Hasan Boynukara’nın Hibrit Hikâyeleri

Nazlı Akdağ, ‘Hibrit Hikâyeler’ kitabını, yazarı Hasan Boynukara’yla konuştu. 

hjjj.jpg

Yakın çevremizi genelde kendi seçimimizden ziyâde ailemiz, okulumuz, işimiz, oturduğumuz muhit gibi değişkenlerin etkisinde bir araya geldiğimiz insanlar oluşturur. Bu zorunluluk dolayısıyla oluşan bu ‘zorunlu çevre’nin dışında ortak ilgi, fikir, anlayış dolayısıyla bir araya geldiğimiz, kendimize daha yakın hissettiğimiz insanlar da var. Bu insanlarla ilşkilerimiz bireysel seçimimize dayanır büyük oranda. Yani bu, en azından yaşadığımız şimdiki zamanlara kadar böyleydi. Şimdilerde ‘sanal ortam’, ‘sosyal medya’ sayesinde küçük bir köy haline gelen dünyamızın her yerinden kendi anlayışımıza uygun insanları bulabiliyoruz. Dünyanın küçülmesi, mesafelerin kısalması sanal da olsa gerçek hayatta karşılaşmamız zor olan insanları bir anda karşımıza çıkarıyor.

X kuşağı mı, Y kuşağı mı bilemediğim, belki de ikisinin kesişim kümesi olan bizim nesil ‘sosyal medya’ ağını çoğunlukla; ortak toplumsal kaygılar güden, bu sancılarla sancılanan, fikir alışverişi yapmak ve çözümün parçası olmak isteyenlerle bir araya gelme aracı olarak kullandı. Belki de ortak elemanların çok olduğu bir toplulukta kendini daha iyi hissetti ve ifade etti. Hangisi daha iyi tartışmasına girmeden, durumu geçmişe duyulan romantik özleme döndürmeden, Mustafa Everdi Hoca‘nın, ‘Hatıralar saklamak içindir, üstünde yaşamak için değil.’ dediği gibi, hatıralarımızı atmadan ve lakin günümüzün şartlarını da reddetmeden (ki reddetsek bile bu durumu değiştirmeyecektir) yola revan olmak, hâlihazırdaki durumda en iyiye yönelmek, şartları ve teknolojiyi bunun için kullanmak en makulüydü sanki.

Dostoyevski’nin:“Aşamayacağım bir duvarı yok saymam” sözüne de dayanarak, aşamadığımız duvarı işlevsel kılmaktır bu bir bakıma. Tam bu noktada; sosyal medyanın, kitle iletişim araçlarının, yakın çevreyle iletişimi azalttığı gerçeğini reddetmeden ve fakat burayı, önce teker teker, sonra da topluca iyiye doğru yol almanın, kendimiz olmanın, kendimizi bir adım daha yukarıya çekebilmenin bir aracı olarak kabul edip, buna böyle bakan insanlarla ortak bir paydada buluştuk/buluşuyoruz…

‘Sosyal medya’daki bu bir araya gelme, fikir alışverişinde bulunma kitap sayfalarına da taşındı. Hasan Boynukara’nın ‘Hibrit Hikâyeler’ kitabı tam da bahsettiğimiz bu çalışmaların ilk örneklerinden. İki yüz sayfalık kitaptaki kısa öyküler daha önce ‘sosyal medya’da paylaşıldı. Okuyucu, tepkisini yorumları aracılığıyla açığa çıkardı. Öykülerin altına yapılan bu yorumlar hiçbir değişikliğe uğramadan kitapta yer aldı. Evet, yaşadığımız zamanları en iyi tarif eden kavramların başında hibrit geliyor. Sınırları, çizgileri net olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Hayatın melezleştiği… Kısa, genel geçer, yormayan, çabuk olan şeyler tercih ediliyor. İnsanlar artık uzun cümlelerle konuşmuyor, uzun metinleri okumuyor. Boynukara akademisyenlikten gelen teorik bilgilerini de kullanarak ortaya güzel bir eser koymuş. Kitap yazılıp okuyucunun önüne atılmamış. Okuyucular yorumlarıyla metnin akışına müdahale edebilmiş. Yazar okuyucu, okuyucu yazar olmuş adeta.     

 ‘Sosyal medya’da tanıyıp, takip ettiğim, sonrasında yüz yüze görüşme imkânı bulduğum, tanımış olmaktan büyük memnuniyet duyduğum biridir Hasan Hoca. Kendi içinde ‘töre’si olan bir grup oluşturmuş internette. Herkese açık olan bu kapıdan geçenler görür ki, samimi, doğal ve de reel bir yerdir burası. Bazen ağlanacak halimize güler, bazen taşlar, bazen gül atarız. Fakat her durumda sosyal statüden ziyâde fikirlere rağbet edilir. Kartvizitler, akademik unvanlar konuşmaz… Kendisi de statüsünün üstünde, kendi olduğu için kıymetlidir, tanıyanlar için. İnsanın ‘babadır’ dediği kişi sayısı hiç de çok değildir, hele ki belli bir yaştan sonra,  zira ‘baba’ sıfatı pek çok anlam taşır.  Akademik kariyeri, entelektüel seviyesi, sosyal statüsü dışında, yol açıcı, idol, güç… Doğruyu yapan, doğruya yönlendiren…

Uzun bir girizgâhtan sonra asıl maksadımıza dönelim. Hasan Boynukara ile ‘Hibrit Hikâyeler’ kitabını konuşalım. 

hmmhmbmöö

-Sahi Hocam, Hasan Hoca, kimdir?

-Ah kim olduğunu bir bilse! Kendini tanıyanlara gıptayla bakan bir “kendini bilmez” diyelim. 

Etrafa olduğu kadar kendine de sevecen, merhametli midir?

-Pek öyle değil sanki.

 -Neden bir monolog, bir roman, uzun öykü değil de ‘Hibrit Hikâyeler’?

Galiba hayatın ritmi sürükledi bizi buraya. Özellikle iletişimin bu kadar kolay ve hızlı olması! İnsanların acelesi var. Artık sayfalar dolusu mekân tasvirleri, karakterlere ilişkin yığınla bilgi insanları sıkıyor. Uzun hikâyeler ya da romanlar hâlâ okunuyor ama eskisi kadar değil. Bunun açık göstergesi “kitap okumuyoruz” cümlesinde gizli. Diğer yandan hikâyelerimiz çoğunlukla birkaç tema etrafında dönüp dolaşıyor, bir tür kendini tekrar… Bu da okunmamanın nedenlerinden biri!  Diğer taraftan popüler ilgileri dikkate alan kitaplarla, popüler figürlerin yazdığı kitaplar satmaya devam ediyor. Herhalde, Cem Yılmaz’ın herhangi bir kitabı kısa sürede birkaç baskı yapabilir.  Biz eski alışkanlıkla uzun kısa ayrımı yapmadan okumaya devam ediyoruz ama yeni nesil “lafın uzatılmasından” pek hoşlanmıyor. Emojilerle iletişim kuran, özellikle genç okuyucu, birkaç cümle ya da paragrafta yazılacak olana neden zaman ayırsın ki. Kısa kısa yazmamın arkasındaki temel güdü bu. İstenirse bu öykülerin her biri sekiz on sayfaya pekâlâ çıkarılabilir.

 – Hibrit Hikâyeler, bir hedef mi idi Hocam, yoksa yol oraya mı götürdü?

-Şunu söylemem gerekir; kendimi hikâyeci olarak görmüyorum ama yazdıklarımın hikâye olduğunu söyleyebilirim. Bir çelişki gibi görülebilir; en azından geleneksel anlamda bir hikâyeci değilim. Bazen bir anekdot, bazen nano öykü, bazen kısa kısa hikaye.  Hibrit Hikâyeler tabii ki bir hedef değildi ama hikâye anlatmayı sevdiğim doğrudur. Uzun hikâyelerin bir kısmının gereksiz yere uzatılmasına bir tepki olarak düşünülebilir. Ekstrem bir kelime ekonomisi duyarlığı. Okuyucuyu hikâyeye katma arzusu…

 -Peki ilham mı yazdırdı bir çırpıda bu öyküleri, yoksa hazırlık ve pişirilme süreci oldu mu?

-Bir kısmı tamamen kurgu bir kısmı yaşanmış bir olayı ya da gözlemi kurgulama. Zannederim yaptığımız şey büyük ölçüde anlaşıldı.

-Hikâyeler, güncel olaylar, felsefi/edebi atıflar, sosyal çıkarımlar ve oldukça yoğun ironi ile dolu. Ve bir kapak bir kitabı ancak bu kadar güzel ifade edebilirdi. Bu paylaşımlardan sonra, anlattığınızın anlaşılmadığı izlenimi oldu mu sizde?

Bir kere sosyal medyanın küçümsenmesi konusuna katılmadığımı baştan ifade edeyim. Amaç bir “mesaj”ının yazılı ya da görsel olarak daha çok okuyucuya ulaştırılması ise, bundan daha pratik, daha maliyetsiz ve daha hızlı bir yöntem yok. Daha da önemlisi okuyucu, paylaşılan metne yorum yapma, eleştirme imkânı buluyor. Bence bu bir yazar için bulunmaz bir fırsat. Buradan, yazar okuyucusuna göre pozisyon alsın anlamı çıkarılmamalıdır. Kaç öykücü, okuyucusunun, öyküsü hakkında ne düşünüldüğünü bilme fırsatı yakalayabilir?  Birisi kalkıp Tolstoy’un ya da Kafka’nın, yorum yapan okuyucuları mı vardı” diye sorabilir. Eğer Kafka ya da Tolstoy iseniz, buna ihtiyacınız olmaz.  Sayın Everdi’nin ve Sayın Başer’in takdim yazıları son derece onore edici ve benim kendimi ifade edeceğimden fazlasını yansıtmaktadır. Müteşekkirim. Kitabın basımında emeği olan Recep Seyhan’a da teşekkür borçluyum.

İroniye gelince, hemen her öyküde kullandığım doğrudur. Belki de mizacıma daha uygun olduğu için, belki doğrudan söylemek yerine ima etmeyi sevdiğim için ama okuyucunun çok büyük bir bölümünün bunun farkında olduğunu bilmekten de memnunum.

hibrit-hikayeler.jpg

Kapak fotoğrafı çağdaş insanı simgeliyor. Yarı insan yarı makine, biraz maskülen, nübiraz feminen insan tipi. Mehmet Emin Durmuş’a teşekkür borçluyuz.

-Paylaşımlarınızı ve dolayısıyla ‘Hibrit Hikâyeler’i belli bir yaş aralığına hitap ettiğini düşünüyor musunuz? Yani belli bir hedef kitleniz var mı, ya da böyle bir kitle bir sonuç olarak ortaya çıktı mı sizce?

Hedef kitle belirlemedim ama “ağır abilerin” pek seveceği bir form değil. İçeriğin her türlü ideolojik ilgiden bağımsız olması, belli bir görüşe prim veren ve arka çıkanlar için sıkıcı olabilir. Sanırım yeni bir biçim ve söyleyişi deneme eğilimi ağır bastı. Bu anlamda da Türkiye’de bu formatta ilk öykü kitabı. Kitabın değerini belirleyen ilk olması değil tabii. Söyleyeceklerimizi sündürmeden de söyleyebiliriz mi demek istedim acaba?  

Okuyucuyla yüz yüze olmak çok da kolay göze alınacak bir durum olmamalı. İnteraktif okuyucunun paylaşımları başka bir mecraya sürüklediği fikri oldu mu sizde? Ya da anlatılmak isteneni pekiştirdiği fikri?

-Ben bu süreçte ilginç ve çok yararlı deneyimler edindim. Bir iddiayı ispatlama ya da ticari bir kaygı gütmediğim için kendimce sadece “doğru” olanı bulma ve yapma peşinde oldum. Paylaşımları okuyan arkadaşların yorumları eksiklerimi, eleştirilebilir yanlarımı görmem açısından çok ama çok katkı sağladı. Sizin ifadenizle “anlatılmak isteneni pekiştirdi”.  

-Hibrit Hikâyeler yayınlandıktan sonra, edebiyat çevresinden ya da eleştirmenlerden aldığınız tepkiler nasıldı?

-Eleştiri almadım ama bir kayıtsızlık olduğunu söyleyebilirim. A Sanatlar’da Sündüs Akça ile bir söyleşi yapıldı. Hece Dergisinde bir tanıtım yazısı yazıldı. Yine Hece Dergisinde Öykü Dosyası adı altında kitaba ilişkin bir mini tanıtım yapıldı. Bundan asla rahatsız olmadığımı belirtmeliyim.

thumbnail_FB_IMG_1553241516535

-Sonuçta yeni bir türün ilk örneği bu kitap. Bu türün geleceğini nasıl görüyorsunuz? İlk adımı atmış olmak ne düşündürüyor size?

-Beklediğimden daha fazla ve daha olumlu tepkiler aldım. Doğrusu format olarak ilk olması dolayısıyla nasıl karşılanacağı konusunda bir fikrim yoktu ama denemeye değer olduğunu gördüm. Mustafa Everdi’nin ‘Kılçıklı Hikâyeler’i de buna destek niteliğindeki kitabını burada anmak isterim. Aynı format ve benzer içerikli öykülerden sıkılanlar için farklı bir tercih olduğu kanaatindeyim.

Bundan sonra ne olur, bilmiyorum.  Bu biraz da arz-talep meselesi sanki. Okuyucusu olmayan bir kitabı yazar, kime niye yazsın, kim niye bassın! Ben sadece kendim için yazıyorum savı çok inandırıcı gelmiyor bana.

-Aslında öyküler didaktik metin olmaya yakın fakat espri ve ironiyle karıştırılıp, bir anlamda öğreticiliği perdelenmiş gibi. Bu bir amaç mıydı? Kitapta yer alan karikatürlerin katkısı da çok, sizin seçiminiz mi? Sarı Tişört, Abstrak Hayatlar, Aboovv gibi daha da kısa hikayeler var kitapta. Güncel olayları eleştiren, hicveden, biraz gelenek, biraz modernite ve ikisi arasına sıkışıp kalan insanımızı resmeden hikâyeler. Bazen sadece kahramanın isminin geçtiği, bazen hiç isim geçmeyen, genelde ise kişi ya da çevre tasvirine girilmeden, bir paragrafla anlatılmış olay öyküleri. Ama bunlar kendinden kat kat fazla uzunlukta yorumlanabilir. Bu kadar kısa tutmanızın bir amacı var mıydı ve buna ulaştı mı?

-Benim söyleyeceklerimi siz söylediniz. Bunlar tam da yapmak istediklerimdi. Ders vermek ya da vaaz etmekten çok yaşadıklarımız ne ise, onu okuyucuyla paylaşmak. Her bir öykü tabii ki birkaç sayfada da anlatılabilirdi ama uzatmak istemedim. Kısa yazmanın zorluğunu bile bile, tercihimi bu yönde kullandım. Karikatür kullanımı da pek rastlanan bir uygulama değil. Ama neden olmasın? 

-Bize kattıklarınız ve söyleşi için çok teşekkürler

Sosyal medyayı bir tür atölye, bir tür sınıf ortamı olarak gördüğümü birkaç kez dile getirdim. Burada, en azından arkadaş grubumuzda gayet yetkin öykücüler, romancılar, şairler, denemeler, eleştirmenler var. Bu arkadaşlarından bilgisinden ve deneyimlerinden inanılmaz derecede yararlandım. Bu bakımdan kendimi çok şanslı sayıyorum. Zahmetleriniz için ben teşekkür ediyorum.

hibrıt

Nazlı AKDAĞ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: