Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Alaattin Diker yazdı…

Mila, fakülte önündeki merdivenlerde yanıbaşıma oturunca önce bir anlam veremedim. ''Walesa tutuklandı'' dedi. Yalnızca haberlerde duyduğum bir isimdi. Bir sendika hareketinin lideriydi. Yüzüne baktım. Gözleri kırmızıydı. ''Askerler yönetime el koydu'' dedi sessizce. Omuzuma başını koydu, ağlamaya başladı. Türkiye'de de askeri rejim olduğunu bildiği için kendisini en iyi benim anlayacağımı düşünmüştü sanırım. Birkaç teselli edici laf söyledim arkadaşlık hatırına. Onunla dayanışma içinde olmamı gerektirecek bir durum da yoktu; sevgilim de değildi. Olsaydı bile fark etmezdi benim için. Din ve siyaset ile ilgim olmadığı günlerdi çünkü. Ama güzel günlerdi. Ancak beş duyu ile yaşanılacak kadınların aklımızı aldığı... Şairin tıpkı Yaşamak'ta anlattığı gibi...

”Herşey bir gün, daha önce yaşandığı gibi, tekrar edecek ve bu, sonsuz kez tekrarlanacaktır!” Çek yazar Milan Kundera‘nın Paris‘de sürgünde iken yazdığı roman böyle başlıyordu. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği daha ilk cümleden Nietzsche üzerine bir tartışma açıyor  ve Hayat çok hafif. Bir taslak gibi asla içini dolduramıyoruz cümlesi ile varoluşsal bir tavrı sahipleniyordu. Romanı okurken ilk hatırladığım kişi Mila oldu tabii ki. Aradım ama başka bir şehre taşınmıştı. Kitap 1984 yılında Almanya’da 1 milyon sattı. Bu aşırı ilgi her insanda merak uyandırır ister istemez. Sonraki yıllarda aynı isimle sinemaya aktarıldı. Ayrıca “hafiflik” ve “varlık” gibi terimler içeren manidar başlık çoğumuzu cezbediyordu. Yedi bölümden oluşan bir roman Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Birinci ve beşinci bölüm başlıkları aynı: Hafif  ve Ağır. Gerek siyasi arka planı gerekse felsefi içeriği nedeniyle okuyucuyu belki yoruyor ama akıcı dil kendini okutuyor.

1968 Prag Baharı‘nın kanlı şekilde bastırılmasının hemen ardından, Kundera ülkede istenmeyen kişi ilan edilir, hatta Çek vatandaşlığından atılır. Yazarlık hayatı asıl o sürgünde başlar. O asla yüzeysel bir yazar olmadı, bireysel özgürlüğün, bireyin kendini gerçekleştirmesinin insanın en kutsal mülkiyeti olduğunu kabul eden felsefi bir temele dayandırdı eserlerini: Kendimi tanımlamak zorunda kalsaydım, politik bir tuzağın içinde olduğumu söylerdim ya da zevkçi bir dünyanın esiri.” Kendini hep böyle tanımladı. Hikâyelerinde bu nedenle Ernest Hemingway‘de gördüğümüz acıklı, kaygılı ve sancılı dünyevi varlığı yansıtır.

Çünkü Ona göre hayat benzersiz ve eşsizdir. Ayrıca sonsuzluk karşısında neredeyse dayanılmaz ölçüde hafif. Sadece tekrar ederse ağırlığı ve anlamı olur. Bu felsefi mahkumiyet üzerine Kundera, 60’lı yıllarda Prag‘da yaşayan ama hayat şartları eşit olmayan bir çiftin aşkı üzerine kurgular romanı. Tomas ve Teresa, Prag Baharı‘nın hem gözlemcisi hem de kurbanı olurlar. Kundera, karakterlerin her ikisini de sürgüne gönderir ve yaşamlarının sonuna kadar onlara eşlik eder. Bunu yaparken, özel hayat ile siyasal gelişmeleri ustalıkla birbirine bağlar. Roman bu nedenle güzel bir aşk hikâyesinden çok daha fazlası sayılmalıdır. Kundera, insanın varoluş şartlarına dair felsefi düşünceler ortaya koymuş olsa da ‘ağır’ konuları ‘hafifletmeyi’ ustalıkla başarır. Ama her okuyucuyu büyüleyemez! Mesela; 35 yıl sonra aynı romanı tekrar okuduğum zaman ‘Bunu nasıl beğendim?’ diye kendime sordum. Olayın gizemi burada yatıyor zaten!

Evet, Kundera‘nın  Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli romanı, ilk okuyuşta bende bıraktığı tesiri kaybetmişti. Belki de Zeitgeist denilen şey budur. Mehmet Âkif ve Said Nursi ile Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp aynı nedenle pozitivizm cereyanından aynı ölçüde etkilenmişlerdi. Demek ki, bir zihniyeti kendi devri ve şartları altında doğru okuyabiliriz ancak. Roman bu arkaplanı bize başarıyla sunuyor:  Prag Baharı, Rus işgali, siyasal kargaşa altında aşk ve cinsellik, direniş ve boyun eğme… Ağır ve Hafif, Ruhi ve Bedeni, Kolay ve Zor olanı toplumsal hayata yansıtarak yüzleştiriyor yazar. Bugün bu zıtlıkları daha kolay bir şekilde görmekteyiz: Hikâyenin olay örgüsü içinde yer alan dört ana karakter, hem kişilikleri hem de düşünceleri ile, birbirlerinin tezatı ve yol arkadaşı.

Garson Teresa‘nın koşulsuz sevdiği Praglı cerrah Tomas ile yaşadığı aşk ve evli olmasına rağmen sanatçı Sabina ile Cenevreli profesör Franz‘ın ilişkisi ana çerçeveyi çiziyor. Tomas, ne yaşarsa yaşasın, Tereza‘dan vazgeçmeyi göze alamaz. Bu esnada, Tomas‘ın eski kız arkadaşı Sabina‘nın hayatına giren Franz,  varolmanın “ağır” tarafını bize gösterir. Tomas ve Sabina‘nın ortak özelliği ilişkilerde beklenti içerisinde olmamalarıdır. Franz ise bambaşka bir doğrultuda yürüyecektir. Ancak bu kez aşk ve ilişki doğrudan siyasetin böğrüne yerleştirilmiştir: Çekoslovakya’nın Sovyet istilası gözümüzün önünde canlanıyor. Sovyet tanklarına tırmanan gençler, Prag sokaklarını dolduran göstericiler, özgürlük sevdalısı bir halk dimağımızı kilitliyor.

Franz‘ın dünya halklarının kurtuluşu yönünde siyasal çalışmalar içerisine girmesi ve bilim adamları ve sanatçıların Kamboçya‘ya doğru barış yürüyüşü başlatması ile politik hiciv doruğa çıkar. Yürüyüş tüm büyük gösteriler için bir örnek teşkil etmiş olsa da, Franz‘ın barış arayışı bir Bangkok oteli önünde büyük bir hayal kırıklığı ile biter. En sonunda kendilerini keşfetmeyi amaç edinen iki erkek kahraman eş zamanlı olarak hayata veda ederler;  birinin mezar taşında  “Yeryüzünde Tanrı’nın krallığını istiyordu”(Tomas) diğerinde ise ”Yanlış yoldan geri döndü” (Franz) yazar ki bu iki gönderme de doğru değildir. Burada bir parça dini yükleme sezilse de, Kundera en başından beri yükseklerde uçmaktadır.  Yazarın bilgeliği konusunda okuyucu şüpheye düşmez. Ebedi devr-i daim efsanesi, Parmenides’in zıtlıklar tezi, Ödipus kompleksi, beden ve ruhun ikiliği, Beethoven, Platon,  Nietzsche ve Descartes… Sürekli Batı düşünce tarihinin derinliklerine okuyucuyu sokmaya çalışır yazar.bbbgbgbgAma bugün 35 yıl sonra beni okuyucu olarak en çok rahatsız eden şey, her şeyden önce, Kundera‘nın adımıza konuşma çabası oldu: “Bizim için, insanın büyüklüğü…”, “Biz şöyle derdik…”, “Hepimiz biliyoruz ama …” Bu bağlamda Kundera ‘kendi gözünü oymuş’ ve bakış açısını değiştirmiştir umarım. İsterseniz Nuri Bilge Ceylan’a tam bu noktada bir gönderme yapalım ve ‘işte, taşra böyle anlatılır’ diyelim. Türk romanlarındaki gibi kadınlar kurgu, sanal veya hayal değildi, bilakis gerçek kişiliklerdi. Bu sahicilik Orta-Avrupa kültürünün doğasında var. Toplumun nabzını onlar tutar, gelişmeleri onlar belirler, hayatın rengini onlar seçer. Doğu toplumlarında asla ve hiçbir zaman görülmeyecek bir olgudur bu.

Son bölümde Kundera, Karenin isimli köpeğin ölümünü anlatıyor. Çok dokunaklı buldum. Buna karşın erotik ve cinsel çağrışımlar daha az etkiledi. Felsefi atıflar, misal Nietzsche, vasat okuyucu için pek uygun değil. 35 yıl önce beğenerek okuduğum bir romanı, bugün niçin okuduğumu kendime sormak zorunda kaldığımı söylemek zorundayım. O gün belki siyah ve beyaz aralığında düşünürken, dünyayı iyi ve kötü olarak ikiye bölmeyi öğreniyorduk. Ansızın genç ve zeki insanlar kendilerine dayatılan fikirlere inanmaktan, büyüklerine benzemekten ve artık onlara saygı duymaktan vazgeçtiler. Seslerini yükseltmeye ve hak aramaya başladılar.ljlçlk.kl.kl.İşte Milan Kundera, bu yetenekli ve özgüven sahibi insanlarla ilgili bir roman yazma ihtiyacı duymuş. Bu süreciçağın yitirilmiş anlamını aramak olarak da tanımlayabiliriz.  Evet NBC, kahraman asla pes etmiyor; hayat ona, o da hayata dokunuyor! Taşrada yitmiyor, kendini buluyor! Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği bir anlamda 20.yüzyılı karanlığa boğan ideolojileri sorgulamaktadır. Modern dünyadaki insan varoluşunun keşmekeşliğini sergilerken sözcükler aracılığıyla yabancılaşmayı durdurmayı amaçlamaktadır. Kısaca; insanın kaderi, varoluşunun büyüklüğü ve trajedisi  incelenmeli, analiz edilmeli ve mutlaka bir sonuca bağlanmalıdır.

Milan Kundera, “Roman Sanatı”(1987) adlı bir denemesinde bu inancını şöyle açıklar: “Romancı ne tarihçidir, ne de peygamber. O yalnızca varoluş kaşifidir.” Keşke Milan Kundera psikolojik tahlillerin başarıyla uygulandığı, insan ilişkilerinin nefis bir şekilde betimlendiği bu eseriyle Nobel Edebiyat Ödülü almış olsaydı. Ama postmodernizmi yapıbozuma uğratan postmodern bir yazar olarak hiç unutulmayacak.

O bugün 90 yaşına girdi. İyi ki doğdun büyük yazar!bbbbbb

Alaattin DİKER

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ için 4 yanıt

  • “Belki de Zeitgeist denilen şey budur. Mehmet Âkif ve Said Nursi ile Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp aynı nedenle pozitivizm cereyanından aynı ölçüde etkilenmişlerdi. Demek ki, bir zihniyeti kendi devri ve şartları altında doğru okuyabiliriz ancak. “

    Beğen

  • Milan Kundera, Dünyanın Sonutezlerinin yazılmasına ramak kala, Sovyetlerin çöküşü ile kapitalizmin egemen tek düşünce kabul edilmesine doğru postmodernizmin edebiyattaki yansımasıdır. Ahmet Altan ile Milan Kundera aynı hatta yürüdüler. İdeolojiler kötü, insanı sınırlar. Cüce olmak istemiyorsan bireysel ol, cinselliğe yaslan ve yüzeyselliğini felsefe ile kapat. Kundera bir dönem romancısı. Bu nedenle nobel alması haksızlık olurdu. Dünyada yükseltilmesi okuyupdüşünen insanların direnç noktalarını yıkmak içindi. Plan tıkır tıkır işledi. Milan Kundera önemsiz unutulan bir yazar oldu.

    Beğen

  • 12 Eylül’ün toplama kampı Mamak cezaevinden çıkıp DTCF Sosyoloji bölümüne başladığım ve “dışarıya” alışmaya çabaladığım yıllarda, bir moda gibi üniversite gençliğinin entel görünmek için ellerinde gezdirdiğini düşündüğüm ve merak ederek Zafer Çarşından alarak okuduğum roman… Bu cümleyi hiç unutmuyorum; “Türkiye’de de askeri rejim olduğunu bildiği için kendisini en iyi benim anlayacağımı düşünmüştü”. Askeri rejimi en iyi kim anlardıki? Dışarda akan hayatın içinde bana göre hiç kimse anlamıyordu ve ne olup bittiğinin asla farkında değildi. Herkes normal hayatına devam ediyordu. Asıl askeri rejim sadece bir kaç semt ötedeki Mamak Garnizonundaki hücrelerde idi… Milan Kundera kimdiki? Nereden biliyordu ve ne anlardı askeri rejimden. Sonra unuttum gitti. Yazınıza romandan bu cümleyi alarak başlamanız tekrar bana o günleri ve romanı hatırlattı. Çok çarpıcı. Aslında tekrar okusam ne düşünürüm bilmiyorum. Fakat banada öyle geliyor ki bu konuda uzman değilim ancak nobellik bir roman da değildi. Bu konuda Sayın Everdi’ye katılıyorum diyebilirim. Yazınız için teşekkürler.

    Beğen

  • Kalemin, “ilkine oranla daha cılız bir etki yarattığını” söylediği bir süreçten sonra bu yazıyı yazması, onun kelimelere daha objektif dokunmasına neden olmuş. Çok akıcı, sürükleyici ve doyurucu bir yazı okudum. Teşekkürler

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s