Çin Mektupları-II

Alaattin Diker Gezgin Mustafa Önder ile Çin’i konuşmaya devam ediyor. Sohbette Çok önemli tespit ve tahliller  dillendirilmiş.

IMG-20190309-WA0002

Çinlilerin zaman kavramıyla çok özel bir ilişkisi olduğu biliniyor. Zaman algıları bizim düşündüğümüzden çok daha uzun ve köklü bir geçmişe dayanıyor. Örneğin, Berlin Bilimler Akademisi Başkanı, 1950'lerde Pekin Bilimler Akademisi Başkanı ile biraraya geldiğinde, Berlin Bilimler Akademisi'nin 18. yüzyılda kurulduğunu gururlanarak söyler. Çinli meslektaşı ona şu soruyla karşılık verir: “Milattan önce mi sonra mı?” Bugün sohbetimize aynı minvalde kaldığımız yerden devam ediyoruz...

– Paradoksal bir durum var ortada: Batı’da Çin, kapitalizmi özümlemekte olan bir ülke olarak algılanıyor, çünkü ülkede çok fazla zengin(lik) bulunuyor. Öte yandan Çinliler, birbirlerini ‘komünist’ olarak görüyorlar. Olaya dışardan bakan kimseler olarak onlara inanmamak için hiçbir gerekçemiz yok…

Bu çarpıklık ideolojik açıdan ortaya çıkıyor, ekonomik bakımdan değil. İnsanları birleştiren artık komünizm değil. Para insanları bir arada tutuyor. Paranız olduğu zaman ister Tibet’ten ister Doğu Türkistan’dan gelin, orada komünizm durur. Okullarda Büyük Mao anlatılır, ve onun Kırmızı Kitabı okutulur. Aynı okula yatırım yapmak için bir Batılı geldiğinde akan sular durur. Çinliler birçok alanda ikili oynayan bir toplumdur. Para nerden gelirse gelsin sorun teşkil etmez ama uygulamaya geçilince paranın akacağı yönü ideoloji belirler. Ancak bu zenginler öyle kolayca zengin olmuyorlar. Zengin olabilmek için ya Komünist Parti’ye üye olacaksınız ya da yandaş. Yoksa halktan birinin ‘ticarete atılayım veya şirket kurayım, sonra ihracat yaparak zengin olayım’ demesinin manası yok. Ona bu imkânı kimse tanımaz! Yani Piyasa o kadar serbestleşmedi henüz. Avrupa zaten bu kayırmacı durumdan yakınıyor. Serbest Piyasa Ekonomisi’ni canlandırmaya çalışıyor. Ekonomi, her yönüyle Komünist Parti’nin kontrolü altında hâlâ.

thumbnail_IMG-20190309-WA0010

– Batı merkezli bakış açımıza göre, 1989’da Varşova Paktı’nın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte komünizmin de öldüğünü ilan ettik. Şimdi biz haksız duruma mı düştük?  Çin’de komünizm yaşıyor. Çin nüfusunun 1989’da bir milyar olduğu ve o günden bu yana 1.4 milyar’a çıktığı göz önüne aldığımızda, bugün o zamandan daha fazla ‘komünist’ insan olduğu görülüyor. Bu çarpıklık ne kadar sürer?

Çin‘e gidin, ve yolda karşılaşacağınız ilk Çinliye ‘Komünizm nedir’ diyerek sorun bakalım. Yanıt alabilecek misiniz? İdeolojik eğitime rağmen bilmiyor çünkü. Ama pratikte Parti’ye üye olarak ya da Parti’nin düzenlediği etkinliklere katılarak bilinçsiz bir duruş sergiler. İşte, çarpıklık tam burada yatıyor. Mesela Çin yılbaşısını kutlarken, Batı’dan gelen hediyeleşme anlayışını o geleneğe eklerler. Eş dost birbirlerine ‘Kırmızı Zarf’ içerisinde para dağıtır. ‘Kırmızı Zarf’ vermediğiniz kimseler alınır. Ancak bu ‘âdet’ son 20 yılda ortaya çıkmıştır. Çinli öğretmen arkadaşlar ile sohbet ederken onların bu gelenekten şikayetçi olduklarını çok işittim. Bu yakınmanın parasal yanı bulunmuyor. Demografik yapı ile ilgili bir olay. Herhangi bir memurun akrabaları 2 -3 bin km. uzakta yaşıyor çünkü. Arkadaşlarımın severek hediye aldıklarına nadir şahit oldum, çoğunluk bir mecburiyet olarak hissediyor. Batı’daki Noel anlayışının bir başka versiyonu orada yaşanıyor. Genç kuşaklar bu tür açmazlardan çıkış yolu aramaktadır.

– Ama birisi şu soruyu sorabilir: Komünizmi, geleceğin en büyük siyasi ve ekonomik gücü mü inşa edecektir? 21. yüzyılda Çin; 20. yüzyılda ABD ve 19. yüzyılda İngiltere’nin oynadığı rol ile karşılaştırılabilecek bir konuma gelmiş midir?

Şu anda Çin‘de geçerli propaganda ne biliyor musunuz? Milliyetçilik. Nasıl 80’li yıllarda Batı sinemalarında Rambo filmleri oynatılmışsa bir benzeri şimdi Çin  sinemalarında oynatılıyor. Çinli kahramanlar dünyayı kurtarıyor ya da dünyayı istila etmeye kalkan uzaylılara karşı savaşıyorlar. Medya sektöründe böyle bir milliyetçilik anlayışı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Hepsi Parti’nin himayesinde gerçekleşiyor ama. Parti’nin toplum içindeki konumu giderek sarsılacak, zira Parti eskiden herkese iş ve ev veriyordu. Artık bedava ev yerine kredi çekerek konut satın alıyor emekçiler. Borç ödemek için daha fazla çalışmak zorunda kalıyorlar. Eski ‘mutlu’ günleri özleyenler geleceğe karamsar bakmaya başlıyorlar. Çünkü herşey giderek pahalanıyor. Gelir düzeyleri arasında uçurumlar oluşuyor. Birgün Çinli öğretmen arkadaşıma ‘Birşeye sahip olabilmen için çok çalışman gerekiyor ama emeğinin karşılığında aldığın maaş azalıyor, yani para değer kaybediyor’ dedim. Afalladı.  Komünist düzen halkın bu yönde bilinçlenmesini asla istemez. Bu bilinç olayları içine girdikten sonra muhakkak gelişecektir. Avrupa’da 70’li yıllarda yaşadığımız gibi gençlik bir alternatif arayışı içine girecektir. Materyalizm sonrası bir toplum kesinlikle olacaktır. Eskiyen değerleri ve ilkeleri sorgulayan bir gençlik ortaya çıkmaya başladı bile.

thumbnail_IMG-20190309-WA0017

– Bana göre Çin’de gerçekleşen şey, komünizmden kapitalizme geçiş değil. Ölen devlet teorisinden ziyade (Marx’ın bu konuda zaten söyleyeceği pek birşey yoktu) Marksizm’i sermaye teorisi olarak okuma kararıdır (Yine Marx’ın bu konuda söyleyeceği çok az şey vardı).  Tarihte görülen en güçlü devlet kapitalizminin gelişmesiyle birlikte Çin, komünizmi marksist ilkelere uygun şekilde gerçekleştirdi mi peki?

Çin’de parti ölür devlet ölmez. Çünkü Asya kültüründe otariteye sadakat asıldır.   Devlet babadır ve yaptıkları sorgulanamaz. Ama o partiyi sorgulayabilir. Yarın makul ölçüler içerisinde ideolojiyi de sorgulayacaktır. Bizim devlet anlayışımızla örtüşüyor bu aslında. Ben, hiç yadırgamadım. Mesela; işveren Asya kültüründe her zaman haklıdır. Ama Almanya’da öyle değil. Bir garson rahatlıkla şefini haksız bulabilir. Gerçekten hastalanmış ise telefon açar bildirir. Yüksünmez. Çin’de bu yok. Vatandaş-Devlet ilişkisi de aynı minvalde sürüyor. Haihazırda halkı izlemek ve gözetmek amacıyla milyonlarca kamera sokaklara yerleştiriliyor. Polis devleti kuruluyor. Aynı girişim Almanya’da sözkonusu olsa yer yerinden oynar. Çin halkında ise ‘devlet yapıyorsa doğrudur’ anlayışı egemendir. İşin içerisinde devlet varsa kimsenin kılı kıpırdamaz.

thumbnail_IMG-20190309-WA0006

– Batı medeniyeti’nin Mesih acelesine, İslam Dünyası’nın Mehdi beklentisine kayıtsız duran Çin, 2050 yılında gerçekleşecek ‘komünizm’ yani ‘devlet kapitalizmi’ yolundaki ilk aşamayı tamamlamayı ve böylece olası hayal kırıklıklarından korunmayı öngörmektedir. Bu tarih şimdilik çok uzakta olduğu için ileriye bakabiliriz. Son olarak, Marx, komünizmin ancak gelişmiş ülkelerde gerçekleştirilebileceğini ileri sürüyordu. Bu öngörü doğru çıkacak mı dersin?

Çin‘de her zaman Avrupalılar gibi olmak hevesi mevcut. Batılılar gibi kalkınalım, ilerleyelim. Herşeyimiz onlar gibi olsun arzusu eksik olmamış geçen yüzyılda. Bugün de her gördüklerini kopyalar ama ne işe yaradığını bilmezler. Gelişmek yalnızca maddi boyutu olan bir olay değil. Zihniyet değişimi onu tamamlayan bir unsur. Marx ve komünizm Avrupa tarihi içinden çıktı; Batı toplumu onu doğurdu. Toplumsal ve ekonomik koşullar farklıydı. Lenin; sanayi toplumunda değil tarım toplumu olan Rusya’da bir ihtilal gerçekleştirdi. Ama yürümediğini gördük. Şimdi Çin bu gelişmişlik içerisinden ‘komünist’ bir toplum yaratabilir mi? Bu konuda şüphelerim  var.

thumbnail_IMG-20190309-WA0005

– Şunu söylemek istiyorum. Çin’den alacağımız ilk ders şu olabilir: Komünizm artık orada günlük yaşamın bir parçası sayılıyor. Bir anlamda Çin, Marx’ın teorileri için turnusol kağıdı işlevi görüyor. Çin, devlet kapitalizmine dönüşürken, Batı, komünizm benzeri bir topluma evriliyor. Evet, bu bakış açısı bir provokasyon sayılabilir. Ama meseleye önyargısız bakalım. Liberal-Kapitalizm olarak tanımladığımız düzen Marx’ın hedeflediği komünist toplumun tüm özelliklerini üzerinde taşıyor. Örneğin Batı’da yabancılaşma sona erdi, çünkü işlerin çoğunu robotlar yapıyor ve artık elimizde tek bir meslek kaldı: yaşamak ve tüketmek. Sınıfsal çelişkiler ortadan kalktı (ancak gelir farkı azalmış değil); “Yeni Enternasyonal” işlevi gören Web vasıtasıyla küresellik önem kazandı; aslında “popülizm” dediğimiz olay, proletarya diktatörlüğünden başka bir şey değil mi?

Doğru. Marx onu burjuva toplumun sonu  ile komünist toplumun başı arasında cereyan edecek çalkantılı bir döneme yerleştiriyor. Bugün karşımızda ilerlemiş çok büyük bir komünist ülke var. Avrupa’nın kendisi-milliyetçi, gerici ve ırkçı reflekslerle sarsılmış olsa da-komünizmin temel yönlerini Marx‘ın “Alman İdeolojisi”nde tarif ettiği şekilde içselleştirmiştir. Bugün Batı’da yaşantımız; sabahları avlanan, öğleden sonraları balık tutan ve akşamları işini can sıkıcı bularak eleştiren özgür insanın hayatından farkı yok.  Hatta vizyon sahibi olan ama nihayetinde 19. yüzyıldan kalma bir ideolojinin ötesine geçtik.

thumbnail_IMG-20190309-WA0007

– Başka bir deyişle, ‘komünizm’ kapitalizm tarafından gerçekleştirildi! Bizi, Marx’ın tarihsel nedenlerden dolayı sağır kaldığı konular noktasında duyarlılaştırdı: Feminizm, çevre koruma, hayvan refahı ve azınlık hakları gibi. Bu teşhisi olumsuz bularak ya da solcu duygusallığı göstererek reddetmek iyi niyetli bir yaklaşım sayılabilir mi?

Bu yaklaşım, hiçbir şekilde Marx’ın fikirlerine aykırı değildir; ilk haliyle statükoyu yok etmeyi amaçlayan bir hareketi temsil eder. Eh, kapitalizmden daha fazla yapıbozumcu başka hangi hareket var şimdi? Belki Çin’in büyüklüğü, bu ideolojinin gücünü diğer ülkelere göre daha iyi kavramış olmasından ileri geliyor. Marxizmi; bizdeki solcular gibi devleti ortadan kaldırmak olarak okumuyorlar.

thumbnail_IMG-20190309-WA0018

– Eğer günümüzü (ve geleceğimizi) iyi anlamak istiyorsak, Çin’deki gelişmelere düzgün bakmak zorunda değil miyiz?

Çin’i anlamanın iki yolu var: Ya gidip Çin’de yaşayacaksınız. İnsanlar ile içli dışlı olacaksınız. Ya da Çin içersinde uzun seyahatlere çıkacaksınız. Çünkü Çin, çok geniş bir coğrafya üzerinde bulunuyor. Ancak yasal sınırlar 1911’den sonra çizilmiş. Doğu Türkistan, ben Çin’e ait değilim, diyor. Tibet hakeza. Alın siz Avrupa kıtası büyüklüğünde bir alan. Yine Hongkong ve Tayvan da Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer almak istemiyor. Çin‘i yalnızca coğrafi sınırlar üzerinden tanımlamak eksik kalır. Örneğin, 5 bin yıllık geçmişi olan bir Çin tıbbı gerçeği var. Sayıları yüzleri bulan etnik toplulukların kendilerine özgü kültürleri hala dipdiri. Şimdi Çin bunları ‘homojenleştirmeye’ çalışıyor. Bu çabanın özü ise; Han Çinlileri hepsinin üzerinde konuşlandırmak. Şu anda devlet Han Çinlilerin elinde. Çin olarak yeryüzünde güçlü devlet olmak hevesinden ziyâde Han Çinliler olarak üstünlük kazanmak niyeti baskın. Asıl amaç bu. Anayasal vatandaşlık bağlamında Çinlilik geri planda kalıyor. Han milliyetçiliği öne çıkıyor. Uygurlar, Tibetliler, Tayvanlılar ülkelerinin istila edildiğini ya da edileceğini düşünüyorlar. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürüleceğini çok iyi biliyorlar.

Devam edecek…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: