Roman Gibi Bir Romancı: Peyami Safa

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

Tabula Rasa… İnsan beyninin doğumda “boş bir levha” olduğu anlayışını ifade eden bir terim. Yani insanın doğuştan öğrenmeye muhtaç olduğu anlayışı. Her şeyi ama her şeyi öğrenmek. Çocukken hafızamıza yerleşen sesler ve görüntüler yetmiş sene sonra dahi hatırlanırmış. Yaş ilerleyince akşam yediğimizi bile hatırlayamayabilirmişiz. Yani, hayatın temelleri çocukluktaki ilklerle atılmaktadır. O sebeple psikanalizciler sizi anlamak için “hadi çocukluğunuza dönelim” telkini ile terapiye başlarlar.

Başkalarını tam bilemem ama çocukluğumdan hayatıma ve şahsiyetime tesiri olmuş pek çok söz, şahıs ve hadise vardır. Unutamadıklarım diyebileceğim, ruhuma sinmiş, hayatımın köşe taşlarından birisi de ilkokul yıllarında ablamın elindeki kitabın arka kapağında gördüğüm ve uzun uzun bakıp kesin matematiği çok iyi idi dediğim; yuvarlak, siyah çerçeveli gözlüğü olan,  büyük bir kafa ve zeka fışkıran gözlerden mürekkep bir fotoğraf… Kitap yazdığına göre büyük bir adamdı. O fotoğraf çocuk dimağıma öylesine nüfuz etmişti ki, gözlerim ne hikmetse o günlerde bozulmuş ve acilen gözlük almamız lazım diye ortalıkta dolaşmaya başlamıştım. Tabii ki kimse inanmamıştı ve “Tommiks, Teksası az oku geçer” diyerek beni en zayıf yerimden vurmuş ve bir daha bu bahsi açmamamı sağlamışlardı. Ama o fotoğraftaki adamın zeka fışkıran, alaycı bakışlarını ve yuvarlak, siyah gözlüklerini asla unutamadım.

Ortaokul yıllarında tesadüfen kütüphaneden aldığım ve yazarını “Server Bedii” olarak bildiğim Cingöz Recai romanları, Kemalettin Tuğcu hikayelerinin yanına ilaç gibi gelmişti.

Bir yaz günü kütüphanecinin “al buda senin adamın kitabı” diyerek verdiği “Yalnızız” romanı Peyami Safa ile Peyami Safa olarak ilk ciddi karşılaşmamızdı diyebilirim. Romanı epey evirip çevirdikten sonra okumaya başladım. Okudukça romandaki kahramanların diyalogları ve bilhassa Samim karakteri ve onun hayal ülkesi “Simeranya” bana o kadar tesir etti ki, hemen 120 sayfalık çizgili bir defter bulup günlük tutmaya ve yazılarımda en üst perdeden ahkam kesmeye başlayıverdim (o sıralar Necip Fazılla da tanışmış olduğumu söylersem yazılardaki üslubu tahmin edersiniz); insanları tahlil etmeye ve görünenin arkasındakini kurcalamaya da o yıllarda başladım.(O yaşlarda (en sevdiğim tabirle) tecessüs sahibi olmaya çalışmanın ilerde anlamak için temel bir ameliye olduğunu ve çocuklukta başlanması gerektiğini şimdi görebiliyorum.)

Peyami Safa’yı biliyordum, ancak tanımıyordum. Hakkındaki bilgim bir fotoğraftan ibaretti. Lise yıllarında imkansızı başaran insanlar beni daha çok etkilemekteydi. Bir adam büyükse hayat hikayesi de büyük olmalıydı. Onlar büyük adamlardı hayatları da sıradan insanlardan farklı olmalıydı. 

Bir gün “Tercüman Gazetesi”nde Peyami Safa’nın resmini görünce merakla hakkındaki tefrika yazıyı okumaya başladım. Yazı bittiğinde sadece derin bir nefes alıp “vay beee ne adammış” diyerek gazeteye elimin tersi ile vurduğumu hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen ise okulda bizi perişan eden Fransızcayı Abdullah Cevdet’in sünnet düğününde hediye ettiği Petit Larousse’dan kendi kendine öğrenmiş olmasıydı. (Daha sonra Fransızca grameri de yazmıştır.) Lise yıllarının havailiği içinde arkadaşlarıma okuduklarımı satma telaşı ile durmadan anlatmam ve herkesin ağzı açık dinleyerek bunları nereden biliyorsun sualleri karşısında siyah çerçeveli, gözlüklü adama daha da yakınlaşmıştım.

Şair-i Maderzat’ın Oğlu “Yetim-i Safa” 

Peyami Safa mazeret kelimesini anlamsızlaştıran ve mazeretlere sığınmayı alışkanlık haline getirenlerin asla okumaması hatta nefret etmesi gereken bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Oscar Wilde “Dehamı hayatıma, kabiliyetimi eserlerime verdim” der. Peyami Safa’nın hayat hikayesini ve eserlerini okuyan bir kişinin söyleyeceği söz herhalde şu olur: “Dehasını hayatına ve eserlerine vermiş.”

Onun hayat hikayesi inanılacak gibi değil. Dram, trajedi, azim, gayret, sefalet ve bir işin uzmanı sayılabilecek kadar birden çok alanda okulsuz, hocasız kendi kendini yetiştirmesi. Belki hayatını roman olarak yazmış olsaydı, okuyanlar roman işte ne olacak der inanmazlardı.

Peyami Safa, Muallim Naci‘nin ‘Şair-i Maderzat’ (Anadan doğma şair) dediği Servet-i Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın oğlu olarak 1899’da İstanbul‘da doğmuş… Sivas‘a sürgüne gönderilen babasının ve daha sonra da kardeşinin on ay içerisinde arka arkaya ölmesi üzerine iki yaşında yetim kalmıştır. (1901) Babasız büyümenin zorluğu yanında, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı sebebiyle 17 yaşına kadar, bu hastalığın fiziki ve ruhi bunalımlarını yaşamıştır. Bu hastalık sebebiyle sol kolu sakat kalmış, ancak, o bunu da sanata çevirmeyi bilmiş “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanla bu meşum hatırayı edebi bir esere dönüştürmüştür.

Hastalıklar ve savaş şartlarındaki fakirlik gibi sebeplerle mektepli tahsil hayatı sona ermiş, tek talebeli ve tek hocalı Peyami Safa mektebi yılları başlamıştır.( Kendi kendini yetiştirmek tabirini kullananlar herhalde Peyami Safa’yı tanıdıktan sonra  o tabiri kullanırken biraz düşüneceklerdir.)

Her Doğum İnsanlık İçin Sıradandır. Ama Her Hayat Değil…

Simyacı isimli kitabı okuduğumda bende kalan en çarpıcı cümle insanların tanışırken birbirlerine “senin hikâyen nedir?” diye sormalarıydı. Senin hikâyen nedir?

Hakikatte herkesin bir hikâyesi var. Hepimiz kader denilen şahsi hikâyelerimizin yazarı (tercihlerimizle) ve kahramanı değil miyiz? Dolayısıyla milyarlarca hikayenin varlığı ve her insanın ayrı bir hikâyesi olduğu düşüncesi insanı şaşırtabiliyor. Ancak, dinlenmeye değer olanı kaçta kaçıdır acaba? Hele insanı şaşırtacak ve “hadi canım sende” dedirtecek olanı kaç tanedir?

Tarihe mal olmuş insanların hikâyeleri hep merak edilir. Büyük adamların hikayeleri sokaktaki vatandaştan farklı olmalıdır ve de imkânsızın ya da anormalin hikâyesi olmalıdır ki, büyük hikâye olsun.

Büyük denilen adamların çoğunun hikâyesi aslında büyük değildir ve çoğunun hikâyesi abartılmış, büyük gösterilmeye çalışılmış hikâyelerdir. Hikâyesi ile beraber arkada bıraktıkları da büyük olanlar ise çok daha azdır. Bu kategoriye giren ve beni en çok heyecanlandıranların başında “Devam edin; sanatı yalnız uygulamayın onun kalbine nüfuz edin; bunu hak ediyor, çünkü sadece sanat ve ilim insanı ilahi olana yüceltebilir.” diyen ünlü bestekar (Kompozitör) Beethoven gelir. Sağır olmasına rağmen geride bıraktığı eserler muhteşemdir. Sese dayalı bir sanatta duymadan şaheserler vücuda getirmek. İnanılacak gibi değil.

İşte bizde de hayat hikâyesi ve eserleri gerçekten müthiş diyebileceğimiz çap ve muhteva da olan bir isimdir Peyami Safa. Romanları kadar hayatı da öğretici ve daha önemlisi ibret ve şevk verici bir eser gibidir. 3 Kasım 1959 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında “Ben iki yaşında babasız kaldım. Bütün çocukluğum ve gençliğim korkunç bir hastalığa ve fakirliğe karşı mücadele içinde geçti. Kimsesiz, sıhhatsiz, parasız ve tahsilsiz kaldım. Orta sekizden yukarı okul görmedim. Hastalık, cehalet ve sefalet ejderleriyle boğuştum” diyerek roman olabilecek keyfiyette ki hayatını özetlemektedir.

Hayatı imkansızlık, çaresizlik ve muvaffakiyet kelimeleri ile hülasa edilebilecek bir dehanın insana menfi gibi gelen durumları başarıya nasıl çevirebildiğini ise şu sözlerinden öğreniyoruz: ‘Başarmak  için, korku da, ümit de şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiç bir okul ve kitap veremez’.

Muharrir-i Maderzat Peyami Safa

Umumiyetle ünlü ve başarılı babaların evlatları babalarını aşamamışlardır. Bunun istisnalarından birisi şüphesiz ki, Peyami Safa’dır. Devrinin ünlü Servet-i Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın, Şair-i Maderzatın oğlu Osman Peyami Safa bugün edebiyatımızda babasından daha büyük bir yere sahiptir. Nitekim Yahya Kemal de İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami Safa’dır” sözleri ile bu  hükme işaret etmiş olmaktadır.

Peyami Safa yazarlığa 13 yaş gibi küçük denebilecek bir yaşta başlamıştır. İlk yazdıkları hikâyedir. Yazdıkları kısa bir sürede satılır. Çünkü kitapları siyah bir kağıtla kaplayıp üzerine şöyle yazar: “Sakın Bu Kitabı Okumayın”.

Artık Türk edebiyatı Sosyalist, pozitivist, rasyonalist, milliyetçi, liberal, korporatist, muhafazakâr, antikomünist; gazeteci, romancı, hikayeci, polemikçi, resim ve müzik eleştirmeni… Parapsikoloji, mistisizm, ispitirizma, tıp, psikoloji, felsefe gibi pek çok sahada uzmanlaşmış ya da malumat sahibi olan çok yönlü bir yazar kazanmıştır. (Felsefeci Prof.Dr.Mustafa Şekip Tunç’u pes ettirecek kadar felsefe, ünlü Psikiyatrist Prof.Dr. Ayhan Songar’ı hayrete düşürecek kadar psikoloji bilgisine ve Nazım Hikmet’le şiir yazarak polemiğe girecek kadar da şairliğe sahiptir.)

Peyami Safa’nın en önemli hususiyetlerinden birisi de kalemiyle geçiniyor olmasıdır. Diğer yazar ve şairlerin hepsinin düzenli ve maaşlı başka işleri varken, o kalemi ile geçinen tek yazardı. Bu sebeple beşyüz civarında ve değişik türde esere imza atmıştır.

Beşyüz rakamı muazzam bir rakamdır. Ancak, Peyami Safa yaşamak için yazmak mecburiyetindeydi. Öyle ki, yazarak geçimini sağlamak mecburiyetinde oluşundan halkımızın ilk “Güzin Abla”sı da Peyami Safa olmuştur. Haftalık “Yeni Hayat” dergisinde “Aramızda” isimli köşesinde,“Adem Baba” müstear ismiyle, ilk “dert” köşesini hazırlayarak kendisine gelen mektupları cevaplamıştır.

1940 yılında Cahit Sıtkı Tarancı’ya söylediği şu sözler yaşamak için yazmak mecburiyetinde olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır: ‘On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir’.

Piyasaya para için yazdıklarına başka pek çok müstearın yanında en fazla “benim müsveddem dediği” “Server Bedii” (Annesinin adı Server Bedia’dır) imzasını atmıştır. Kendisine,

Server Bedii’yi tanır mısınız? diye sorduklarında.

-Ooo!!! Tanımam mı onun evinde oturuyorum” demiştir.

1234_1702.jpgzZcvregtrhtyj6j

Bu kadar çok yazmasına ve yazdığı gazetelerin tirajları onunla beraber artmasına rağmen o asla fakirlikten kurtulamamış hatta eşi Nebahat hanımı Avrupa’ya tedaviye götürürken eserlerinin telif haklarını yok pahasına Garbis Fikri’ye satmak zorunda kalmıştır.

 Peyami Safa yazdıklarının sayısı kadar çeşitliliği ile de insanı hayrete düşürmekte ve “Muharrir-i Maderzat” ünvanını hak etmektedir.

Mektep Roman Ya Da Eğlendirirken Düşündürmek

Romanları asla eğlencelik değildir. Okurken ne güzel vakit geçiriyorum diyenler bir müddet sonra beyin dişlilerinin sesi ile irkilebilirler. Romanlarının her satırında gizli bir iddia ve romanın bütününe sinmiş bir dava vardır. O günün şartlarındaki bilgileri taşıyan cümleleri ise günümüzde aksi ispatlanmadı ise bir uzmandan dinlemiş gibi rahatlıkla kullanabilirsiniz. Daha da önemlisi bir süre sonra psikolog edasında ahkam kesmeye başlayabilirsiniz.

Romanları tam bir fikir kumkumasıdır ve satır aralarında ciddiye alınması gereken hükümlere ve karşılıklı entelektüel tartışmalara sıkça rastlayabilirsiniz. Romanın eğitmek gibi genel bir amacı olmasa da onun romanları bu misyonu üstlenmiş gibidir. Romanlarındaki kahramanlar bir zümrenin ya da bir fikrin müdafi olarak karşımıza çıkar. Her romanda düşünen, filozofik bir kafa mutlaka vardır.

Dehasını hayatına verdiğini söyleyen ve dehadan toplum kurallarının dışına çıkarak marjinal bir hayat yaşamayı anlayan Oscar Wilde’ın ya da “beni görmezden gelirseniz memnun olurum” diyecek kadar insanlardan uzak ve korkak Kafka’nın aforizmaları yanında Peyami Safa’nın “Bir akşamdı” romanında geçen aforizma keyfiyetindeki seçilmiş şu cümlelerin mukayesesini okuyuculara bırakıyorum:

“Yalnız kalmamak için evlenirler ve evlendikten sonra bekarlıktan daha yalnız kalırlar. Çünkü evlenmek insanın kendi kendisi ile ikileşmesini men eder.”

“Gözlerimizin dalması demek uyanık iken rüya içinde bulunmamız demektir. Fakat bu rüyanın ne olduğunu hiç bilmeyiz.”

“Uyanık için herkesin uyuması ne ızdırap. Herkesin ölü olduğu bir yerde yaşamaya benziyor”

“Her kadın münasebetinde ve bütün ihtiraslarda, yolların nereye çıkacağını bilmek. İşte yaşamanın hüneri.  Bütün yollar Roma’ya çıkar. Bütün yollar bir noktaya çıkar. O nokta nedir? Sükutu hayal…”

“Bazı insanlarda aşklar bir küçücük temayülken en ufak bir mani ile karşılaştığında tutkulu bir aşka dönüşür”

“İki insan hele kadın ve erkek birbirinin ebedi dostu ve düşmanıdır. Daima sevişecek ve didişeceklerdir. Aşk, erkekle kadın arasındaki harpte iki tarafın yorgunluğundan gelen ve gene kavga ile biten geçici bir mütarekeden başka bir şey değildir. Dostluk ve öteki sevgililer gibi..”

“Malik olmak adetinin yanından ayrılmayan bir ızdırap da vardır. Mahrum olmak korkusu. Saadetin peşi sıra giden bu ızdıraptır ki, genellikle, duyduğumuz tatların tadını kaçırır ve saadetle felaket, hazla keder arasındaki var olduğu sanılan hududu siler.”

“Her ölü büyük bir şahsiyettir. Her ölü üstünde artık biz insanların hiçbir tesirimiz kalmamıştır, onlarsa bizim üstümüzde, biz ölünceye kadar tesirli olabileceklerdir.”

“Sevgililikte bazen yalnız kalarak insan, kendini başkasında kaybolmaktan kurtarır.”

Asrımızın en büyük özelliklerinden biri alışkanlıklara olan düşmanlıktır. Eskiler itiyat da zevk bulurlardı. İtiyada savaş açan ilk asır budur ve bu saldırı rönesanstakini de geçer”.

“Mazi gelecekten daha meçhuldür”

“Saadetten mahrum olma korkusu saadetin felaketidir”

“Zekamız kelimeleri sevdiği kadar, kalbimiz bundan nefret eder. Susarsınız, susarım anlaşırız. Hiçbir duyguya isim verilemez. Kendilerine birer ad taktığımız duygular, şuurumuzda kabuk bağlamış, aklileşmiş ve kalple ilişkisini yitirmiş kalp unsurlarıdır.”

