Bir Güzel Mağlup: Rachel Corrie…

Muaz Ergü yazdı…

rachelll.jpg

Zaman baş döndürücü hızla akıp giden bir ırmak gibi. Önüne çıkan her şeyi tar u mar eden bir ırmak. Bu hızın, bu akışın içinden çıkıp düşünebilmeyi becerince insanlığın, haysiyetin, vicdanın yağmalanışından başka çok fazla bir şey gelmeyecek sanırım hatıra. Paramparça bir hatırlayış, paramparça bir sızı… Hayata, umuda, aşka, merhamete dair bütün renkler solgun. Dostluk da düşmanlık da bir sis perdesi içinde anlamsızlaşmış. Dilimizde kekre bir tat. Koskocaman bir yalan… Evet, yaşadığımız zamanlar yalanın mutlak egemenliğini ilan ettiği zamanlar. Dünya, teorilerin, teoremlerin, ekranların, neonların gösterdiği gibi steril, masum pir ü pak değil. Bizzat masumiyet ve temizlik söylemiyle kirletilen bir dünya. Siyasetin bütün kirlerinin kamuoyuna boca edildiği, her şeyin ucundan kıyısından günaha bulaştırıldığı… Kir akıyor her yerinden dünyanın, her yer kan… Kan her yerde…

Bugün durup geriye, akıp giden zamana bakınca etrafımızda yağmadan, yıkımdan, yok etmeden başka görebileceğimiz çok fazla şey yok. Gökyüzünde güvercinler kanat çırpmıyor. Bir serin rüzgârın sarhoşluğuyla mest olan bulutlar yok. Her yer demirden, plastik her yer… Yeryüzünü sulamıyor bereketli pınarlar. Kandan ırmaklar akıyor. Dicle de yaldızları dökülmüş bir aynadan yansıyor paramparça Ay. Paramparça muhayyilemize düşüyor paramparça yıldızlar. Sokrates hep baldıran zehrini içiyor iradenin, özgürlüğün, ahlakın zirvelerinde. Büyüyor kahramanlar küçülürken insanlık… Spartaküs kölelerle yürüyor zalim Roma’nın üstüne. Gandhi uzun bir yürüyüşe çıkıyor en hüzünlüsünden. Sühreverdi hep idam ediliyor âlimlerin hasedinde. Mansur dara çekiliyor tarihin darağacında. Tarihin en ağlamaklı dergâhına akıyor Nil. Fırat suyu Kerbela’ya… Binlerce yıldır Kerbela’da susuz Hüseyin. Kerbela Hüseyni kederle dolu. Dünya Hüseyin’e ağlayıp Yezitle iş tutan ikiyüzlülerle…

rachel-corrie-wall

Geriye dönüp bakınca sanırım göreceğimiz, görebileceğimiz tek iyi, umudu diri tutan şey kahramanca ölenler. Mağlupların menkıbesi… Her şeyin siyasete, ranta, kişisel istikbale tahvil edildiği bir dönemde yüreklerindeki vicdanın, namusun ve haysiyetin ateşiyle yanıp tutuşanlar. Menfaatin dönekleştirdiği yamyamlarla dolu bir dünyada insan kalanlar. İnsanı hatırlatanlar… İnsanlığı zirveleştirenler… İnsanlığın zirvelerinde dolaşanlar.. Vicdan, merhamet, din, iman derken bile bunları pazarlayan ikiyüzlülerle dolu dünyamızda dik duranlar. Eğilip, bükülmeyenler… Korkmadan, hiçbir hesabın kitabın, stratejik planın, programın içinde olmadan cesurca yürüyenler. Tek başına yürüyenler. Değil midir ki hakkın, hakikatin yolu ıssızdır, orada kalabalık yoktur. Kalabalık etmez kimse yolunuzun üstünde. O yola çıkarken yüreğinizden başka muskanız olmaz. Bir de bütün iyilerin, iyi olmuş olanların serin rüzgârlar gibi yürek dağlarınıza dokunan duaları.

