Ben, Kafam, Kafka, Kapılar, Perdeler

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

20. Yüzyılın en ilginç felsefi sorularından birinde Thomas Nagel: “What is it like to be a bat?” diye soruyor: “Yarasa olmak nasıl bir şeydir?” Bilemeyiz tabii ki. Kendi kafamızın içerisinden dışarıya çıkamayız çünkü. Koca bir felsefe tarihi, yaklaşık 2500 yıllık bir tarih, Kafka´nın yasanın önünde kendisini tükettiği gibi bu soru önünde kendisini tüketmiştir maalesef. Kafamın içerisinden dışarıya nasıl çıkarım? Öncelikle kafamın içerisinden, kendisine çıkabileceğim bir dışarısı var mıdır? Oysa kafamın içerisinden dışarıya çıkınca, bu dışarısı varsa bile, “ben” artık varsam eğer “ben” ben kalamam ki. Ya da kafamın içerisinden “ben” olarak dışarıya çıkarsam, kafamın içerisinden dışarıya çıktığımın farkında olarak kafamın içerisinden dışarıya çıkarsam, kafamın içerisinin dışarısındayken, kafamın içerisinin dışarısında olduğumu bilirsem, kafamın içerisinden dışarıya çıkmış sayılmam ki. Bizi her seferinde yeniden biz yapan, sadece bize ait olan “point of view”, bu demek bütün zaman ve mekân içerisinde sadece bizim üzerinde durduğumuz, özel olarak ve sadece bize sunulmuş olan “bakış noktası” dır. Yasanın önünde Kafka´ya açılan kapı gibi sadece bizim için belirlenen bir nokta. Yalnızca Allah “hiç bir yerden”, Thomas Nagel´ın diğer bir ifadesiyle “from nowhere” bakar. Biz sadece ve her zaman bir yerden, ”from somewhere” bakabiliriz. 

ljkljkljkljkl

Ebu Hamid al-Ghazali´nin, bazı düşünürlerin küfrüne hükmettiği noktalardan birisi de temelde bu durumla ilgilidir aslında. Allah´ın da içerisinden dışarıya çıkamayacağı bir kafası var mıdır/olabilir mi? Yoksa Allah sürekli dışarda mıdır? Allah, insan gibi şeylere ve olaylara belirli bir bakış noktasından bakar mı/bakabilir mi? al-Ghazali, büyük bir ihtimalle farkında olarak ya da olmadan, son soruya evet diyerek kendi kriterleri bağlamında kendi küfrünü mühürlemiş olabilir; kim bilir? Sonuçta, açıkça ifade edilmese de “Allah insan olabilir mi?” anlamına gelir bu soru ki, birilerinin, bir başkalarının, bu soruya evet dediğini biliyoruz. Aslında genel olarak insanın kendi kafasından dışarıya çıkma arzusu, mutlak olma talebi, ilahlaşma hırsından başka bir şey değildir zaten. Bu şekliyle bizim açımızdan bu durum yeni bir şey de değildir. Mutlak (absolutum) olmak, bağımsız, ya da çözülü olmak anlamına gelir ki, temelde, biraz evvel söz konusu edilen zaman ve mekân içerisinde üzerinde durduğumuz, durmak zorunda olduğumuz bakış noktası vardı ya, işte ondan kurtulup Allah gibi her yerden bakabilmeyi, bakmadan görebilmeyi, bilmeyi, her şeyi bilmeyi ifade eder. Kısacası yerini beğenmemek gibi bir şey işte. Biliyorsunuz, Tasavvufta bu süreç üç kademede tamamlanıyor: Önce, nasıl oluyorsa artık, kendi kafanızın dışarısına çıkarak şeyhinize akıyorsunuz; oradan Resule ve daha sonra da Allah´ta kaybolarak… Kelimenin tam anlamıyla, iyice “fena”laşıyorsunuz. Bir kartopu misali yuvarlana yuvarlana büyüyor ve son noktada Allah´ın ateşinde eriyorsunuz. Bu işin sonunda, ya öyle ya da böyle, ateş olma ihtimali yüksek. Buradan bakınca al-Ghazali´yi anlamak çok daha kolaylaşıyor sanırım. Siz ilahlaşınca Allah da “siz”leşiyor. Böylece siz, Allah gibi bakabilme kabiliyetine kavuşurken, Allah da sizin gibi bakabiliyor artık. 

Kafka ve yasa, evet. Aslında söz konusu hikâye birçok şey yanında insanın kendisinden öteye geçme… Kendi kafasından dışarıya çıkma isteğini ve bu isteğin olabilirliğini, imkânını, aynısının her durumda beraberinde getirdiği sonuçları ve sorunları, ilginç bir şekilde kendi içerisinde bir araya toplamış ve sorgulamış görünüyor. Öyle ki, yirminci yüzyılda birçoğu orada kendilerine ait bir şeyler aramaktan geri duramamışlar, başka birçoğu da bulmuş zaten. Albert Camus örneğin; yorgun Yunan´dan söz ettiği Ahmet Kaya´nın yorgun demokratına çok benziyor bu yorgun Yunan; vazgeçmiyor, bıkmıyor ve geri dönmüyor. Eee, Demokrasi de Yunan işi ya zaten, neyse- evet yorgun Yunan´ı ele aldığı noktada Camus, Kafka´yı da konuşturur. Bir duvar düşünün, kocaman ve kalın bir duvar ve bu duvarı kendi sınırlarınız olarak algılayın. Nietzsche, kendi sınırlarını aşmak adına kafasıyla vura vura bu duvarı yıkmaya çalışan bir çılgın. Stirner, bu duvarın karşısında oturup kıs kıs gülen bir sapık. Kafka -ki bu huyundan dolayı nefret ediyorum kendisinden- duvarın önünde iki büklüm olmuş ve el açmış bir vaziyette yalvar yakar, salya sümük bir zavallı. Ve yorgun Yunan, Sysphos. O memnun halinden, mutlu. Alışkanlığın getirdiği bir rutinle isyan etmeden kaderinin çizdiği yolda yürüyor. Onurlu, hadi biraz patetik olsun, dimdik ayakta. 

Bilmiyorum, belki de öğrenmemiz gereken ilk şey acımızla isyanımızın arasını ayırmak olmalı. İsyan etmeden acı çekebilmeli, acı çekmeden de isyan edebilmeliyiz; edebilmeliyiz ki ne acımız ne de isyanımız kirlenmesin, mümkün mü bu? Onu da bilmiyorum. Kafka, kapıları çok seviyor; biliyorsunuz. Kapılar ardından açılan başka kapılar, bitmek tükenmek bilmez kapılar. Adam dışarı çıkmaya o kadar meraklı ki, her yerde kapı görüyor, maalesef hiç birinden de çıkamıyor. Keşke, sadece keşke… Olsa da çıksak…

 Neden sürekli perdelerle uğraşıyorsunuz, diye soran birine, görmüyor musunuz “nous sommes entourés de rideaux” diye cevap veren Réne Magritte de perdeleri çok seviyor. Evet, etrafımız perdelerle kap(a)lı. Kapılar ardında kapılar, perdeler ardında perdeler. Kabul etmeliyiz, kendi cesedimizi çiğnemeden buradan çıkmak mümkün gözükmüyor. Foucault´yla söylersek, hayatın karanlığını, hayatın duvarlarını, ancak ölümün ışığı boğar, dolayısıyla ölüm yıkar. Güneşin karanlığı, ancak gecenin aydınlığıyla son bulur. Yasanın önüne dönelim isterseniz son bir kez. Söz konusu hikâyenin farklı bir okumasını Derrida ve Agamben´de buluyoruz. Aynı noktadan yola çıkıp, ters istikamette yol alan yoğun bir okuma. Derrida için kapının kapandığı an her şeyin bittiği anı ifade ederken, Agamben aynı noktayı, Derrida´nın aksine, her şeyin başladığı an olarak kabul ediyor. Eğer kapının açık olması ve açık kalması, yasanın veya iktidarın dışarıda tutarak içeri almasını sağlıyorsa, bu aynısının hâkimiyetinin temelini oluşturuyorsa, kapının kapanması bu hâkimiyetin sonu demektir. Buradan bakınca Agamben için köylü, kapının önünde içeri alınmayı bekleyen bir zavallı olmaktan çok, kapının kapanmasını bekleyen sabırlı ve kurnaz bir uygulayıcı gibi duruyor. Derrida ise kapının kapanmasını ve sonrasını anlamsızlaştıran bir oyun bozucu.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: