Mustafa Çokay’ın Gözüyle Enver Paşa

Abdulvahap Kara Delovaya Nedelya Gazetesinde yayınlanan Mustafa Çokay’ın Enver Paşa yazısını dikkatlerimize sundu…

Mustafa-Çokay-1890-1941-1024x614_c

Enver Paşa’yı Jön Türk hareketi döneminden beri yakından tanıyan tarafsız kişiler de ilk bakışta onun karakterinde birtakım çelişkiler bulunduğunu sezinliyorlardı. O, Müslüman halkların hürriyeti için gerçekten mücadele verdi. Popüler olma hırsı da onu aklı başında insanların cesaret edemeyeceği bir maceraya sürüklüyordu. Bolşeviklerin Enver Paşa’ya verdiği değer üzerinde durmaya gerek yok. Bolşevikler için o saygıdeğer ve sevilen bir dosttu; çünkü Enver Paşa, Bolşevikler için iyi bir propaganda aracı idi. Bolşevikler, Enver Paşa aracılığıyla Müslüman halklara yönelik politikalarını rahatça yürütebileceklerdi. Enver Paşa, muhalif saflara geçince ‘İngiliz Hükümeti’nin kiralık ajanı’ olarak adlandırıldı.

Orta Asya, Buhara ve Türkistan halklarının Enver Paşa’ya bakış açıları farklıydı. Kuzey Kafkasya Müslümanları ona sırt çevirmediler. Bolşevik diktatörlüğünden kurtulma ümidiyle yaşayan bu insanların ruh halini anlıyordum. Onlar, Enver Paşa’nın Abdülhamit istibdatından Türkiye’yi kurtarması gibi kendilerini de Moskova despotizminden kurtaracağı ümidini bir an olsun kaybetmediler.

Türkistan, Buhara ve Azerbaycan halkları, Paşa’nın Balkan Slavlarından Adriyanopol’ü (bir Türk şehri olan Edirne’nin eski adı) kurtardığı gibi, Bolşevik yağmasından şehirlerini koruyacağı ümidini taşıyorlardı. Enver Paşa’nın kudretine körü körüne inanıyorlardı. Sovyet iktidarının bu halklara ara sıra ılımlı davranması ise Enver Paşa’nın etkisiyle oluyordu. Enver Paşa’nın Moskovalı dostlarının idaresindeki zavallı insanlar, ‘Bizim güvenliğimizi O üstlendi’ diyorlardı. Ancak, Bolşevik kampında kalmaya devam eden Paşa, insanların kendisine beslediği inancı göremiyordu adeta. Hindistan’dan İngilizleri çıkartmak veya Sovyet deyimiyle söylersek, ‘bütün Müslüman âlemini köleleştiren, Avrupa emperyalizminin en büyük canavarının zehirli dişlerini sökmek’ arzusuyla yanıp tutuşan, Üçüncü Enternasyonal Yönetimi’yle ittifakı gittikçe güçlendiriyordu.

Enver Paşa Bolşeviklere güveniyordu, onları sadık ve dürüst birer müttefik olarak görüyordu. O, Bolşeviklere hayran bir insan samimiyetiyle inanıyordu ve onların asıl amacını açığa vurmaya çalışan kimselerin seslerini duymazlıktan geliyordu. Paşa, Doğu Halklarının Kongresi’ne Zinovyev ve Radek ile aynı vagonda gitti. Bolşevikler, Enver Paşa’yı Orta Asya, Hindistan, Kafkasya ve Afganistan temsilcilerinin kongresinde büyük bir koz olarak kullanmak niyetindeydiler.

Müslümanlar, telgraf aracılığıyla Paşa’nın gelişinden hemen haberdar oldular. Bakü tren istasyonunda büyük bir kalabalık, grubu karşılayıp, Paşa’yı törenle şehre götürdü. Bir Azeri ihtiyar heyecandan titreyen sesiyle Enver Paşa’ya hitaben, ‘senin ordun Eylül 1918′de Bakü’yü kurtardı. Ondan sonra biz seni görmedik. 1920 yılının Eylül ayında Bakü Sovyetlerin eline geçti. Bugün biz tekrar esaret altında yaşıyoruz, sen ise bizim düşmanlarımızla zaferi kutluyorsun, buna ne cevap verirsin?’ dedi. Enver Paşa bu soruya, ‘Azerbaycan Azerilere ait olmalı’ diye cevap verdi. Bu cümle bütün kalabalıkta ağızdan ağıza yayıldı.

Read more

Yine Kan Var Kûfe’de Ya Şah-ı Merdan!

Muaz Ergü yazdı…

aliii

Yine kan var Kûfe’de Ya Ali! Yine kan Kufe’de… Kan her yerde Ya Ali! Her yer kan…                                                                

Sen Kûfe’de arkadan hançerlendin ya Ey Sâki-i Kevser! Durur mu akan kan? Durur mu?… Bulur mu huzur bizi? Bulur mu?… 

Mevsim şimdi bir sonsuz hazan Ya Şah-ı Merdan! Mevsimi Hazan, yaşam ırmağının ölüme doğru akışını haber veriyor. Ölüme akıyor şimdi bütün ırmaklar. Kadim bir sızıya… Solgun tabiat ayrılık hazanıyla söylüyor mersiyeleri. Bütün ağıtlar seni söylüyor, sana söyleniyor… Seninle söyleşiyor kanadı kırık turnalar Kerbela Yazılarında. Kerbela yazılarında… Usul usul dökülüyor yapraklar. Dura dura, döne döne… Bir kadim hüznü giyiniyor şimdi coğrafyamız. Bir hüzün, rengi sarıdan…

Şimdi bir Mevsimi Hazandayız Ey Aliy’yül Murteza! En çok ta seni hatırlatıyor bu hazan mevsiminde esen rüzgârlar. Seni hatırlamak Resullulah’ı hatırlamak demektir her daim. Ebubekir Sıddık’ı ve Hattab’ın oğlu Ömer’i de… Ebuzerle bir çöl yalnızlığını yürümektir, yalnız ölmektir de… Rebeze’de yitik bir vicdan olmak. Seni hatırlamak insanlığı hatırlamaktır. İnsan olmayı… Düşmanına bile merhametle bakabilmeyi… Yana yana kül olmaktır aziz dost seni hatırlamak. Yana yana kül olmak… Yana yana kül…

Mevsim Hazan Ya Emir’ul- Mü’minin! Muhammet’in bahçesindeki ağaçlar yaprak döküyor. O bahçenin en güzel yaprağıydın. En güzel yaprağı… Şimdi İslam’ın vicdanında kor bir ateştir adın.

Kadim rüzgârlar esiyor Ey Ebu’l Hasan! Yıkılmış şehirler boyunca… Yıkılmış şehirler… Senin kokunu getiriyor rüzgârlar Kûfe’den, Necef’ten, Bağdat’tan… Seni söylüyor ağıtlar, kanadı kırık duaz-ı imamlar sana söyleniyor. Bir matem havasını fısıldıyor rüzgârlar. Biteviye bir matem yaşayan yas yeri gibi baştanbaşa coğrafya. Bir yas evi sanki yüreğimiz; Her gün bir ölüye ağlayan.

Read more

Uçurtma Avcısı

Ayşe Karaköse yazdı…

uuu

Çocukluk neredeyse tüm yapılamazların ve yapabilirliklerin, nefret, sevgi, merhamet, hüzün ve sevinçlere dair ne yaşanıyorsa, bütün bunların oluşumunun ilk başlangıç toprağı. Bu yüzden hayata nasıl başlandığına kadar gitmeyi önemser. anlamaya kıymet verir (kimi) uzmanlar.

Amir ve Hasan iki iyi arkadaştır. İyi olana dair ne varsa sınanarak insanı aşamadan geçirdiği ya da yolda bıraktığı gibi, iki dostun bu samimiyetleri de sınanır. Çocuktur, bu kadar erken sınama olmasa diye geçirtse de tam da bu sahnelerde “Tanrı’nın bu konuda hiç bir kuluna ayrıcalık vermediği” ilkesini hatırlarız.

