Martin Heidegger Suçlu Muydu?

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

Kimi zaman dünyanın bir yerinden bir adam çıkar ve diğerlerinin pek de iyi dile getiremediği her ne varsa derli toplu bir şekilde koyuverir önümüze.

Kimdir mesela bu adamlar?

Bazen El Kindi’dir, 9.yy’da ilk nefesi olur İslam Felsefesi’nin… Bazen Dante’dir  “İlahi Komedya” ile 13.yy İtalya’sında ortaya çıkar. Ne bileyim; Bazen İbn-i Haldun’dur, bazen ise Karl Marx… Bazen Nietzsche, bazen Muhammed İkbal… Bazen Octavia Paz, bazen Ali Şeriati… Ya da bazen Dostoyevski bazen ise Kemal Tahir…

Sürekli olarak bireyin ontolojik yalnızlığının altını çizen Alman filozof Martin Heidegger de işte bu adamlardan birisidir. Kesinlikle okunması gereken, ünlü eseri “Varlık ve Zaman”da varoluş sıkıntısına dair muhteşem tespitler vardır. Karşıtları, yaşadığı dönemde onu toplumsal insanı ve tarihselliği küçümsediğine dair sözlerle suçlasalar da, Martin Heidegger aksine, o dönem pek çok insanın aklının kurtarmayacağı ya da kafasının basmayacağı yöntemlerle, kitleleri yaşamlarını değiştirmeye çağırmış ve önceleri bilimdışı olarak görmezden gelinen konuların üzerine giderek, onları saygıdeğer bir konuma yükseltmeyi başarmıştır. Ve bireyin tarihin ya da siyasetin basit bir nesnesi haline getirilerek, varlığın unutulmasına isyan bayrağı çeken düşünürlerden biri olarak zihinlerde büyük iz bırakmıştır.

Peki Martin Heidegger’ın bir dönem Nazi Partisi’ne üye olmasından sonra artık insanlığın gözünde bir suçlu haline de geldiği söylenebilir mi?

Heidegger’in Nazi Partisi’ne üye oluşuna, yüksek bir dehanın deliliğin sınırlarında gezerken yaptığı hatalardan biri olarak sempatiyle bakmak ya da sorgulamaktan aciz bir hayranlıkla bunu görmezden gelmek doğru değil elbette…

Zira suç suçtur ve her insan için aynı evrensel bir takım kıstaslara sahiptir.

Ancak neyin, nasıl yani hangi şartlarda geliştiği üzerine hiç düşünmeksizin, Heidegger’in 20.yy’ın en büyük düşünürlerinden birisi olduğu gerçeğini inkar etmek de, asla doğru olmayacaktır…

Biraz düşünmek lazım…

Heidegger’in 20.yy’ın en büyük düşünürlerinden olduğu bir olgudur. Öte yandan, nasyonal sosyalizm ve Heidegger’in 1930’lu senelerde nasyonal sosyalizme yönelmiş olması da başlı başına bir olgudur.

hhhh.jpg

O halde, özneye Heidegger’i koyarak, bu iki olgunun birbiriyle olan etkileşimi, öyle ya da böyle birbirleriyle temas etmeleri ve sonuçta neler olduğu üzerine tartışılmalıdır.

Heidegger’in Nazi Partisi’ne üye olmasını, onun düşüncelerinin nihai bir sonucu mudur? Yoksa düşünceleri ile Nazi Partisi’ne ideologlarından mı olmuştur?

Nazi Partisi’ne neden üye olmuştur? Ne yapmayı diliyormuş, nelerle karşılaşmıştır?

Başka bir deyişle; Acaba ne ummuş, ne bulmuştur?

                                                           ***

Martin Heidegger ölümünden 10 sene önce, “Der Spiegel” dergisine verdiği röportajda, işte tüm bu soruların cevabını vermişti.

Ünlü düşünürün röportaj öncesi tek bir şartı vardı; Röportajın ancak ölümünden hemen sonra yayınlanmasını istiyordu.

Gün geldi; Martin Heidegger inzivaya çekildiği kulübesinde veda etti hayata.

Ve kendisine yönelik tüm suçlamaları yanıtladığı röportaj, ölümünden birkaç gün sonra, yani 31 Mayıs 1976 senesinde “Der Spiegel” dergisinde yayınlandı.

Martin Heidegger bu tarihi röportajda, Mayıs 1933’te Alman Nasyonal Sosyalist Partisine girişini, Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak atanması ve ardından yaşanan gelişmeler sonucunda Nazi Partisinden nasıl ayrıldığını detaylı olarak anlatıyor.

Röportajı okurken, çağının en büyük düşünürlerinden de olsa, Heidegger’in de nihayetinde herkes gibi kendi zamanının ve mekanının bir ürünü olduğu gerçeğini hemen hissediyorsunuz. Ve tıpkı Aristo’nun “Bazı insanlar doğuştan köledir” görüşünü anlamak için, bu sözü formüle ettiği Antik Yunan toplumunu okumaya çalışmak gerektiği gibi, kendi tarihsel zamanına ait Heidegger’in de, o dönemin aidiyeti üzerinden anlaşılmaya çalışılması gerekliliğini duyumsuyorsunuz.

hhhhhhh

Heidegger savaş kaybetmiş ve Bismark’ın büyük hayali olan Alman Birliği idealinin tamamen suya düştüğü bir Almanya’da yaşıyordu. Ve o dönemler, Alman ulusunun tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşadığı dönemlerdi. Zira savaş tazminatı Alman devletinin belini bükmüştü. Enflasyon canavarı etkisini tüm şiddetiyle hissettiriyor, işçi sınıfı eziliyor, hemen her gün bir yerde olaylar çıkıyordu. Dolayısıyla Alman burjuvazisi büyük huzursuzluk içindeydi. Üstelik savaş kaybeden Alman ordusunun ezikliği geçmek bilmiyordu.

Ve her ne olursa olsun artık toparlanmak gerekiyordu.

İşte Hitler böyle bir dönemde doğdu.

Çok güçlü bir hatipti. Kitleleri harekete geçirme konusunda üstün bir yeteneğe sahipti. Üstelik kitleler tahrik edilmedikçe devletin ele geçirilemeyeceğini de iyi kavramıştı.

Ancak bildiği bir şey daha vardı.

Almanya’nın ruhunu tazelemek için aydınların desteğini de mutlaka arkasına alması gerekiyordu.

“Varlık ve Zaman” isimli meşhur eseri henüz yakın zaman önce [1927] yayınlanmış olan Martin Heidegger’de işte bu aydınların en önemlilerindendi.

Kant, Weber gibi büyük düşünürlerin geleneğinden gelen Heidegger’in de bir çok bakımdan koyu muhafazakâr görüşlere sahip olduğu düşünülürse, Alman düşüncesinde yeni bir çağa geçilerek, manevi birlik ve beraberliğin kurulmasını ne denli istediği ortadaydı zaten.

Teknolojinin ilerlemesine karşılık insanoğlunun eski köklerini yitirmesi ve bunlara yer bulma çabası içerisinde ne denli güçlüklerle karşılaştığı ya da toplum içinde yaşamaktan doğan siyasal sorumluluktan tutun felsefenin kurulması istenen gelecek üzerinde ne gibi etkiler doğuracağına değin bir sürü düşünceyle boğuşan Martin Heidegger, yeni bir ruhun Nasyonal Sosyalizm’le yaratılabileceğini düşünerek 1933 senesinde Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’ne üye olur. Ve Freiburg Üniversite’sinde rektörlük görevine başlar.

Ancak bir sene sonra yani 1934 senesinde, Hitlerciliği insanlığın, yapısal hastalığının tarihsel patlayışı olarak nitelendirerek, rektörlükten ayrılır. Gerekçesi üniversitede yapmak istediklerini partiye rağmen gerçekleştirmeye muktedir olamayacağıdır.

mhk.jpg

Görevini halefine devretmesi için yapılan resmi törene dahi katılmayı reddetmiştir.

Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’nin gazetesi “Der Alemanne” Heidegger’in ardından gelen yeni rektörün atanmasını çok manidar bir başlıkla duyurur;

“Freiburg Üniversitesinin İLK Nasyonal Sosyalist Rektörü…”

Heidegger artık kendini salt eğitimcilik görevi ile sınırlandırmıştır.

1934 yaz yarıyılında “Mantık” dersleri verir. Bir sonraki yarıyılda, yani 1934-1935’te Hölderlin üzerine ilk derslerini vermeye başlar. 1936’da Nietzsche derslerine başlar. Bu dersler Nasyonal Sosyalizm’le şiddetli bir hesaplaşma içerdiği için büyük öneme sahiptir.

Bedelini de parti tarafından sürekli gözetim altında tutularak öder. Prag’da 1934 senesinde toplanan Uluslararası Felsefe kongresine Alman delegesi olarak katılımı engellenir. 1936’da Roma Alman Enstitüsü’nde verdiği Hölderlin konferansı Hitler gençliği tarafından saldırıya uğrar. 1937 ise Paris’teki Uluslar arası Descartes kongresinden çıkarılır. Hatta bu durum Fransa’da öyle büyük şaşkınlıkla karşılanır ki, diğer pek çok delege Martin Heidegger’in neden Alman delegasyonunda yer almadığına dair konseyi soru yağmuruna tutar.

Ancak buna rağmen, Hitler karşıtları tarafından 1944’te üniversitedeki derslerine son verilir. Ve 1945-1950 arası boyunca her türlü öğretim hakkına engel koyulur ve 1959’da emekli edilir.

Kısa dönem de olsa Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’ne üye oluşu, ayrıldıktan sonra yaşadığı tüm güçlüklere rağmen, büyük düşünürün asla yakasını bırakmaz.

mmmmhhhh

                                                           ***

Yazıya Martin Heidegger suçlu mudur?” diye bir soru sorarak başlamıştık.

Karşıtlarının iddia ettiği gibi Heidegger’i, felsefeyi zenginleştirmek yerine, bir hareketin hizmetine sunmakla suçlayabilir miyiz?

Faşist olduğunu iddia edebilir miyiz?

Yoksa Jurgen Habermas’ın da belirttiği gibi, Heidegger’de 1929 ekonomik buhranıyla beraber muhafazakâr bir dönüş olduğu gerçeğini göz önünde bulundurup, büyük düşünüre karşı daha insaflı mı davranmalıyız?

Katılmış, partinin yanlışlarını görmüş hatta Hitlerciliği insanlığın yapısal hastalığının bir patlaması olarak tarif etmiş…

Tıpkı Nurettin Topçu’nun çalışma odasında Hitler’in resminin asılı duruşu gibi bir olgu sadece…

Her ne kadar çok büyük bir düşünür olsa da, herkes gibi kendi zamanının ve mekânın insanı olan bir adamın yanılgılarla ve pişmanlıklarla dolu hayat hikayesi…

Bunu dallandırıp budaklandırmak, Heidegger’i anlamaya çalışmaksızın onu ırkçılıkla itham etmek…

Ancak “Yahudi mitini” güçlendirir gibi geliyor bana…

Bilmiyorum… Sizce de öyle mi?

mmmmm

Peren Birsaygılı MUT

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s