Baba Nereye Gidiyorsun?

Orhan Aras yazdı…

orhan baba.jpg

Molla Eyyup sabahın serin rüzgârına karışıp giden o melodili güzel sesiyle ezan okuduğunda başımı yorgandan çıkarır, yarı karanlık salona bakardım. Babamı çevik ve hızlı hareketleriyle salonda dolaşır halde görürdüm. Bilirdim ki, şimdi bir cebine bir parça ekmek, bir cebine de bir paket köylü sigarası koyacak ve tarlalara doğru yola koyulacaktır. Ama yine de sorardım:

“Baba nereye gidiyorsun?”

“Ekine gidiyorum oğul…”

Başımı yeniden yorganın altına sokar, kaygısız, kedersiz uykulara dalardım. Bilirdim ki babam ordadır ve hepimiz güvendeyiz.

Akşam karanlık çökerken Frankfurt’tan kalkan Boing uçağı Atatürk Havalimanı’na inerken bunları düşünüyordum. Türkiye’de saat 24’e geliyordu. Üç saate yakın süren yolculuğun farkında bile değildim. Gözlerim milyonlarca ışığın içinde babamın ışıklı gözlerini arıyordu. Ona bir buçuk yıldan beridir hasrettim. Onu en son  İstanbul’da kalp ameliyatı olduğunda görmüştüm.

Havaalanından bindiğim taksi İstanbul‘un karmaşık sokaklarında ilerlerken, şivesinden Karadenizli olduğu belli olan şoför poltikadan söz açarak, dış güçler ve doların yükselişine veryansın edip duruyordu. Benim hiç cevap vermediğimi görünce sesini kesti ve gaza bastı. On beş dakika sonra dayımın evinin önündeydik. Taksicinin parasını vererek kapıya koştum. Dayım hangi saatte geleceğimi bildiği için kapıya çıkmış beni bekliyordu. Hasretle kucaklaştık. Hemen babamı sordum.

“Yukarıda uyuyor,” dedi.

Eve çıktık. Sessizce kapıdan içeriye süzüldük. Çocuklar uyuyorlardı. Daha ceketimi çıkarmadan babamın yattığı odadan babamın tanıdık sesi geldi.

Orhan sen misin?”

Odasına koşarken gözlerime yaşlar dolmuştu. Kapının aralığında gözlerimi kuruladım. Yatağında oturmuş kapıya bakıyordu. Daralmış, daha da küçülmüş omuzlarına sarıldım. Başında yeşil papağı vardı. Yüzü daha da zayıflamış, kara, küçük gözleri derine batmıştı.

Sağ elini ellerimin içine aldım. Elleri buz gibi soğuktu. Ben daha ağzımı açmadan o temiz Azerbaycan Türkçesiyle beni karşıladı:

“Ah oğul ellerin niye böyle sıcak? Hasta mısın yoksa?”

Kaygısına kurban olduğum babam! Kendi hastalığını unutmuş benim ellerimin sıcaklığının kaygısına kalıyordu.Yatağının kenarına oturdum.

“Sen beni merak etme baba! Ben çok iyiyim. Sen nasılsın?”

Derin derin içini çekti.

“Midem fena ağrıyor ama iyiyim.”

“Niye uyumadın?”

“Senin geleceğini bile bile nasıl uyuyabilirim?”

“Yorulma uzan,” dedim.

Arkasındaki yastığı düzelttim. Yorganı boğazına kadar çektim. Ellerini ellerimin içine aldım. Zayıflıktan kuru ağaç gibi sertleşmiş ellerini okşadım.

“Çok zayıflamışın baba, niye bu kadar hasta olduğunu bana önceden haber vermedin?”

“Üzülesin, yorulasın istemedim.”

Ah babam! Yüreği dağ gibi yüce babam!

Benim duymamam için sessizce inildiyordu. Yanına uzanmak, ona sıkı sıkı sarılmak istiyordum. Bir buçuk yılın hasretini onun sıcak baba nefesini koklayarak unutmayı arzuluyordum. Ama öyle yaparsam daha çok korkacağını biliyordum. Zayıf olmamalıydım! Ona kuvvet ve güven vermeliydim.

Bana ayrılmış odama geçtim. Ama kulağım babamın odasındaydı… İnildiyor, öksürüyor, birşeyler mırıldanıyordu. Yarım saat kadar karşımda oturan dayımla fısıltıyla konuştuyduk. Geç olduğu için dayım odasına geçti. Ben soyunmadan tekrar babama bakmak istiyordum. Kapısını usulca açtım. Gelişimi görüp sevindi. Usulca eğilip alnından öptüm. Elimi tuttu. Eli hala buz gibi soğuktu… Ellerine sarılıp öptüm.

“Git uyu,” dedi usulca.

Sözünü dinleyip yatağıma döndüm. Sabaha kadar karmakarışık rüyalarla boğuştum.

adsdsdsd

Ertesi gün hemen doktorlara koştuk. Her doktor bir başka teşhis koyuyordu. Hastaneler birer ticaret merkezine dönmüştü. İdealizm, insan sevgisi, şefkat, güven hepsi para hırsının ve lanet olasıca kapitalizmin ateşinde yanmış, yok olmuştu! Ellerimiz sürekli ceplerimizdeydi. Doktorlar, laboratuarlar hastanın derdinden daha çok ceplerimizden çıkacak paralara bakıyorlardı. Babam sabırsızlanıyordu. Oradan oraya götürülmekten, sürekli muayene edilmekten bıktığını söylüyordu.

“Beni köye götür, öleceksem, orda öleyim,” diyordu.

Doktorlardan kurtulunca onu gezmeğe götürdük. Birden bire canlandı. Kara gözlerine güneşin ışıkları dolmuştu. Gittiğimiz yerlerin 50 yıl öncesini bizlere anlatıyordu.

“1957 yılında daha sizler dünyaya gelmeden ben buralarda askerlik yapıyordum,” diyordu.

Haliç‘in sakin sularının üzerine kurulu Galata köprüsünün altındaki lokantalardan birinde balık yedik. Babam sürekli gülümsüyor, geçmişten anlatıyordu. Kardeşim Kayıhan resimlerimiz çekiyor, şakalaşıyordu babamla…

Babamın amansız hastalığı, ölüm, ebedi ayrılık hiç biri, hiç biri aklımıza gelmiyordu. Yeniden bir araya gelmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Boğazdan gemiler nazlı nazlı geçip gidiyorlardı. Martılar denizin üzerinde kanat çırparak birbirlerine sesleniyorlardı. Renk renk, çeşit çeşit insanlar bir yerden cıkıp bir başka yere gidiyorlardı. Biz hiç bir şeyin farkında değildik. Tek düşündüğümüz o anki beraberliğimiz ve babamızın kesik kesik, acıya bulanmış gülüşleriydi… O gülüşleri bir ömür boyu gözlerimin bebeğine yamamak için bakışlarımı babamın yüzünden hiç çekmiyordum. Gözlerim hep ondaydı.

İstanbul‘un minarelerinin gölgesinde koşturmamız, çırpınmamız bir fayda vermemişti. Babam günden güne daha da kötüleşiyordu. Ankara‘dan arayan bir arkadaşım “Bir de Ankara‘ya getir, burdaki doktorlara da gösterelim,” dedi.

Çaresiz, bir umutla Ankara‘ya doğru yola çıktık. Babamın yanında gözlerimi her kapatışımda iniltisini duyuyordum. Gözlerimi açıp yüzüne baktığımda iniltisini içine gömüyor ve acı dolu bakışlarla gülümsemeye çalışıyordu. Allah’ım bu ne incelik, bu ne güzel babalık duygusuydu böyle? Oğlunun yanında inildemeyi bile gururuna yediremiyordu.

Ankara‘ya iner inmez arkadaşımın oğlu bizi alıp otele götürdü. O gece babamla bir odada yattık. Babam acılarıyla başbaşa kalmasın diye sürekli sorular soruyordum. Sanki hasta değilmiş gibi yatağında oturuyor ve eski yiğit sesiyle bana gencliğini, yaşadıklarını anlatıyordu. Ağrı Dağı eteklerinde yaptığı avlar, topladığı bitkiler, kokladığı çiçekler odamızı doldurmuştu. Sabah saat dörde kadar konuştuk. Sonra yorgunluktan kendisinden geçti ve uyudu. Yanında durarak, zayıf, soluk, yaşlı yüzüne baktım. Yüzündeki her çizgiyi, kırışıklığı teker teker öpmek istiyordum. Gözyaşlarım yüzüne damlamasın diye yatağıma uzandım. Dışarıdan gelen ezan sesleri birbirine karışıyordu.

Yüzümü pencereye dönderip ışığı kucaklarcasına yorganıma sarıldım. Dilimden sıra sıra dualar dökülüyordu. Bütün samimiyetimle Rabbime yalvarıyordum.

“Rabbim sen ona yardım et! Beni büyüten, yetiştiren, her dara düştüğümde bir kartal gibi kanatlarını üzerime geren, hep nasihatlarına, öğütlerine muhtaç olduğum babama yardım et! Bu hiç günahı olmayan, bir kuş kadar saf ve temiz  adama acılar çektirme!”

Gözlerimden yaşlar süzüldükçe beynimde babamla ilgili hatıralar canlanıyordu. Beraber tarlalara gidişlerimiz, tarlada şakalaşarak beraber çalışmamız, onun yanık sesiyle türkü söylemesi… Okuldayken beni ziyarete gelişleri… Ne yürekli adamdın canım babam benim!

Pazartesi, Ankara Yenimahalle‘deki Onkoloji Hastanesine gittik. Iğdır‘lı bir doktor babamı muayene etti. Doktor ellerini babamın vücudunda gezdirdikçe kafasını sallıyordu. O hiç birşey söylemeden ne demek istediğini anlıyordum. Babamın yanında konuşmasını da istemiyordum. Üçümüz de susuyorduk.

Aynı gün babamı yatırdılar. Durumu çaresizdi. Kardeşlerime ve dayıma telefon açtım. İlk önce dayım geldi. Cuma gününe kadar öylece bekledik. Babam her gün biraz daha eriyordu. Gözlerimin önünde yok olup gidiyordu. Cuma akşamı şuurunu kaybetti. Telaşla doktorları çağırdım. Doktorlar yapacak birşeyin olmadığını söylüyorlardı. Ağlaya ağlaya kapının önünde dikildim.

Pazar günü öğlene doğru dayımla dışarı çıktık. Hava rüzgârlı ve serindi. Hastanenin kurulu olduğu tepeden aşağılara bakıyordum. Binlerce ev yanyana dizilmişti. Sokaklar araba ve insan doluydu. Herkes kendi derdiyle meşguldü. Kimi zengin, kimi fakir, kimi sağlıklı, kimi hasta… Sigara içmediğim halde canım acaip sigara çekiyordu. Dayıma, “bir paket sigara alalım,” dedim. Aşağıdaki kahveye doğru indik. Aniden telefonum çaldı. Arayan genc bir erkek sesiydi… Teselli edici sözler söylüyordu ve ben sözlerinin hiç birisini anlamıyordum. Sadece o kadar sözlerin içinden “Baban ve ölüm” sözlerini anlayabilmiştim.

Aşağıya, hastanenin tersi istikametine, şehre doğru koşmaya başladım. Yanaklarım ıpıslaktı, ellerim titriyordu. Karşı tepedeki camiinin minarelerinden öğle namazı için ezan okunuyordu. Sesler rüzgârla birlikte sanki yüreğime doluyordu. Yine çocuktum ve köyde yorganın altında Molla Eyyub‘un sesini dinliyordum. Babamın gölgesi karşımda yürüyordu. Peşinden koşuyordum.

“Baba nereye gidiyorsun?”

Sesim Ankara‘nın yabancı ve kalabalık sokaklarında yankılanıp kayboluyordu. Dayım omuzlarımdan çekip sarsıyordu.

“Orhan! Orhan!”

Sarılıp hüngür hüngür ağlıyorduk.

ddddd.jpg

Orhan ARAS

Baba Nereye Gidiyorsun?” için bir yanıt

  • Ölüm kaçınılmaz. Ancak hikayeler yaşatır insanı. Geride duyarlı bir yürek, hüzne bürünmüş bir kalemle kağıda döker ağıdını. Babamı hatırladım, ölümleri. Bize hiç gelmeyecekmiş gibi ölüme dışardan bakışıma bir iç sızısı gibi sızan bu yazıyla nasip diye teslim oldum. Ondan gelip ona döneceğiz diye bir sona doğru yürürken.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s