“İtimat şüphe kadar zorbadır. Ruhta hakim olduğu zaman rakibine nefes aldırmaz”

“Mesut olup olmadığını düşünmemek saadettir.Evlilik beyazdır, üzerine her rengi sürebilirsiniz.”

Cahit Sıtkı Tarancı Peyami Safa’nın romancılığı hususunda şunları söylemektedir: “San’atla hayatın bu içli dışlılığını, birbiriyle bu dâimi alışverişini Peyami Safa kadar anlayan ve her yeni eserini bu anlayışın mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum.”

Nurettin Topçu ise “Güneşi karartmak isteyen kaba saba bulutları en hafif temasıyla sıyırabilen tenkit kudreti, neşir hayatımızı iptidailikten koruyucu bir kuvvetti. Saf dogmatiklerin karşısında üstad bir sofist, anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volter‘di. Safderunlar arasında istihfaf gören komünizm tehlikesinin bir zehirli kılıç gibi her an başlar üstünde durduğunu idrâk eden keskin görüşlü milliyetçi nesli mukaddesatının kapısında uyanık tutan ikaz sadası oldu.” sözleriyle Peyami Safa’nın yazarlığındaki çok yönlülüğü ve kaleminin kudretini vurgulamaktadır.

Başkası hakkında müspet manada yazısına pek rastlamadığım ve aralarında şiddetli kalem savaşları da geçmiş olan Necip Fazıl ise kadim dostu Peyami Safa’nın arkasından şunları yazmıştır : “Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslûbu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, imanı vardı, şüpheleri vardı, nefs murakabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesareti vardı, hasılı bir fikir ve sanat adamına gerekli vasıflardan payı vardı. Onun yokluğunun, ölüm tarihi olan bu gün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.”

Peyami Safa bu kadar çok yazmak zorunda kalmasaydı ya da onunda “Babasının Bavulu” olsaydı, kim bilir, belki de daha büyük eserlere imza atacaktı. Kendisi durmadan değişik konularda yazmak mecburiyetinde oluşundan dolayı romana ve romanlarına yeterince zaman ayıramadığından her zaman şikayet etmiştir. Ancak, biraz hüzünlüde olsa sevindirici olan bugün Peyami Safa’nın ‘9. Hariciye Koğuşu’ ve ‘Fatih Harbiye’ romanları 250 biner adet basılmakta ve en çok satanlar listesinde yer almaktadır. (Ne yapalım buda bizim huyumuz ölülerimize dirilerimizden daha fazla kıymet veriyoruz. Yaşarken kıymet vermeyi de öğreneceğiz inşallah birgün.)

Ünlü bir Marksiste; Peyami’yi ikna edebilseydik, Türkiye’yi komünist yapardık.”  dedirtecek kadar kudretli bir kalem ve sıra dışı bir şahsiyetle aynı dili konuşmanın verdiği gururun yanında yaşadıkları sıkıntı ve çilelerde bir o kadar utandırıyor insanı.

Peyami Safa hayatı boyunca acıların adamı olmuştur. Bir baba için katlanılması çok zor olan evlat acısını da yaşamıştır. Tek evladı olan Merve Safa askerliğini yaparken Erzincan’da Hepatit’ten ölmüştür.(27 Şubat 1961)

….Ve 15 Haziran 1961 tarihinde de “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” hükmü Peyami Safa’yı acılarından, kavgalarından ve bizlerden almak üzere tecelli etmiştir.

Ölüm anını Gökhan Evliyaoğlu şu şekilde anlatıyor: “Her zamanki gibi düşünüyordu. Ölen rengiydi sadece. Ömrü boyunca bıkkınlıkla sebatın mücadele ettiği o yüz, bütün çizgilerini huzur gölgelerine terk etmişti. Düşünen bir baş. Vücudu zaten yok gibiydi, yalnız ızdıraplarının ağırlığını taşıyordu.”

Evet, bir Peyami Safa geldiii, geçti, ama arkasında yüzlerce eser bırakarak.

Bugünün gençlerine Peyami Safa’nın eserleri mutlaka okutulmalı, ama mutlaka hayatı da anlatılmalı ki, adam olmanın, düşünen bir kafa taşımanın ve mazeretin (zamanım yok okuyamıyorum diyenlere) ne demek olduğunu görebilsinler.

VESSELAM…

Rahmi ŞEYHOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: