Kendimiz Olmadan Asla…

Aliye Çınar Köysüren yazdı…kkkkendimizMutlu ve başarılı olmanın yolu, kişinin içindeki kendine has hazineyi ortaya çıkarmasından geçer. İster evlilik hayatında, ister çalışma ortamında, isterse de gündelik akış içinde “başkası değil” “kendimiz” olabilirsek, hem mutlu, hem başarılı hem de dingin oluruz. Her şeyden önce, “kendimiz olmadan asla gelişemeyiz”. Biz toplum olarak, ivedilikle başkası değil, kendimiz olmanın yollarını ve imkânlarını öğrenmeliyiz. Çok değil bundan beş on yıl önce, daha çok kendimiz olamadığımızı konuşuyorduk, hatta popüler kültürün bir yansıması olarak Tarkan `başkası olma, kendin ol` diye şarkı da söylemişti… Bu hastalıktan muzdaripligimiz geçmese de, şimdilerde teknoloji ve sanal dünyanın da esaretiyle, kendimizde değiliz… Yeni şarkıyı  şöyle sipariş verebiliriz belki de…‘H​ey.. Kendine gel…’`

İlkokula başlayan çocuğumuza, başka birini örnek ve model gösterip onun gibi olmasını telkin ediyoruz; ona yaklaştıkça ödüllendirip, ondan uzaklaştıkça sessizce cezalandırıyoruz. Gariptir ki, çocuğumuzun yatkınlıklarını, yoksunluklarını ve fazlalıklarını hiç hesaba katmadan, ço­ğu zaman, sözde eğitim adına, potansiyellerimizi buduyoruz. Elbette örnek aldığımız kişiler olacaktır; ancak başkasıyla tamamen özdeşim sayesinde, farkına varmadan yetersizliklerimizi kapatırız. Kendimizi onun gibi sanarak; enerji ve gücümüzü baskılarız. Dolayısıyla bu baskılama yüzünden, gerçek gücümüz ve yapabileceklerimiz gölgede kalır.

Kendimiz olabilirsek, mutlu olabilmeyi de doğal olarak sergilemeye başlayacağız. Tolstoy’un dediği gibi, “mutluysak, suçlu hissetmeyeceğiz”. Bizdeki suçluluk duygusunun da temeline inilmesi gerekmektedir. Ödevlerimizi yapmadığımız için, bize biçilen rolleri oynamadığımız için suçluyuz her şeyden önce. Sonrasında da, “-mış gibi” yaşamaya yazgılıyız adeta. Çünkü bize hedefler konulmakta ve o hedeflere varılınca mutlu olacağımız sanrısı aşılanmaktadır. Pek tabii olarak da, hedefler dışarıdan konulduğu için, ona ulaştıkça hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bu sistem içinde, üreten değil kaçan; çalışkan değil kaytaran, kendi olabilen değil gösterişçi, kendiyle yarışan değil kıskanan bireyler yetiştiriyoruz.

insannnOysa üretmek ve sevmek sağlıklı olabilmenin iki kıstası derken, E. From, belirli bir dünyayı tasvir etse de, ilke olarak önemli iki gerçeğe işaret etmiştir. Kendi olamayan kişiler üretken olamazlar. Çünkü üretkenlik Tanrı’nın bir lütfudur. Bir Kızılderili atasözü der ki; Tanrı insana kilden bir bardak verir; İnsan ürettikçe, coşkuyla daha çok biçim vermek ister kilden bardağına, ona biçim verdikçe kendisi de terbiye olur. Yaradan da her iki eserden kıvanç duyar; tıpkı insanın övünç duyması gibi. Yeter ki, kendi karakterince biçim vermeye gönül versin… Biz kişileri, mizacına uygun olmayan hatta sevemeyeceği işlere mecbur ediyoruz. Böylece üretkenliğin kanallarını anlamsızlık tıkacıyla tıkıyoruz. “Zorla yenilen aş, ya karın ya baş ağrıtmaktadır.” Zorla yapılan iş ise, ya stres üretecektir ya da enerjiyi sömürecektir. Sonuçta ibre tükenmişliği gösterecektir. Ne var ki insan severek, kendini ifade edebildiği bir işi icra etse, hayat bayram olmasa da en azından daha anlamlı olur.

Dolayısıyla bizim eğitim sistemimiz, meslekleri ve eğitimi, mizaca göre değil, adeta yetenek tırpanlamak ve (insani) sermayeden çalmak üzerine kurmuştur. İç çocuğumuzu ya da çocuksu yanımızı yok sayan bir sistem bu; W. James’ın ifadesiyle, çocukluğumuzu kaybettiğimiz için mutsuz oluyoruz. Böylece kişinin yaşamında en önemli uğraklardan biri olan işi konusunda bir darboğaz belirince, onu adeta kilitliyoruz. İkinci uğrak diyebileceğimiz eş seçiminde de, başkasının taleplerini dikkate alıyoruz. Kendimiz olmayınca, etrafımızı gönüllüyoruz; başkaları için yaşıyoruz. “Ne derler?”… bizim için hâla çok önemli algı biçimi. Eskiden “konu komşu ne der?” sorusu önemliyken; şimdi ise “facebook takipçileri beğenecek mi” kaygısı sarmıştır ruhumuzu. Sonrasında gösterişçi oluşumuz da bu kodların bir devamı sanki. Başkaları için giyiniyoruz, başkaları için salonlarımızı döşüyoruz, yollarda bile başkaları için yürüyoruz böylece başkası olduğumuz için de, taklit kimliklerimiz sevmeyi bilmiyor. Çünkü kişiyi kendinden uzaklaştırmayı çok iyi bilen eğitim sistemimiz; önce kendini sevmemeyi belletip, adeta ya müsvedde ya eğreti ya da içi kin dolu tipleri salıveriyor boşluğa.

Hâl böyle olunca, teferruatları merkeze alıp asıl meseleleri unutuyoruz. Çünkü kendimiz olamadıkça, merkezle değil çevreyle meşgul olur hâle geliyoruz; yavaş yavaş yetersizlik hissi kapımızı çalıyor. Adına ister aşağılık kompleksi diyelim; ister kıskançlık.. bu nadide inciyi de gerdanımıza eğitim sistemimiz armağan ediyor. Kendi olamayanlar kıskanç olurlar. Kıskandıkça yalan söylemek bile normal olacak; ve nihayetinde maskeli kişiler çoğalacak. Peki, isimizde, evlilik hayatında ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Çalışma hayatında ve evlilikte  pek çok yükü ve sorumluluğu göze almış olsak bile, kompleksle­rimizi ve kıskançlıklarımızı da yanımızda götürdüğümüz, kısacası kendimiz olamadığımız için, yeni oluşumları veya yeni kurulan “yuva”yı âdeta bir deprem fay hattı üzerine inşa etmiş oluruz. Maskeli bizler, ken­dimizle barışık değiliz. Kurtulamadığımız kin, içini boşaltamadığımız bir cerahat gibi, çöreklenir durur kalbimize. İşte bu keşmekeşlik başlayınca, istesek de, iyiyi ve güzeli göremiyoruz. Çünkü gizli bir depresif durumda, hep olumsuz ve eksik olana ilişiyor gözümüz. Psikiyatrinin tam olarak depresyon dediği durum olmasa da, bizim toplumsal yapımız, ona yakın karmaşık bir ruhsal örüntü veriyor hepimize. Çünkü içimizde bir coşkusallıktan ziyâde, bezginlik, yorgunluk ve isteksizlik hâkim.kendimizzzŞu hâlde her şeyden önce insan varlığını tanımayı, köreltmeden varlık yapraklarına usulca dokunarak açıp canlandıracak cansuyuna ihtiyacımız var. Bunu öğrendiğimiz zaman, “fark etme” kelimesi bizde karşılığını bulacaktır. Fark ettikçe, daha çok fark etmek isteyeceğiz ve kendimizi anlamaya başlayacağız. Böylece keşke ve kaygı bizi teslim alamayacak; geçmişe çakılıp kalmayacağımız gibi, gelmemiş geleceğin hayal dünyasında da savrulmayacağız; şimdiye dört elle sarılacağız.. Çünkü üzgün olmak istiyorsak, geçmişe takılı kalmak yeterlidir. Kaygılı olmak istiyorsak da, daha ortaya çıkmamış gelecekle meşgul olmamız yeterlidir. Huzurlu ve haline şükreden olmak istiyorsanız, işin sırrı “şimdi”dedir.  Diderot’un dediği gibi, “umut geleceği hatırlama, mutluluk geçmişi unutma sanatıdır…” Bu sanatı icra etmek, evlilik yaşantısının yegâne kılavuzu olmalıdır… Sonra…. ve sonra…. özgüvenimiz gelecek… eğreti bir yaşamın kıyısından, hayatın göbeğine yöneldiğimizde, eğitim, öğretim, çalışma hayatı, dahası evlilik yaşantısı bizler için zorunluluktan çıkıp, neredeyse hobilerimiz hâline gelecek. Kısacası evlenmiş olmak için evlenmek, okumuş olmak için okumak zoraki yenen aşa benzer.

Doğallık hem anlaşılmayı kolaylaştıracak hem de kendimiz mutlu olduğumuz için etrafa olumlu enerji vereceğiz. Aynı şekilde eşimizin de kendisi olmasına imkân vereceğiz. Özendiğimiz hayatlar ve kişiler bizi bizden uzaklaştırmaktadır ve bu yapmacık oyunun içine bir kez girdikten sonra kaybetmeye mahkûmuzdur. Hayatımızdaki kesitler ne zaman ki, “-mış gibi yaşantılara dönmeye başlar”, o zaman kaybedenler kulübünün birer ferdi olmaya mecburuz. Unutmayalım ki hayatın her alanında, sevgiyi öne çıkaranlar ve kendi olanlar başarılıdır. İnsanlığın en güzel ve en iyi sermaye olduğunu bilenler, hayatın bütün karelerinde, er ya da geç önde olurlar. Sevilmek istiyorsak, her şeyden önce insan olabilmeyi başarmalıyız. Kısacası kendimiz olarak, kendimize gelerek biz olabilmeye adım attığımız hanelerimizi insanlık kalesiyle örebilirsek, hiçbir şey bu kaleyi ele geçiremez.

Eskiler buna istikamet demişler… İster kendimize gelmek, ister kendimize yaklaşmak diyelim, biz ivedilikle uzak kaldığımız özümüze dönmeliyiz… Orayı sabitleyerek nerde olduğumuzu nereyi kaçırdığımızı görmeliyiz… Sanki küçük bir çocuğun kaybettiği bir yitiği ararken, oraya buraya koşuşturmasına benziyor halimiz. Oysa durup önce kafamızı, ruhumuzu, kendimizi bir  toplamamız düşünmemiz gerekiyor… Neyi kaybettik, neyi arıyoruz, nereye koşturuyoruz… direksiyona ayaklarımız değil, BİZ hâkim olmalıyız…labbbAliye Çınar KÖYSÜREN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s