun’un derslerindeki titiz tutumunun, kelimeleri kılı kırk yararcasına dikkatle sıralayışının, tutarlı olmak için zihnini, bedenini ve sesini rezonansda tutma çabasının ruhumda estirdiği rüzgârın etkisi oldu. Şimdi baktığımda onun bu tütizliğinin, tutarlı ve tutunumlu olma çabasının, son sözünü ilk sözüyle bağlama gayretinin öğrencilerine iyi, doğru, faydalı bilgiler aktarma amacı güden bir hocanın sergilediği çabanın daha ötesinde, adeta bir ceht olduğunu görüyorum. Onun bu çabası derslik sınırları içinde kalan bir çaba değildi. O; söylediği sözün hesabını akan zamana ve değişen mekâna rağmen verebilecek olmanın cehtini sergiliyordu. İşte benim aklıma ve kalbime yazdığım da onun bu tavrıydı. Bu tavrıydı bana ve kuşkusuz benden başka öğrencilerine de geçen. Hocayı bunun için kendime nirengi seçmiştim.

Metot konusu insanı böyle bir yükümlülüğe bağlar. Metot alanındaysanız bugün böyle yarın böyle diyemezsiniz. Derseniz; hesabını verebilmelisinizdir. Dediklerinizi keyfinize göre de diyemezsiniz. Hocanızdan öğrendiğinize göre de diyemezsiniz. Metot konusunda ağzınızdan çıkanların sizin sözünüz olduğunu bilmelisinizdir. Metot alanında edilen söz, namus sözü gibidir. e Unutursanız sizi yakar. Unutmamalısınızdır, uydurmamalısınızdır, ödünç almamalısınızdır; dahası, diğer sözleriniz için de mihenk taşınız kılmalısınızdır. Metodoloji alanında iseniz doğru’nun, gerçek’in, geçerli’nin, güvenilirin, tutarlı’nın, tutunumlu”nun, sahi’nin, hakikat’in, sınanabilir’in ve ahlâki ile hesap verilebilirlik’in ne oldukları üzerinde – düşünmüş olmanız, düşünülüp söylenmiş olanları öğrenmiş olmanız ve seçiminizi gerekçeli olarak zihninize yazmış olmanız beklenir. Metot üzerine söylenen söz dudak ucuyla söylenecek sözlerden değildir. Doğan Ergun hocanın metodolojik tavrının izini sürmek için onun Yöntemi Bulmak kitabındaki bazı değerlendirmelerine eğileceğim. Ama önceden kendi metodolojik tutumumu açıklaştırmam gerekiyor. Önce metodolojiden ne anladığımızı belirtelim: Bilim insanının doğa, toplum, birey, bireyin ürettikleri ve bunlar arası ilişkiler üzerine doğru, sahi, geçerli, güvenilir, tutarlı, tutunumlu, anlamlı söz (ki bu söz betimleme, açıklama, kestirme, yorumlama tarzında olabilir) söyleyebilme hedefine ulaşması için yürüdüğü yol ve harcadığı çabanın gerek ne olduğunu gerek nasıl olması gerektiğini işaret eden bir bilgi gövdesidir. Cemal Yıldırım’ın 1979 tarihli Bilim Felsefesi kitabında da yazdığı gibi metodoloji bir yanı ile zihinsel bir yanı ile eylemsel bir sürece işaret eder. Zihinsel olması; aklın işleyiş kuralları ve akıl yürütme biçimleri ile ilgisinden, eylemsel olması ise araştırma kuralları ile ilgisinden kaynaklanır.

Doğru veya yanlış olmak her zaman mantık ve matematik ile ilgilidir. Doğru olan; dilbilgisi kurallarıyla, tasımla, matematiksel formülle tutarlı olandır. Tutarlılık aynı bir metnin cümleleri arasındaki, tutunumluluk ise aynı konudaki farklı metinler arasındaki uyumluluk halidir. Gerçek veya sahte olmak nelik ile ilgilidir. Gerçek olan var olandır; ister sosyal ister maddi varlık olsun. Sosyal gerçeklik insanlar arası birliktelikten (socius?dan) dolayımlanmış onto’ya verdiğimiz addır. Sosyal gerçeklik farklı olgusallaşma seviyelerinde olabilir. Bu sebeple sosyal gerçekliğin tümü değil ama oldukça büyük bir kısmı geçişsizdir: Duyu organları tarafından algılanamazlar. Gerçeği ifade eden söze, sahi olan söz, diyoruz. Sahi olan söz, gösterileni ile çakışan sözdür. Sahi olmanın karşıtı yalandır. Sözün gösterileni ile çakışması, sözün gösterilenini tüketmesi ve onun yerine geçmesi kertesinde kuvvetli bir çakışma ise o zaman ona hakikat diyoruz. Hakikat gerçeğin yerine geçen söz-gerçek’”tir. Sahi söz, gerçek ve söz arasındaki bağlantı üzerinde yer alırsa da, yüzü söze dönüktür, söze daha yakın durur. Haklı ve haksız ise ahlâk ile ilgilidir.

Bilimin sözü geçerli ve güvenilir de olmalıdır. Doğru olma güvenilir olma koşullarıyla da sınanabilir. Sahi olma ise güvenilir olmanın yanı sıra geçerli olma koşullarıyla da sınanabilmelidir. Zira sahilik gerçekle söz arasındaki bağlantı çizgisi üzerinde durduğu için bir gözüyle daima gerçeğe bakmak zorundadır. Bunlar yeterli mi? Hayır. Bilimin sözü manâlı da olmalı. Ad verme ile manâ verme farklı şeylerdir. Ad verirken maddi veya sosyal olarak var olan o şeyin ötekilerden ayrı, özgün bir şey olduğunu söylemiş oluruz. Manâ verirken ise o şeyi gösterdiği ve göndermesi ile birlikte söylemiş oluruz. Manâ verme bir ilişkilendirmedir, bir bağlantılandırmadır. Manâ ad verme gibi bir evet/hayır, var/yok, 0/1 dikotomisi değildir. Manâ; gösterilen-gösteren- gönderme arasında, gözlemcinin kültürel birikimini ve benliğini katarak kurduğu çok katlı bağlantıdır. Manâ bizi teoriye götürür. Theoria; akıl gözüyle görmedir. Biz buna akıl feriyle görmek de diyoruz. Anlamak manâ ile bağlantılıdır ama aralarındaki farka da dikkat etmek gerekir. Manâ; şey’in kendine yakın dururken anlamak biz gözlemciye yakın durur. Anlamak manâyı yakalamaktır, bağlantıyı kurmaktır. Anlamak anlamlandırmaktır. Anlamlandırdıkça kendimizi de geliştirmiş oluruz. Ama, aynı anda, o şeyi daha içten, daha gerçekten, daha sahi olarak tanımış bilmiş oluruz. Bu sebeple manâ ontik olan ile epistemik olanın birbirine bağlandığı yerdir. Ontiktir; zira anlamlandırma edimim insani potansiyelimi geliştirebilme kanallarımdan biridir. Epistemiktir; zira, manânın özellikle bilimdeki ifade kanalı sözdür. Bu söz yorumdur. Anlamlı olmak bir bağlama oturtulabilmek demektir. Anlam ait olunan bütünle kurulan ilişki dolayımıyla kazanılır. Anlamak; tekili ait olduğu bütün içine yerleştirebilmektir. Yorumlamak ise yaptığımız bu yerleştirme işlemini gerekçeli olarak dille ifade etmek, söze dökmek demektir. O tekili neden bir başkası içine değil de o bütün içine yerleştirdiğimizin hesabını vermek, gerekçesini söylemektir. Sadece anlamlandırılabilenler yorumlanabilirler. Anlamayı neden istiyoruz? Çünkü anlama bize geçerliliğin kapılarını aralıyor. Anlamak, anlamlandırmak, manâyı yakalamak o şeyi tekilliği değil ama çoğulluğu, çok katlılığı, zenginliği ile birlikte görebilmek demektir. Anlamlandırmak, o şeyi tekil bırakmamak, çoğullaştırmaktır. Tanımlamak, betimlemek, ad

vermek bize tekili kavratır. Açıklamak tekili bir sıra içinde, öncesi ve sonrasıyla birlikte” görmektir. Anlamak ise o şeyi, o tekili, sosyal gerçekliği boyutları ve katları içinde görmemizi sağlar. O katlar ve boyutlar fark edildikleri sürece ve miktarca, benliğimizin de gelişmesine, kendimizi gerçeklememize katkıda bulunurlar. Anlamayı ontolojik aidiyetinden kopartıp sadece epistemolojik alana oturtmak bir pozitivizasyon örneği ve bir hatadır. Anlamayı epistemolojik alandan kopartıp ontolojik alana kıstırmak ise ontik olanı amorf olarak görmek demektir ya da var olanı göndermelerden ibaret görmek demektir. “Önce söz vardı” ifadesindeki “söz”ün, insanın sözü olduğunu sanmak demektir. Hiç unutmayalım: Bu dünya bizden önce kuruldu. Var olanlar, var olan üzerine söylediğimiz sözlerimizden önce, vardı. Var olanlar; üstelik yalınkat değil, tersine çok katlı. Biz bu var olanları kafa emeğimizin ürünü olan sözümüz ve yazımızla, duyarlılık emeğimizin ürünü olan imge ve simgelemelerimizle, kol emeğimizin ürünü olan yapıp etmelerimizle zenginleştiriyor, değerliyoruz. Bilgi üretimi alanındaysak var olanı sözümüzle ne’liyor, niçin’liyor, neden’liyor, sebep’liyoruz. Yani, nirengiliyoruz. Var olanlara sözümüz yoluyla ayar veriyoruz. Ama o var olanlar sözümüz sayesinde var olmuyor. Onlar sözümüzden önce varlar. Biz o var olanların üzerine söz söylüyoruz. (Ki bu noktaya Doğan Ergun da Yöntemi Bulmak kitabının 115. sayfasında dikkat çekiyor.)

Sözümüzün doğru, gerçek, sahi, geçerli, güvenilir, anlamlı olması yeterli midir? Hayır. Sözümüz aynı zamanda haklı da olmalıdır. Sözün haklı olması ise bizi epistemolojinin ikinci yüzüne etik alanına getirir. Şeyler ve sözcükler arasındaki açıklığı şeyleri doğru, güvenilir, geçerli, tutarlı, sahi olarak anlatan sözlerle kapatmak istiyorsak sözümüzün o şeylere ilişkin gizemleştirilmiş çıkarları yansıtmamasına özel dikkat harcamamız gerekir. O gizemleştirilmiş çıkarlar ki zihnimizdeki bilimsel tutuma bile sinsice sızabilirler, Özellikle sosyal gerçekliğin büyük ölçüde geçişsiz olması yani duyu organlarınca algılanamaması bizi kolaylıkla var olmayan bütünsellikleri varmış gibi görmeye itebilir. Söz gelimi egemen ideoloji zihin dünyamızı öyle aslı yok kavramlarla doldurmuş olabilir ki biz gerçeklikte karşılığı olmayan bir sözde olgunun açıklanmasına soyunabiliriz. Bilimde ahlâkiliğin ilk adımlarından birini işte bu tür sahteliklere karşı duyarlı olmakla atarız. Söz ile şey arası açıklığı, şeyin üzerine konuşanların akıl yürütmeleri ve müzakereleri sonunda ulaşacakları rızayı ve değerlemeleri evrensel etik kurallar ışığında dikkate alan anlamlarla doldurmaya gayret etmeliyiz.

Bu, bir anlamda çok uzun, bir anlamda çok kısa ifadelerle kendi metodolojik tavrımızın çen azından ipuçlarını verdikten sonra yine kısa olarak Doğan Ergun hocanın Yöntemi Bulmak kitabındaki değerlendirmelerine geçebiliriz. Bunun için hocanın kendi sıralamasına uyacağız. Ancak hemen baştan belirtelim ki biz bu yazımızda Yöntemi Bulmak kitabındaki eleştirel değerlendirmelere, karşı bir eleştirel değerlendirmede bulunmayacağız. Sadece paylaştığımız bazı hususlara işaret edeceğiz.

Doğan Ergun hoca Yöntemi Bulmak’ın hemen başında Türkiye’de yöntem konusunda kafa karışıklığı olduğunu iddia ediyor ve bununla ilgili kimi örnekler veriyor. Doğrudur. Bugün bırakalım metot ve teknik farkını bir yana, hâlâ bilimsel metot, bilimsel metodoloji ile bilimsel araştırmanın metodu/yöntemi arasındaki ince farkı bile dikkate almayan akademisyenlerimiz vardır. Metodolojinin zihinsel ve eylemsel yönünü ayrıştırmayan (ki bu ayrıştırmayı yıllar önce ilk kez Cemal Yıldırım’ın yaptığına yukarıda değinilmişti), zihinsel yönünün akıl yürütme biçimleri ve aklın işleyiş kurallarından oluştuğunu göz ardı eden akademisyenlerimizin sayısı ne yazık ki az değildir. Bu husus atlanınca, bilimsel araştırma metodunun tümevarımsal akıl yürütmeye (gözlem, sınıflama, analiz, hipotez, sınama) göre mi, tümdengelimsel akıl yürütmeye (tümel önerme, tekil örneklerin tümel önerme/genel formül/yasal ifade tarafından içerildiğinin tasım yoluyla gösterilmesi) göre mi, yoksa hipotetik-dedüktif akıl yürütmeye (hipotez, veri toplama, sınıflama, analiz, sentez) göre mi belirleneceği kaygısı da hissedilmemiş olmaktadır. Çünkü bilimsel araştırma metodumuzun bel kemiği olarak tümevarımı seçiyorsak gözlemden, tümdengelimi seçiyorsak tümel bir önermeden, hipotetik-dedüktifi seçiyorsak hipotezden başlamamız gerekecektir. Aklın işleyiş kuralları ise mantık demektir. Şükür Popper’a (Doğan hoca duymasın!); tüm konulu bilimlerin mantığı klasik mantıktır. Şükür Coletti’ye; diyalektik bir mantıktır ve bu mantık sadece düşünce düzleminde geçerlidir. Aslında, akıl yürütme/uslamlama biçimleri ile araştırma yöntemi arası ilişkiyi bize yine yıllar önceden bir başka büyük hoca Nusret Hızır öğretmişti. Ama, ah bu tarihi de, bilgiyi de, bilimi de kendimizden başlatma ihtirasımız; Tarık bin Ziyad olmaya soyunmalarımız. (Ben bunun ardında tüm bir Anadolu tarihini ve insanını 1923”ten başlatmalarımızı sebep biliyorum.)

Doğan hocanın vurguladığı diğer bir husus sosyolojinin pozitif epistemoloji/metodoloji ile sınırlandırılmasının yanlışlığıdır. Pozitif bilim anlayışı son on yıllarda batılı sosyologlarca da sıklıkla dile getirildiği için eski popülerliğini yitirmiştir. Ancak yerine konan, bir başka fetişizasyon örneğidir: Yorumsamacılık üzerinden temsiliyetler alanının fetişleştirilmesi. Bu noktada pozitivizm ile realizmin birer epistemolojik ve metodolojik yaklaşım olarak birleştiği noktayı dikkate almak önemlidir. Evet, bir dış dünya vardır. Ama bundan sonra, sosyologlar olarak realizmin şu tezini izlemeliyiz: Dış dünya çok katlıdır; görünen ve görünmeyen katları vardır. Biz dışsal gerçekliği görünen ve görünmeyen katlarıyla incelemeliyiz.

Doğan hoca sosyolojinin tarihle iç içe olduğunun sosyologlarımızca görülememesini eksiklik olarak nitelendiriyor. Haklıdır. Baykan Sezer ve ekolü dışında sosyologlarımızın tarihle başları bir türlü hoş olamamıştır. Bunun mazereti ise hazırdır: “Sosyoloji modem toplumun bilimidir. Modem olanın tarihle bağını koparmış olması gerekir. Biz de modemiz. Biz de tarihle bağımızı kopardık”. Okullarda öğrendiğimiz tarih de zaten müze tarihidir. Tarihe en meraklı olanımız. bile tarihi bir konunun tarihçesi olarak değerlendirmekten yanadır. İtiraf edeyim ben de uzun bir süre tarihin önemli olduğunu sezinlememe rağmen tarihi sosyolojiyle nasıl bağlantılandıracağımı kestirememiştim. İç içelikleri önümde açılıverince, şaşırmıştım; bu kadar göz önünde olan bir durumu nasıl şimdiye kadar kavrayıverememişim diye. Ancak, şunu da itiraf edeyim ki; tarih ve sosyoloji konusunda Doğan Ergun hoca ile aramızda bir farkın bulunduğunu da sezinlemiyor değilim. Sanki Doğan hoca tarih ile sosyolojiyi benim kadar iç içe görmüyor. Yöntemi Bulmak’ın 99. sayfasında tarihi, tarihte NASIL oldu üzerinden sosyolojiye bağlamak istiyor. Ben sosyoloğun bugünde içkin olan sözde dünü yakalamasından yanayım. O da kesmiyor; dünün her olayının bu günün evrenselleşmiş ruhuyla, bakış açısıyla, bilgi birikimiyle, kavramlaştırmalarıyla ve değer yargılarıyla yeni baştan anlamlandırılmasını da istiyorum. Tarihin defterini kapamayalım, her gün yeniden açalım istiyorum. Tarihi okumamız hiç bitmesin istiyorum. Böylece dünün hatalarını, koşullar öyle gerektirdi diyerek, meşrulaştırmaktan kurtulabileceğimizi düşünüyorum. Hatta bir adım daha atıyorum; tarihin defterinin hep açık olduğunu bilirsek, o zaman bu günümüzü daha sorumlu yaşarız diye düşünüyorum. Geniş zamancılardan geniş mekâncılardanım. Aslında Doğan Ergun hoca Yöntemi Bulmak kitabının 69. sayfasında “Yabancılaşması açıklanmamış bir toplumun, kimliği de anlaşılmamış olur” derken benim bu sözlerime dolaylı yoldan önemli bir destek vermektedir.

Doğan hocanın eleştiri oklarını yönelttiği bir diğer yaklaşım da işlevselciliktir. İşlevselcilik, her ne kadar taraftarlarınca “işlev zamanda, yapı mekânda örgütlenmektir” denerek zamanı dışlamadığı, zamanı dışlayanın yapısalcılık olduğu ileri sürülerek savunulmuşsa da genelde işlevselciliğin modem toplum imgesinden hareket ettiği de bir gerçektir. Sanki sorun araştırmacılarımızın yaklaşımları birer yasa-benzeri-teori imiş gibi görmelerinden kaynaklanmaktadır: İşlevselcilik aynen yapısalcılık, tarihi maddecilik, sembolik etkileşimcilik- ve benzeri gibi bir sosyolojik yaklaşımdır; ne kuramdır ne metot. İşlevselciliğe bilimsel metot hatta bilimsel araştırmanın metodu/kuralları muamelesi yapmak işlevselciliği tanımamak demektir.

Doğan hocanın vurguladığı ve benim de üzerinde önemle durduğum bir husus sosyal gerçekliğin makro-mezzo-mikro ayrımıdır. Sosyolojinin bir taraftan makro bir bütünlük olan toplumun bilimi olarak tanımlanması bir taraftan da sosyolojik araştırmaların görüşülen, cevaplayıcı, katılımcı, suje, denek gibi adlarla anılan kişilerden elde edilen bilgilerle yürütülmesi beni de tedirgin etmektedir. Sosyal gerçeklik hakkında ister kaynak ister konu olarak her zaman tekil kişilere başvurulması ve onun gerçeklik algısının ve yorumunun ortalamasının bilimsel bilgi olarak kabul edilmesi sosyolojiyi kamuoyu yoklamalarının bilimi haline getirmektedir. Böyle olunca da Hannah Arendt’in ortalamanın bilimi tarzındaki sosyoloji eleştirisi haklılık kazanmaktadır. Türkiye’deki durum daha da vahimdir. Çünkü Türkçe’de “social” ile “societal” arası bir ayrım bulunmadığı için her ikisine de toplumsal denmektedir. Bu ise öncelikle zihinlerde başlayan karmaşıklığın bir de dil yoluyla pekiştirilmesine yol açmaktadır. (Bunun bir de öztürkçecilik yönü vardır ki evlere şenlik) Mikro ve makro boyutlar arası fark göz ardı edilince mezzo düzlem iyice dikkatlerden kaçmaktadır. Ben kendi yazılarımda social’i sosyal, *societal’i toplumsal olarak ve ilkini mikro, ikincisini makro ilişkiler için kullanma yolunu seçtim. Mezzo seviyedeki ilişkiler için ise “kurumsallaşma’yı tercih ettim. (Ama bu titizliği öğrencilerim dahil hiç kimsenin göstermediğinin de farkındayım).

Oysa toplum; insan birlikteliklerinin (kısaca socius veya camia da diyebiliriz) alabileceği formlardan sadece biri. Sosyolojiyi bir yandan toplumun bilimi bir yandan da insan ilişkilerinin analizini yapan bilim dalı olarak tanımladığımızda toplumu insan ilişkilerinin aritmetik toplamı imiş gibi düşünüyoruz. Ortalama eğilimlerin peşine düşmemizin, kamuoyu yoklamalarına kendimizi sıkıştırmanın sebebi de işte bu. Niceliğin yanı sıra niteliğin insan birlikteliklerinin karakteristiğine işaret ettiğini görebilseydik süreçten olaya, olaydan olguya, tekilden tikele, süreçten yapıya, nicelikten niteliğe giden akışı dikkate alsaydık mikrodan mezzoya mezzodan makroya ulaşan yapısallaşma sürecini ve her bir basamakta/dirsekte farklı bir var oluş sergileyen sosyalliği de açıklıkla kavrayabilirdik. Böyle olmadığı içindir ki akademisyen sosyologlarımız toplumsalı birey/kişi üzerinden, bireyden/kişiden hareketle, bireyi/kişiyi temel aktör olarak anlatıyorlar. Makro bütünlüklerin, mezzo boyutlu kurumların, yapılanmaların, sosyal olguların, süreçlerin de aktör olduğunu düşünemiyorlar.

Doğan Ergun hocanın üzerinde önemle durduğu diğer bir husus bilimsel araştırmada hipotezin ağırlığıdır. Hipotezsiz araştırma olmaz mı? Bilimsel araştırma yapıyorsak hipotezimizin olmasını tercih ederiz. Ama sorun tespiti amaçlı, tekil olay saymak amaçlı, betimleme yapmak amaçlı bir araştırma yapacaksak o zaman hipotezimiz olmayabilir. Ama bu durumda bile yine de belirli beklentilerimiz vardır. Hakkında hiçbir teorizasyon yapılmamış, herhangi bir kavramlaştırmaya gidilmemiş, üzerinde herhangi bir bilgi birikimi olmayan bir konuda genel eğilimi tespit etmek isteyen survey ya da kamuoyu yoklaması tipi dediğimiz bir tarama yapmak isterseniz hipoteziniz olmasa da bazı beklentilerin ışığında araştırmanızı planlarsınız. Bazı beklentilerimiz hep vardır; var olduğu için belirli kişilere belirli soruları sorar, belirli bilgileri toplamaya çalışırız. Hipotezler manâ olarak bizim araştırma konumuzda olan bitenlere yönelik sorduğumuz zekice sorulardır. Ama söze dökülmeleri yargı belirten cümle olmak zorundadır. Soru formunda hipotez olmaz. Neden olmaz? Çok basit. Çünkü soruların reddi ya da kabulü söz konusu değildir. Sorulara cevap verilir. Sorular gerçeklenme ya da yadsınma ameliyesine sokulamazlar. Oysa yargı ifade eden cümleler reddedilebilir ya da gerçeklenebilirler. Bilim gerçeklenmiş/yanlışlanamamış bilgiler birikimidir. Bilim ansiklopedi – değildir ki sorulara verilen cevaplar listesi olsun. a,

Sonuç olarak: Doğan Ergun hoca Yöntemi Bulmak’ın 132. sayfasında Hilmi Ziya Ülken’den söz ederken diyor ki: “Hilmi Ziya Ülkemin izlenmesi gereken bazı düşüncelerinin, Türkiye’mizde izlenmemesi bir üzüntü yaratmalıdır ve bu üzüntü taze kalmalıdır”. Ben de demek istiyorum ki, Türkiye yüksek öğrenim alanını, gençleri, entelektüel dünyayı Doğan Ergun’dan ve onun gibi adları akıllara ve gönüllere yazılan akademisyenlerden mahrum bırakanlar bu kararlarından dolayı üzülmeli ve bu üzüntüleri taze kalmalıdır; tarihe gömülmemelidir. Çünkü bir Doğan Ergun, bir Tuncer Tuğcu, hocam olmasa da bir İsmail Beşikçi duygularını, sözlerini, eylemlerini bu topluma geniş zaman içinden sundular. Sunumunuzu geniş zaman ve geniş mekân içinden yapıyorsanız hesabını vermeye hazırsınız da demektir. “Hesabını vermeye hazır olmak” sizin için bir hesap-kitap, gönül-hatır, çıkar- kazanç meselesi değil, ta en başından özel bir aydın kimliğine sahip olduğunuzun göstergesidir. Böyle aydınlara “namuslu aydın” deniyor.

KAYNAKÇA

Arendt, Hannah (1994) İnsanlık Durumu. (Çev. Bahadır Sina Şener) İstanbul: İletişim Yayınları.

Beşikçi, İsmail (1969) Doğuda Değişim ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan Aşireti). Ankara: Doğan Yayınevi.

Coletti, Lucio (1978) “Marksizm ve Diyalektik” (Çev.Yusuf Arak) Demokrasi İçin Toplumcu Düşün, 2, ss.113-142.

Çelebi, Nilgün (2007) Sosyoloji Notları. Ankara: Anı Yayıncılık.

Ergun, Doğan (1991) Türk Bireyi Kuramına Giriş (Türk Kültürünün Olanakları). İstanbul: Gerçek Yayınevi.

Ergun, Doğan (1993) Yöntemi Bulmak. İstanbul: Gerçek Yayınevi.

Goode ve Hatt (1964) Sosyal Bilimlerde Araştırma Metotları. (Çev. Ruşen Keleş) Ankara: Sağlık Sosyal Yardım Bakanlığı Yayını.

Popper, Karl. (1974) The Philosophy of Karl Popper Book one. (ED.Paul Schilpp), Illinois: Open Court.

Tuğcu, Tuncer, 1985) Felsefe Tarihi İlk Çağ 1. cilt. Ankara: Sorun Yayınevi.

Yıldırım, Cemal (1979) Bilim Felsefesi, İstanbul: Remzi Yayınevi.

Nilgün ÇELEBİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s