Yıllar Öncesi

Kaan Bahadır yazdı…

Optimized by JPEGmini 3.13.0.8 0x20bce15f

Yıllar öncesiydi. Bozkırın ortasında yükselen bu gri kentten ayrılıp, güneyin nemli ve sıcak tatil kasabalarından birine, çalışmaya gittiğimde mevsim neredeyse yaz başıydı.

Burası, eskiden naif, hatta güzel bir sahil kasabası iken, zaman içinde Avrupa’nın alt tabakasına pazarlanan, üçüncü sınıf bir “tatil cenneti” ne dönüşmüştü çoktan. Sahile paralel caddenin bir yanında deniz, diğer yanında ise oteller, restoranlar, barlar, butikler, hediyelik eşya dükkânları sıralanıyordu. Bu binaların da hemen arkasında, sessizce akan bir su kanalı vardı.

Koskoca bir yıl sabahtan akşama çalıştırılan kalabalıklara, eksilen hayatları karşılığında vaat edilen on beş günlük sahte cennetin sınırıydı bu kanal. Daha içerilerde,  bir iki katlı köhne evlerde, gerçek hayat,  tıpkı o kanalın suları gibi sessizce akıyordu. On beş günde bir yenilenen turist kafilelerinin dâhil olmadığı, hatta görmekten bile kaçındıkları bir başka hayat… Sanki kurmaca ve gerçek dünya, o kanalla birbirinden ayrılmıştı.

Denize nazır restoranların birinde ufak bir paraya, gecede birkaç saat gitar çalacaktım. Kalmam için ucuzca bir pansiyon da ayarlamışlardı. Sahilin en sonundan içeriye doğru kıvrılan bir şose yolun kenarında, bahçe içinde,  tek katlı bir ev… Aslında pansiyon falan da değildi hani. Bir aile, yaz sezonu için, odalarından birini kiraya vermişti. Bu oda, veranda-vari, ufak bir balkona açıldığından, girip çıkarken evin içinden geçmek zorunda da kalmıyordum.

Ev sahiplerim ilginç bir insanlardı. Baba altmışlarına merdiven dayamış bir adamdı. Hep geriye doğru taradığı briyantinli saçları,  ince “Clark Gable” bıyığı ve o yaz sıcağında bile üzerinden hiç çıkarmadığı takım elbisesi ile 1950’ lerin siyah beyaz filmlerinden fırlamış gibiydi. Biraz geveze, ama genelde hoş sohbet biriydi. Hiç bir işte dikiş tutturamamıştı. Bir süre Almanya‘da işçi olarak çalışmış, ancak orada yapamamış, Kıbrıs‘a göçmüşlerdi. Kıbrıs’ta da tutunamayınca hayat onları, bu güney kasabasının kıyısında, tenhaca bir yere savuruvermişti. Gurbet yıllarında öğrendiği Almanca ile bir mağazada turistlere halı satmaya çalışıyordu. Maaş falan yoktu tabi. Sattığı halı başına komisyon alıyordu. Her fırsatta, aslında ne maharetli bir satıcı olduğundan dem vuruyordu. Ama işler hiç iç açıcı değildi o yaz. Ona sorarsanız Alman turist azdı. Gelenler de meteliksiz takımındandı. O yüzden satamıyordu.

Anne sarışın, yeşil gözlü, hayli iri yarı bir kadındı. Tüm kadınlar gibi, işleri aslında o çekip çeviriyordu. Dört erkek çocuğun ve adamın bakımı, yemeği, temizlik, bulaşık çamaşır hep onun üzerindeydi. Evin bir odasını kiralamak da onun fikriydi. Arada, durduk yere benim kirayı yükseltmek, kahvaltıyı kısmak gibi ufak kurnazlıkları oluyordu. Ama hoş görüyordum. Durumları cidden pek parlak değildi.

Çocuklara gelince… Tam dört tane ergen irisi genç… İkisi tek yumurta ikiziydi zaten. Hangisi kimdi hep karıştırıyordum. Her işi beraber yapıyorlardı. Daha on sekizinde bile değillerdi,  ama bir diskoda kapıda duruyorlardı. “Bodyguard”lık yapıyorlardı sözde. Ancak kapıda dikilmekten ziyâde, içeride hoplayıp zıplıyorlardı tüm gece. Hayatlarından öylesine memnunlardı ki, hani birisi onlara tüm yaşamları boyunca hep o yaşta kalıp, hep o işi yapma imkânı sunsa, bir dakika dahi düşünmeden kabul ederlerdi.

Büyük ağabey, efendiden, ağırbaşlı bir çocuktu. Bir üniversiteye kapağı atmıştı. İyi okuyordu. Ufak da bir bursu vardı. Yazları bir kafede çalışıyordu. Pek yükü yoktu aileye.

Ve bir de ortanca kardeş vardı… Kayhan… İçine kapanık bir çocuktu.  Çalışmıyordu… Liseyi iki sene önce bitirmişti, ama bir üniversiteyi kazanamamıştı henüz. Hiç arkadaşı yok gibiydi. Ara sıra babasının çift kadrolu hantal bisikletiyle, bir başına denize gidip gelirken görüyordum. Nadiren de bahçede toprakla uğraşıyordu.

……………………………………………

Aynı çatı altında yaşadıkça birbirimizi merak ediyorduk haliyle. Ama karşılıklı bir çekingenlikle, pek de ilişmiyorduk. Yalnız baba, eve erken geldiği bazı akşamüstleri, bahçedeki çardakta çay içerken beni de davet ederdi. Aslında nezaketten çok, sıkça tekrarlanmaktan eskimiş hikâyelerine yeni bir dinleyici bulmanın hevesiyle yapardı bunu.  O, uzun uzun maziden bahsederken, sarışın, iri yarı kadın, bu sohbetin, gereksiz bir samimiyete dönüşmesinden kaygılı, bizi izler, adamın boşboğazlık ettiği yerlerde müdahale eder, lafı çevirir, konuyu değiştirirdi.

Yine sohbetin uzun ve sıkıcı bir monoloğa dönüştüğü günlerden birinde kadıncağız o meşhur manevralardan birini daha yapıp bahçeye getirdi konuyu. Evin dört bir yanını yeşil bir duvar gibi çevreleyen mısırları Kayhan dikmişti. Böylece yoldan toz girmiyordu bahçeye. Hem de bir avlu gibi mahremiyet sağlıyordu eve.

Hem konuyu ev sahibemin yönlendirdiği istikamette değiştirmek, hem de bir köşede ilgisizce oturan Kayhan’ı sohbete dâhil etmek için sordum;

“Sen mi diktin bu mısırları Kayhan? Gerçekten çok akıllıca”.

“Sağol Abi”  dedi yavaşça…

Bu fırsatı cılız bir teşekkür karşılığı heba etmemeye kararlıydım. Aklıma gelen ilk soruyla devam ettim.

“Tohumdan mı büyüttün bunları, yoksa fide olarak mı alıp diktin?”

Şanslıydım… Bu sarsak soru, şans eseri, kilidi açmıştı sanki.

“Fide olarak aldım abi, ama tohumluk biriktireceğim bunlardan. Fide pahalıya geliyor çünkü. İstersen sana da ayırayım biraz tohumluk, Ankara’da evinin bahçesine ekersin.”

“Çok sevinirim”  dedim. Bu cömert teklif karşısında, bir caddenin iki yanında yükselen beton blokların birinde, bahçesiz bir evde yaşadığımı söylemenin bir âlemi yoktu.

Biraz daha bahçe hakkında konuştuktan sonra müsaade istedim. Akşam için hazırlık yapmam gerekiyordu. 

………………………………….

O gün, tesadüfen açılmış da olsa, bu kısa sohbet, Kayhan’ın koruduğu temkinli mesafeyi azaltmış gibiydi.  Sonrasında giderek sıklaşan aralıklarla bir takım sorularla ziyaretime gelmeye başladı.  Sahilde bulduğu şu tuhaf deniz kabuğu ne tür bir canlıya ait olabilirdi? Falanca bitkinin tohumu zehirli miydi? Bisikletin dinamosunu bir rüzgârgülüne bağlasa çardağı aydınlatabilir miydi?

Genellikle sorduğu soruların yanıtlarını bile tam dinlemeden başka sorulara atlıyor, ancak yine de sohbeti fazla uzatmamaya özen gösteriyordu.

Her ne kadar ilk bakışta fark edilmese de,  aslında hayat çok sert akıyordu kasabanın kıyısındaki bu evde. Yaz sezonu bitip el ayak çekildiğinde, önlerinde işsiz geçirecekleri koskoca yedi-sekiz ay olacaktı. Bu yüzden benim dışımda kimsenin Kayhan’ın bu sorularıyla uğraşmaya ne vakti ne de niyeti vardı. Belki de bu sayede her ziyaretinde küçük, tedirgin adımlarla beni, kendi dünyasına biraz daha dahil ediyordu.

…………………………………………

İşten döndüğümde, vakit gece yarısını çoktan geçmiş oluyordu. Eve yorgun argın geliyordum. Bitmesini hiç istemediğim kitabın birkaç sayfasını daha eksiltirken, uyuyakalıyorum genelde…

Yalnız bazı geceler, odanın üzerinden, çatıdan tıkırtılar geliyordu… Önceleri önemsemedim. Ama bir gece üşenmeyip sessizce arkaya dolaştığımda çatıya dayalı bir merdiven buldum. Parmaklarımın ucunda yükselip yukarı göz attığımda Kayhan‘ı gördüm. Orada, bir takım merceklerle, gökyüzüne bakıyor, sonra önündeki fenerin cılız, soluk aydınlığında elindeki deftere bir şeyler karalıyor, ardından mercekleri tekrar gökyüzüne çeviriyordu.

mamamaa

“İyi geceler Kayhan dedim İrkildi… Biraz da telaşla;

“Kusura bakma abi”, dedi. Uyandırdım mı?”

“Yok”, diye cevap verdim, “sıcaktan uyunmuyor zaten. Sen ne yapıyorsun burada?”

“Abi, yıldızları inceliyorum ben. Çatının diğer tarafı dik. Burası düz… Annem buraya çıkmamı yasaklamıştı aslında ama…”

Gerçekten benim kaldığım oda ve balkon binaya sonradan eklenmişti. Belki ileride kat da çıkmak niyetiyle, çatıyı düz bırakmışlardı.

“Sorun değil”, dedim. “Ben de severim yıldızlara bakmayı, merak etme, annenin haberi olmaz.”… Birden yüzü aydınlandı. El fenerinin solgun ışığını bana doğru çevirdi. 

“Gel abi o zaman”…

Doğrusu bu pek beklenmedik bir davetti benim için. Bir ayağı yere tam basmadığı için sallanan merdivenden, usulca yanına kadar çıktım.  Oyuncaklarını gösteren bir çocuk gibi, biraz mahcup, biraz gururla, bana merceklerini gösterdi. Çoğu anne ve babasının eski gözlük camlarıydı. Bir iki tanesi de kırtasiyeden alınmış plastik büyüteçler…

“Tam olarak ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Yıldızları inceleyip haritasını çıkartıyorum gökyüzünün, Gezegenlerin yerlerini işaretliyorum. “ dedi.

O karanlıkta, elindeki deftere şöyle bir ilişti gözüm Bir sürü çizim, işaretler, notlar… Sonra ben de elime bir kaç mercek aldım. İkimiz de neredeyse acınası bir çabayla, farklı merceklerin odaklarını ayarlayarak gökyüzündeki sonsuz sayıdaki beyaz noktadan birkaçını, biraz daha büyük görmeye uğraştık bir süre. Sonra yorgunluk ve uyku ağır bastı. Kayhan’ı yıldızlarla baş başa bırakarak, titrek, tahta merdivenden aşağı inip, odama döndüm.

Ertesi gün bir internet kafeye uğrayıp, bir kaç gökyüzü haritasının çıktısını aldım. Kayhan‘a sürpriz yapacaktım sözde.  Yanıma çağırıp haritaları gösterdim. ”Gel”  dedim. “seninkilerle bir karşılaştıralım”.

İsteksizce defterini getirdi.

Böylece, tuttuğu notları daha yakından görme şansı bulmuştum.  Bir takım çizimler, haritalar, rotalar, yörüngeler, hesaplamalar… Ancak hepsi de, olması gerekenlerden çok farklıydı. Kullandığı formüller de yaptığı hesaplar da, çizdiği gök haritaları da neredeyse tamamen uydurmaydı. Biraz geometri anlatmaya çalıştım. Ancak hiç beklemediğim bir dirençle karşılaştım. Öğrenmek bir yana,  duymak bile istemedi..

O akşamüstü, şaşkın halde ayrıldım Kayhan’ın yanından. Sonrasında ziyaretler, sorular kesildi. Benimle konuşmak, görüşmek konusunda eskisi kadar gönülsüz oldu yine. Bir çuval inciri berbat etmiştim.

Yalnız ve kapalı hayatına geri dönmüştü Kayhan. Gündüzleri ya bahçede toprakla uğraşıyor,  ya babasının bisikletiyle bir başına denize gidiyordu. Bazen de çardakta, bir gazetenin kim bilir ne zaman promosyon olarak dağıttığı eski püskü bir ansiklopediyi karıştırırken görüyordum onu. Geceleri ise yıldızlara bakmaya devam ediyordu.

”Neden” diye düşünüyordum… Bir insan neden gerçeği bu kadar şiddetle reddederdi? Neden o yıldız haritalarına bir kez olsun göz ucuyla bile bakmamıştı? Yaptığı hatalı hesaplamaları neden düzeltmek istemiyordu? 10 dakika uzakta bir internet kafe,  birkaç kilometre ötede hallice bir belediye kütüphanesi varken, neden dönüp dolaşıp o köhne ansiklopediye tekrar tekrar kendini gömüyordu?

Derken yavaş yavaş anlamaya başladım… Onu her gece yıldızlara yönelten, salt bir meraktan çok daha başka bir şeydi.

yyyy.jpg

Kayhan, onları bu tatil kasabasının en dış çeperine itip hiçleştiren, bir türlü başa çıkamadıkları, son derece devasa, zalim ve karmaşık o “gerçek” dünyayı, kendi hayal âlemiyle ikâme etmişti. Babasının eski yakın gözlüğünden söktüğü merceklerle yıldızlar keşfedebildiği, onları gönlünce adlandırdığı, mesafeleri sadece onun uydurduğu formüllerle hesaplanan, gezegenleri, onun çizdiği yörüngelerde seyreden, sabahları kıyılarına gizemli deniz kabuklarının vurduğu, bir düşsel dünyayla… Tıpkı o su kanalının gerçek ve kurgusal iki dünyayı ayırdığı gibi, Kayhan da dış dünyayla olan sınırlarını, o evin çevresine diktiği mısırlarla çizmişti. O sınırlar içinde kendisi dahil her şey, onun dilediği gibi var olabilirdi.

Benim getirdiğim yıldız haritaları, anlatmaya çalıştığım geometri yasaları, onun gözünde,  huzurlu şehrinin surlarından içeri sızmaya çalışan, o hiçleştirici ve acımasız dünyanın, tehditkâr Truva atlarıydı. O kareli defterdeki çizimlerin, haritaların, formüllerin, onu dışlayan ve onun da reddettiği büyük dünyanın gerçekliğiyle örtüşmesi gerekmiyordu Kayhan için. Elindeki defter, yıldızlardan çok kendi düşleminin haritasıydı çünkü.

……………………………….

Sonrasında birkaç kuru selamlaşma, çay sohbetlerinde nezaketen sorulan hal hatır dışında pek konuşmadı Kayhan benimle. Günden güne, kavurucu sıcaklar yerini ılık rüzgârlara ve sonra da yağmurlara bıraktı. Turist kafileleri azaldı, sokaklar tenhalaştı. Benim için de dönüş zamanı geldi çattı. Aileyle teker teker vedalaştım. Halı satıcısı babayla, iri yarı anneyle, ikizlerle, büyük ağabeyle… Yalnızca Kayhan ortalıkta yoktu. Denize gittiğini söylediler.

Bir taksi çağırdım, Sırt çantamı ve gitarımı bagaja yerleştirip şoförün yanına bindim Arabanın kaldırdığı tozun arkasında, mısırlarla çevrili, tek katlı ev önce küçüldü, sonra ilk virajla beraber tamamen gözden kayboldu.

Otogarın o telaşlı kalabalığına karışmış Ankara otobüsünü beklerken bir bisiklet ziliyle irkildim. O çift kadrolu, hantal bisikletin üzerinde, ayaklarında plaj terlikleri, omzunda havlusuyla nefes nefese çıkageldi Kayhan.

Gülümseyerek, “bu ne hal” diye takıldım…

“Abi yetişemeyeceğim diye çok korktum” dedi. “Sana bahçedeki mısırların tohumlarından da getirecektim ama geç kalırım diye eve uğramadım. Adresin var bizde nasıl olsa. Sana postayla gönderirim.”

O sırada otobüs perona girdi. Yolcular, ellerindeki valizlerle otobüse doğru hareketlendiler. Söyleyecek çok söz vardı belki, ama vakit yoktu artık. Vedalaştık… “Kendine de sizinkilere de çok iyi bak Kayhan diyebildim ancak. “Bir de çalış üniversite sınavlarına. Yaparsın sen”

Son söylediğimin gerçek olmadığını biliyordum. Yine de söyledim.

O da “tamam” anlamında salladı başını. Sırt çantasını bagaja verip gitarla yukarı çıktım, yerime oturdum. Sonunda otobüs hareket ederken, Kayhan da bisikletin üzerinde el sallıyordu. Bu onu son görüşüm oldu.

……………………………………………

“Zihin sonsuz ve karmaşık bir palimpsesttir” der Baudelaire. Her an üzerine yeni satırlar eklenirken, eskilerin giderek silikleşip kaybolduğu bir parşömendir bellek. Yine de bazı rastlantılar öylesine derin izler bırakır kı bu solgun sayfada, o satırlar, zamanın büyük unutkanlığına direnirler.

Aradan yıllar geçti. Bir daha ne o evden, ne aileden ne de Kayhan’dan bir haber alamadım. Ama onları hiç unutmadım da… O mısır tohumları da hiç gelmedi tahmin edersiniz. Zaten boy atıp, bir düş dünyasının sınırlarını korumayacaksa mısırların da pek bir anlamı yoktu.

sssss

Kaan BAHADIR

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s