İyi arkadaşlardan biri sınavdan geçemez, takılır kalır. Amir‘in yaşamına tanıklık ettiğimiz kadarıyla, itiraf edilemeyen o suçluluk hissinin ve kendine duyulan öfkenin çelmesinden kurtulamaz. Buna rağmen hayat, insana yaptığı hatalarından dolayı bir “hiçsin!” demez de başka türlü olabilirliğin fırsatlarını görme imkânı tanır.

Görebilmek başkadır! Karar vermek başka! Uygun olanı yapabilmekse daha başka! En yakın arkadaşına yapılan işkenceyi görüp de ses çıkarmamasıyla sarsılırız.

-“ey çocuk! ne hissetmiş olabilirsin ki orada ses çıkarmadan kaçıp gittin!”

Oysa hayatın da yalnız bırakılmaması, destek olunması gereken nice sahneleri vardır, susup kalınan, seyredilen yahut kaçılan… “Bunu (uçurtmaları toplayıp getirmeyi) senin için binlerce kez getirebilirim” diyen, ruhunda baskın çıkacak yaralanmalara ve kendini değil o uçurtmayı korumaya çalışmasını Amir‘in görmesine rağmendir, asıl hayretimiz.

-Onurunun yerle bir oluşunu gördüğün için “utandırmayım” diye miydi?

-Ellerinden kurtarmaya gücün yetmeyeceğini bildiğin için mi? Halbuki orada olduğunu belli etmen yeterdi, henüz gücü kudreti yerinde olan bir babanın oğluydun üstelik!

Read more

Ana Babamla Siz Nasıl Tanıştınız?

Sabriye Cemboluk yazdı…

düğün

Memlekete izne gittiğimde aldım anamı karşıma, sordum: 

-Ana kız, siz babamla nasıl tanıştınız?

– Tövbe de gızım. Bizim zamanımızda tanış olmak yoktu. Onun anası beni, benim anam da onu görmüş beğenmiş. Bi gece, seni verdim dedi. Misafirler geldi, söz kesildi. Kime verdi? Hiç bildiğim yok. 

-Sormadın mı?

-Sordum ama zamanı gelince görür öğrenirsin. Haftaya nişanımız var. Nişanlını da o zaman görürsün dedi. Benim aklımda evlilik falan yoktu. Neyse bir hafta sonra üç tane öküz arabasına dolmuş, bir sürü insan geldi. Bizim büyük bir odamız vardı. Kadınlar odanın bir tarafına, erkekler karşı tarafa oturdular. Duvar dibinde tam altı erkek yan yana oturmuş. Teyzem beni kenara çekip fısıldadı. “Soldan ikinci senin nişanlın olur. Kahveyi verirken bakarsın.” Onun dediği gibi yaptım. Şöyle gözümün ucunla baktıydım, of anam, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben deyim 40 sen de 45 yaşlarında, saçlı sakallı bir adam. O gece nasıl oldu, gayrini hiç hatırlamıyorum. Bahara çıkıyorduk. Anamla öyle anlaşmışlar. Baharda nişan, kasımda işler bitip mahsuller satılınca düğün demişler.

Read more

Sen İnmedin, At Çatladı…

Erdal Çakır yazdı…

alimmmm.jpgBeldelerden bir beldede büyük bir alim varmış. İhlas, ilim, vakar abidesi âlimimiz, tahmin edileceği gibi halka halka genişleyen bir hürmet ve ta’zimin de odak noktasıymış. Medresedeki mesaisinin bitiminde evine gelir, kendisini kapıda karşılayan eşi ve çocuklarıyla selamlaşıp halleştikten sonra hemen salona geçer ve evlendiğinin ilk gününden itibaren bir serlevha gibi duvarda asılı duran beytin karşısına geçer, uzun bir süre öyle kalırmış.

Hane efradı bunu o kadar kanıksamış ki, hele zamanın büyük Halveti şeyhlerinden birinin kızı  olan evin hanımı 51 yıllık evliliklerinde bir gün bile, Efendi nedir bunun hikmeti diye sormamış, sabretmiş. Alimimizin karşısında her gün saygıyla uzun süre kaldığı beyit şöyleymiş:

Aaah efendim ben bu dünyaya merdane geldim
Yıkıldı mihrabı ömrümün gül-i gülizâre dîvâne geldim

İlmi mesaisini tamamlayıp da evine döndüğü bir gün, mutad olduğu üzere beytin karşısında kıpırtısız bir şekilde ta’zime durduğunda, sabrının sonuna gelmiş olan hanımefendi nihayet sormuş:

Efendi nedir bunun hikmeti.

Âlimimiz oracıkta ruhunu Rabbine teslim etmiş.

Read more

Bir Hatırat

Kartal Yolcu yazdı…

memleket.jpg

Serez ya da Siroz, yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliği altında kalmış bir dönemin sancağı olan,günümüzde Yunanistan’ın Orta Makedonya bölgesinde bulunan, Osmanlı Devleti döneminde Balkanlar’ın önemli merkezlerinden biriydi.

Bu hatırat 2012 yılında TTK tarafından basılmış, ancak görmesi gereken ilgiyi görmemiş önemli bir hatırattır. 1500 adet basıldığı halde 7 yıldır depolarda hala alıcısını bekler. Bu hatıratı, sadece ataları Serez’den, Balkanlardan, Makedonya’dan göçmüş kişiler satın almış olaydı belki 20. baskıyı bile yapardı.

Hatıratın ilk cildi, genelde Balkanlar, özelde Serez’de, gelenek ve görenekleri, halk inanışlarını, bir çocuğun doğumundan ölümüne kadar yaşadığı halk ritüellerini, tarihi mekanları detayları ile anlatan bir kitaptır. Özellikle HALKBİLİM üzerine çalışan ve meraklısı olan herkesin kitaplığında bulunması gereken bir hatırattır.

Hatıratın ikinci cildinde ise, Serez’in önemli simalarını detaylıca anlatır. Bu yüzden ataları Serez’den göçmüş dostlarım var ise belki bu hatıratta dedelerinin, ninelerinin isimlerine denk geleceklerdir.   

Gelelim Hatıratın sahibine;  Mehmet Esat, bir dönemin ittihatçısıdır. İTC’nin Serez liderliğini yapanlardan biridir. Bazı kaynaklar onu Müftü olarak nitelendirse de, kendisi değil babası müftülük yapmıştır. Yani o “Müftüzade” dir, ama bir medrese hocasıdır, ulemadandır, eğitimcidir. 

Read more

Bir Kültürün Talanı

Cemil Kanca yazdı…

mezopotomya.jpg

Tarihle tanıştığımızda ilk bilgilerimiz ‘Mezopotamya’ ile başlar. Tarihin diğer adı ‘Mezopotamya’dır da diyebiliriz. Tarihi, yazının keşfiyle başlatan bir uygarlığın varlığını kabul ediyorsak, ‘Mezopotamya’nın da ‘Tarih’in beşiği olduğunu kabul ettiğimiz sonucuna varırız.

Mezopotamya: Beyin sancısının duyulduğu ilk toprak. İlk ozanların ilk dizeleri düştüğü, ilk filozofların düşünceyi keşfettiği yer. İnsanın ‘Tanrı’ kavramını içselleştirdiği iklim.

İlk ‘kent’ ve kentleşmenin getirdiği ‘yeni hayat’ bu toprakların ürünü. İlk ‘Kanun’ Mezopotamya damgasını taşır. Mimarlık, heykeltıraşlık, seramik hep ilk kez Dicle’nin ve Fırat’ın suladığı bu topraklarda boy gösterdi. İlk tarım da öyle. İlk tapınak da. Madeni işleyen ilk kol burada kalktı indi örs üzerine.

anadolu.jpg

Read more