“Işıklar İçinde Yatsın” da Ne Demek?

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

sssss

Toplumdaki kamplaşma farklı derinlikler kazanarak büyüyor. Ayrışmanın sadece siyâsî tercîh ve hayât tarzı farklılığından ibâret olmadığı açık. Meselenin kültürel alışkanlıklarımıza hattâ ortak konuşma dilimize kadar inen veçheleri var. Pek dikkat çekmese de ayrışma en umulmadık noktalarda hattâ detaylarda bile kendisini somut tezâhürleriyle açığa vuruyor.

Bugüne kadar ölenin ardından “Nûr içinde yatsın.” demeye alışmış bu toplumun içinden çıkan bir zümre şimdi kalkmış ısrârla “Işıklar içinde yatsın.” diyor. Ana hücrenin mitoz bölünmeye uğrayarak iki yeni hücre oluşturması gibi bir durum bu. Tabîre teveccüh gösterenler, kendilerini laik(!) olarak tanımlayanlar. Bu uyduruk ifâdeyi kullananlar, çoğunlukla eskinin solcuları. Ölmüş arkadaşlarını bu şekilde yâd etmeyi tercîh ediyorlar. Ve maalesef bu tabîr bir kesim içinde fevç fevç yayılıyor. Geleneksel kültürün dinamiklerine yaslanarak hayâtını idâme ettirmeye çalışan kitlede ise tabîri kullanmaya dönük bir rağbet yok. Yani, tabîr iki kesim arasındaki ayrışmanın yeni bir uzantısı olarak tebârüz ediyor.

Burada birileri çıkıp; “Ha nûr, ha ışık; ne varmış bunda?” diyebilir. Îkâzımızı hafîfe alabilir. Dikkat çektiğimiz noktayı anlamsız bulabilir. “Ülkenin bu kadar çok meselesi varken bu mu bizim derdimiz?” diyebilir. Gerçekte ise konu, hiç de hafîfsenecek kadar önemsiz değil.

Şimdiye kadar hepimizin mutlaka işittiği ve cevabı da vurgusunda mündemiç soru formatlı bir mesaj cümlesi vardır: “Tehlikenin farkında mısınız?” Şimdi aynı soruyu ben soruyorum: Yüzlerce yıldır kullanımda olan, manâ dünyamıza hâs güzelim bir tabîr, yozlaştırılarak ait olduğu aslî cevherinden koparılıyor. Acaba toplum olarak tehlikenin ne kadar farkındayız?

Öncelikle şunu ifâde edelim: Işık ile nûr manâ itibârıyla birbirine müsâvî kavramlar değil kesinlikle. Hem içerik hem de çağrışım olarak ayrıştıkları alan örtüştüklerinden daha fazla. Zikredildiklerinde aynı şeyler tecessüm etmiyor zihinlerde. Nûr metafizik bir keyfiyyete yani fizik ötesi bir muhtevâya sahip. Duyularla algılanabilen müşahhas bir mâhiyyeti yok. Lûgatlerde “Aydınlık, ışık, parıltı, ziya” ya da “İlâhî bir güç tarafından gönderildiğine inanılan parlaklık” diye tanımlansa da bu bizim anladığımız manâda bir aydınlık değil. Mâddî âlemde benzeri olmadığından dünyevi tasavvurlar üzerinden anlatılması ve anlaşılması da tam anlamıyla mümkün değil.

Işık ise tümüyle seküler bir sözcük. Yani sadece dünyevi hayâta ilişkin bir mâhiyyete sahip. Çünkü ışıkla aydınlanan yalnızca insanın mâddî dünyası daha doğrusu fizik âlemdeki hayâtıdır. Dünyanın günlük devri neticesinde geceyi gündüze çeviren Güneş, bir ısı ve ışık kaynağı olarak nûr ile irtibatlandırılamaz. Geceyi aydınlatan ışıksa insanoğlunun hayâtına, Edison’un elektrik ve iletkenler üzerinde yaptığı deneyler sonucunda girmiştir. Işığı öbür dünyaya taalluk eden bir zeminde kullanamayız. Nûrun mâhiyyeti ise farklı olup hem dünyayı hem de ukbâyı kuşatan bir manâ kesâfetine şâmildir. O itibârla tabîrin orijinalinde değişikliğe giderek ışığı, nûrun yerine ikame etmeye kalkmak her şeyden evvel bir cehâlet örneğidir.