Rachel Corrie Vicdanı yitik dünyanın vicdanı… Zamanın rutin işleyişinin dışında, dışarıda… Baştan ayağa duyarlılığın, mazlumun yanında olmanın, zalime kim olursa olsun canıyla karşı durmanın sembol ismi. Corrie, 16 Mart 2003’de Gazze’de İsrail askerlerinin buldozeri altında ezildiği zaman 23 yaşındaydı. Filistinli değildi, Müslüman da… Yine de Gazze’deydi. Orada… Evinden, yurdundan edilmiş, kendi topraklarında mülteci kılınmış mazlumların yanında. Zaten yüreği mazlumlarla vuruyordu. Mazlumlardan yana. Günümüzün kariyerist gençliğinin, bencil işleyişinin aksine gariplerle, güçsüzlerle omuz omuza… Gücü kutsayan anlayışın zıddına… Bütün iktidar hesaplarının dışında.

rachelandthebulldozer-a

Annesine Gazze’den yazdığı bir mektup da: “Dünyada böyle bir zulmün kıyamet koparmadan gerçekleştirilebileceğine inanamıyorum. Canımı yakıyor, geçmişte de yaktığı gibi, dünyanın böyle korkunç bir hâle gelmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek.” diyordu. Evet, canı yanıyordu, canını yakıyordu dünyanın gidişatı. Zulme tanık olmak acıtıyordu içini. Gücün, silahın, paranın şımarttığı soytarıların hadsizlikleri, garibanların sahipsizlikleri en derinden yakıyordu onun vicdanını.

Filistinli bir ailenin başını sokacağı, çocuklarını uyutacağı, çocuklarını doyuracağı evin yıkılmasını durdurmak için yürüdü O, en güzel, en uzun yürüyüşünü. Yıkılmasın istiyordu bir ocak. Tütsün istiyordu bir evin ocağı. Yürüdü Rachel, yürüdü… Umudun, direnişin, başkaldırının, haysiyetin, şerefin adımlarıyla… Sıradanlığı geride bırakarak… Sapan taşından, insandan, iyilerden korkan vahşi İsrail sürdü buldozeri Rachel’in üstüne. Rachel’i ezip geçti… Yeniden doğdu aslında Rachel. Yeniden haysiyetin ve namusun ufkunda. Bir destanı yazdı paramparça bedeniyle. Bir destanı… Mağlubiyetimizin masum ve mazlum destanı…

pancake

Soydaşlarının ve ait olduğu kültür havzasının Ortadoğu’ya geliş niyetlerinin tersi bir niyetle buradaydı Rachel. Soydaşlarının işgaline direnmek için. Dini, siyasi, kültürel bir bağı yoktu Filistinlilerle. Ama onlara destek için, onların yanında olduğunu göstermek için en değerli varlığı canından vazgeçti. Yıllardır Filistin Edebiyatı yapan, siyasi geleceği Kudüs’le direkt bağlantılı Müslümanlara ve yöneticilere güçlü bir ihtar vermiş oldu Rachel. O, edebiyat yapmadı bizatihi gerçeğin kendisini söyledi ve en gerçek oyununu oynadı. Sıcak odalarda klavye mücahidliği yapan Filistin tüccarı din bezirganlarının suratına gerçeğin tokadını patlattı. Dilimize pelesenk olmuş kardeşlik, dostluk sözlerinin ne kadar anlamsız olduğunu gösterdi. Eyleme geçmeyen, geçirmeyen bütün sözlerin ne kadar cılız ve yoz olduğunu da…

Müslümanlar büyük salonlarda, kongre merkezlerinde Kudüs’e ağlama pozları verirken, Mescid-i Aksa’ya şiirler düzerken, oralara turistik geziler ayarlarken, Şiir gecelerinde Kudüs Seyahati çekilişleri yaparken, İsrail ile göstermelik kavgaya tutuşurken, ağlama duvarında takılırken Rachel bizim din kardeşlerimizin yuvasının yıkılmaması için gencecik bedenini siper etti. Üstelik cenneti garantilemiş dincilerin nezdinde bir “gavur” olarak! Mücahitlik oynayan, yüzleri kızarmadan İsrail karşıtlığı(!) yapanlara karşı en güzel hareketti Rachel’in yaptığı. Allah’a inanan ama ölümden korkanlara karşı ölüme nasıl yürünebilir sorusunun cevabıydı O. İktidar sarhoşu, güç manyağı dindarlar, muhafazakârlara gösterdi dünyada her şeyin kazanmak olmadığını. Mağlup olurken bile zafer kazanılabileceğini anlattı lisanı hal diliyle. Tarihin önünde bütün Müslümanları mahcup eyledi aslında. Eğer anlaşılabilirse!…

kudüs

Muaz ERGÜ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s