        Nitekim Süleyman Çelebi anıt eserinde;

        Doğdu ol saatte ol sultan-ı dîn
        Nûr’a gark oldu semâvât ü zemîn

Derken, Hazret-i Peygamber’in dünyayı teşrîfi neticesinde âlemin nûrla dolduğunu ifâde etmektedir. Rûh beden izdivâcı sona ermiş kişinin ardından söylenen; “Nûr içinde yatsın.” ibâresi ise ölenin ebedi hayâttaki durumuna ilişkin hayırhâh bir temenni cümlesidir. Biri hayâtı teşrîf edişi tebcîl, diğeri ise öleni hayırla anmak için kullanılmaktadır.

Mevlid-i Şerif’in Velâdet Bahri’nde geçen “Nûr’a gark oldu semâvât ü zemin.” ifâdesindeki nûr lâfzını çıkarıp yerine ışık kelimesini koyduğumuzda aynı manâyı karşılar mı acaba?

Nûr aynı zamanda Esmâ-ü’l Hüsnâ’da da geçmekte olup Allah’ın güzel isimlerindendir. Kabrin nûrla dolması, karanlık ve loş bir ortamın ışıkla aydınlanması değil, Cenâb-ı Hâkk’ın rahmetinin ölen kişinin üzerine olması demektir. Buradaki nûr lâfzı rahmete işârettir. Öbür âlemdeki rahmet tezâhürü ise bizim beşeri idrâkimizin fevkindedir ve dünyadaki nispetler üzerinden de îzâhı nâ-kabildir.

O güzelim “Şaban” isminin yaşadığı mağdûriyyet hepimizin malûmu. Onun negatif içerikli bir propagandaya kurbân edilişinin üzerinden yıllar geçti. Günümüzde ise isimler, kavramlar değil, tabîrler hedef alınıyor. Siyâsî görüş farklılığı ve hayât tarzı üzerinden ortaya çıkan kutuplaşmadan daha olumsuz ve yıkıcı tesîrler doğurabilecek ve sosyal bünyede zamanla daha derin çatlaklar oluşturabilecek bir zafiyetle karşı karşıyayız.

değişim

Türk toplumunun lâiklikle imtihânı sadece anayasasındaki ilgili umdenin yanlış yorumlanmasının doğurduğu sancılardan ibâret değil. Yakın zamanlara kadar gerçek anlamda laik de olmadı zâten bu devlet. Ama toplum hızla sekülerleşiyor. Yani her şey, dînî kurum ve değerler dahi uhrevî anlamını yitirip hızla dünyevileşiyor. Dînin hayâtımızdaki etkinliğinin azalmasına paralel olarak dînî kavram ve motiflerde toplumsal kullanım alanından çekiliyor. Cemiyyetin müştereği hâline gelmiş ortak ifâde kalıpları bile bu salgın hastalığın pençesinde kıvranıyor. Sekülerleşme dînin toplum içinde yaşayan sosyolojik tezâhürlerine musallat olmuş durumda. Bu durum “Şaban” isminde olduğu gibi bazen sistemli ve hedefli bir politikanın parçası olarak gelişiyor, bazen de spontane bir şekilde ortaya çıkıp zamanla yaygın bir eğilim hâline gelerek bizi teslîm alıyor.

“Işıklar içinde yatsın.” sözü “Nûr içinde yatsın.” demenin seküler formu. Bu tavrın psikolojik arka planında kendisini ısrârla dînin sosyolojik tezâhürlerine kapatan bir inat saklı. O yüzden de metafizik âleme gönderme yapan bir söz kalıbı dahi seküler bir kılıfa sokularak servis ediliyor. Bir kesimin tabîri bu şekilde kullanmakta ısrâr etmesi kimlik siyâsetinin bir gereği. Gerçekte ise millî birliği hedef alan gizli komplonun bir uzantısı. Toplumun bir kesimini ait olduğu rûh kökünden kopararak kimliksizleştirmenin bir aracı.

“Işık” başka bir yerde kullanıldığında aynı şeyi düşünmüyoruz. Fakat tabîrin içine girerek “nûr” un yerine ikame edilmeye kalkıldığında algı hemen değişiyor. Bu iki söz kalıbı aynı şeyi ifâde ediyor görünse de işiten de değişik tedâîler uyandırıyor ve muhâtaba; karşısındaki şâhsın kimliği hakkında farklı mesajlar gönderiyor.  Burada “nûr” ve “ışık” iki ayrı kültürel mensûbiyyete işâret ediyor.

Her dînin, ait olduğu toplumun kültürüne yerleşmiş birtakım sosyolojik tezâhürleri vardır. Herkes ibâdetini yerine getirmese, insanlar mabedde buluşmasa da, kaynağında dînî fikir ve hissiyyât olan bu sosyolojik tezâhürler toplumu ortak bir zeminde buluşturur. Aynı kültürel kodları kullanmak insanları birbirine yaklaştırır. Meseleye bu zâviyeden bakıldığında asırların imbiğinden süzülüp gelen ortak konuşma dilini korumak büyük önem kazanıyor.

“Anayasada lâiklik olmalı mı, olmamalı mı?” tartışmasından evvel üzerinde durulması gereken bizzât hayâtımızın içindeki sekülerleşmedir. Anayasadan lâiklik umdesini çıkardığımızda sosyal bünyemizi kemiren bu mikroptan kurtulabilecek miyiz? Hayâtımıza musallat olan hattâ en kadîm değerlerimizi bile iğdiş eden sekülerleşme illetiyle başa çıkabilecek miyiz?

Toplumsal müştereğimiz olan bir tabîr daha gözümüzün önünde suikasta uğruyor. Ait olduğu özden koparılıyor. Laiklik umdesini anayasadan çıkararak bu çiğlik ve köksüzlük furyasının önüne geçebilir miyiz? Zaten laiklik anayasaya girerken hedeflenen, İslâm’ın hayâtımızın içindeki tezâhürlerini zayıflatmak değil miydi? Dîn ve vicdân özgürlüğü maskesi altında, dîni vicdânlara hapsederek onu sosyal hayâttan tecrîd etmek değil miydi ulaşılmak istenen gaye? Hedef on ikiden vurulduğuna göre laikliğin anayasadan çıkıp çıkmamasının bir önemi kalıyor mu artık?

Bugün ciddî bir tehdîd ile karşı karşıyayız. Mevcûd eğilim yaygınlaştığı takdîrde zamanla birbirine daha da yabancılaşacak iki toplum kesimi ortaya çıkacak. Asgarî müşterekleri sadece üzerine bastıkları vatan toprağından ibâret hâle gelen bu insanları o zaman bir ülkü etrafında toplamak daha da zor olmayacak mı?

Bazı mefhûm ve tabîrlere kaynaklık eden değerlerin kökleri yüreğimizin derinlerindedir. Onlar zikredildikçe gönlümüz dirilir, hissiyyâtımız canlı kalır. Yahya Kemal, milleti tanımlarken; “Millet, kalp ve menfaat birlikteliğidir.” demiştir. Kültürel kodları farklılaşmış insanların kalpleri birbirine ısınabilir mi? Ana dilleri Türkçe bile olsa gerçekte aynı dili konuşmayan bu insanlar, birbirleriyle ünsiyyet peydâ edip rûhi bir yakınlık kurabilir mi?

Peki, öyleyse çâre nedir?

Çâre, örgün ve yaygın eğitim üzerinden millî bir seferberlik hâlinde toplumu hikmetle buluşturarak irfân geleneğimizi yeniden ihyâ etmektir. Her şeyden evvel dînin rûhu hayâtımızdan çekildiği için kültürel benliğimizi kemiren bu gizli işgallerle karşı karşıyayız.

Hikmeti kendi içinde uyandırmış bir toplumda mefhûmların zaafa uğraması, tabîrlerin aslî kaynağından koparılarak ifsâd edilmesi gibi sıkıntılar yaşanmaz. Hayâta dokunan hikmet sadece onları değil, millî manevî müktesebâtımızın tümünü tabîî bir koruma altına alır. Bizi biz yapan değerler, iki kapak arasından kurtularak hayâtın içinde varlık ve kıvam bulmuş hikmetin koruyucu kanatları altında yaşar. 

“Işıklar içinde yatsın.” diyenler, belki farkında bile olmadan bir müştereğimizi daha yok ediyor. Tabîri değiştirerek kullananlar, nifâk ve ayrılık üretiyor. Çünkü bu tavrın altında, mensûbu olunan dinin sosyolojik tezâhürlerinden uzak durma gayreti var. Toplumu toplum yapan kültürel müştereklerdir. Onlar yüzyılların içinde kendiliğinden oluşarak cemiyyete mâl olurlar. Ortak hissiyyâtı yansıtan bir söz kalıbını kullanmaktan kaçınmak, onu görmezden gelmek, açıktan söylenmese de kültürel mensûbiyetten duyulan rahatsızlığın ifâdesidir.

nereye.jpgghhhh

 Mahmut Haldun SÖNMEZER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s