Taşra, İçimizdeki Şarkı!

Alaattin Diker yazdı…

paris tren is
Paris Tren İstasyonu

Fransız sosyolog Gabriel Le Bras, 50’li yıllarda Paris Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerini tren istasyonuna götürmeyi âdet haline getirmişti. Orada yan yana duran demiryolu hatlarını eliyle gösterir ve şaşkın bakışlar içindeki gençlere: ‘İşte, iman ve inkâr arasındaki sınır buradan geçiyor!’ derdi. Bir hatta işleyen trenler taşradan Paris’e –şu an dinini yaşayan, ama yeni muhitinde onu ihmal edecek- yolcular taşıyordu. Öteki hatta ise hafta sonları taşraya ya da doğaya koşan kentli insanları taşıyan trenler çalışıyordu. Yani, onun gözünde din, ölçülebilir ve tanımlanabilir somut bir “fait social” idi.

İlber Ortaylı‘nın argo bir üslupla ‘taşradan bir şey çıkmaz’ deyişinden sonra Almanya‘da belki yüz kasaba ziyaret etmişimdir. Şerif Mardin‘in literatürümüze kazandırdığı ‘merkez-çevre’ çekişmesi elbette Almanya’da da yaşanıyor. Ancak Türkiye ile Almanya arasındaki temel fark modernleşme tarzından kaynaklanmaktadır. Modernlik Almanya‘da şehirden taşraya doğru yayılırken, Türkiye‘de taşra şehirlere akın etmiştir. Öyleki 83 milyonluk Almanya Cumhuriyeti‘nde sadece 4 anakent bulunmaktadır: Berlin(3,5 milyon), Hamburg(1,7 milyon), Münih(1,4 milyon) ve Köln 1,1 milyon). Toplam nüfusun %15’i köylerde, %8’i kasabalarda ve %77’si şehirlerde yaşamaktadır. Özetle; halkın %70’i nüfusu 100 binin altında olan küçük şehirlerde yaşamaktadır. Aşağı yukarı her şehrin 1/3’ü yeşil alandır.

Türkiye’de taşrayı günümüz algısıyla düşündüğümüzde, geri kalmış, itilip kakılmış ve unutulmuş yerler olarak tanımlarız. Bu taşra ise tekdüzeliğe mahkum, her günü birbirinin aynısı bir mekândır. Bu yüzden insanlar taşra sınırlarını aşmayı kendilerine umut edinirler. Peki, taşra gerçekten ”cemaattan cemiyete geçilirken konaklanan bir ara mekan” mıdır? [Mehmet Narlı, Romanlar ve Taşralar, 2013:303]

René König‘e göre; cemaat, sağlam bir zemine oturan sosyolojik bir kavram değildir. Onun temel bir kavram sayıldığı ve yalpaladığı gerçeği, cemiyet kavramı ile uğraşmayı daha da zorlaştıran bir sorundur. Tönnies‘in geliştirdiği bu konsept veya ileri sürdüğü bu kavram çifti yeterince somut değildir, çünkü her türlü beşeri birlikteliği kapsamaktadır. Tönniestüm farklılıklara rağmen, bir cemaat içinde orijinal bir fikir birliği veya başlangıçta bir konsensüs bulunduğunu düşünür. Eğer öyleyse, böyle bir uzlaşma fikri Hegel‘de de aranabilir. Cemaati, bir topluluğun tüm bireylerinin üzerinde uzlaştığı bir gelenek anlayışı gerektiren özcü yaşam biçimi veya ahlaki bir duruş olarak tanımlayabiliriz.

Zaten cemaatler de topluluk içi zıtlaşmalar yüzünden ortaya çıkar. Cemaati belirleyecek psikoanalizci yaklaşımlar bireyi ve ruh halini çok izole biçimde kavramaktadır. Kişi ile Cemaat arasındaki ilişkinin görülebildiği etik-felsefi bakış ihmal edilmektedir. Topluluk kavramları için önemli olan noktalara işaret ediyor. Cemiyet ve Cemaat arasındaki bağ, toplumun kaçınılmaz olarak topluluktan doğduğunu değil, aksine topluluğun da toplumun bir sonucu olabileceğini gösterir. [Rene König, Grundformen der Gesellschaft 1958: 85-88].

Resmi nitelikte olmayan cemiyetler gibi resmi nitelikte olan cemaatlerin mevcudiyetine işaret eder. Cemiyet ve Cemaat kavramları özellikleri itibarıyla açıkça ayırt edilemez. Bu nedenle, bir kavramı diğerine üstün görmekten kaçınılmalıdır. Talcott Parsons‘un pattern variable yöntemi, cemaati belirlemek için kullanabilir. Ona dayanarak, cemaati sosyometrik olarak ölçmek ve kesin bir şekilde cemiyetten ayırmak mümkün olabilir. Ancak, gruplar nasıl ortaya çıkıyor veya hangi grup cemaat sayılır sorusu için bu yöntem yetersiz kalmaktadır. Kısaca, cemaat, her ne kadar kavramsallaştırılmak istense de, genel manada geçerli ama belirsiz bir oluşumdur.

Bu izahatı niçin yaptık? Çünkü taşra olgusunun da tıpkı ‘cemaat-cemiyet’ ayrımında olduğu gibi yanlış yorumlandığını düşünüyoruz. Bu konuya taşra insanını anlatan Ahlat Ağacı(https://dibace.net/2019/03/24/ahlat-agaci-asi-tutar-mi/filmi hakkındaki yazımızda da değinmiş; mağduriyet duygusu ve onun getirdiği yenilmişliği eleştirmiştik. Sosyolog Celaleddin Çelik‘e göre; ”taşralı kültürel tercihleri ve eylemleri bakımından ayıplanan, küçümsenen, ötekileştirilen ve değişime zorlanan bir kişiliktir.” Ancak bu hükmü şahsiyet, 1923-1950 arasında Serbest Fırka ve Terakkperver Cumhuriyet Fırkası; 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti; 1960-1980 yılları arasında Adalet Partisi; 1980-2019 yılları arasında ANAP ve AK Parti ile kendi varlığını temsil ettirmiştir. Taşra zihniyeti tarihinde ilk kez modernitenin bir sonucu olan sınıfsal ayrışmayı, toplumsal farklılaşmayı ve çarpık kentleşme sorununu son yerel seçimlerde ‘fark’ etmiştir. Bu algı zamanla ‘sekularizm’ olayına yeni bir boyut kazandıracaktır. Büyük olasılıkla AK Parti, MSP ile başlayan taşra hareketinin son partisi olacaktır. Bu bağlamda; muhafazakâr ve milliyetçi aydınların ‘yerlilik ve millilik’ söylemi ne sahici ne de gerçekçi bir yaklaşımdır. Bu söyleme kendilerinin inandıkları da şüphelidir. Dolayısıyla dindar aydınlar bir dönüm noktasında bulunmaktadır. Neden? Taşralı olmak ya da şehirli olmak bir zihniyet meselesidir. Dinin anlaşılmasında ve örgütlenmesinde ciddi sorunlar vardır. Tarım toplumuna dayalı bir din anlayışının küresel çağda aynı biçimde devam etmesi çok zordur. Nurettin Topçu da kendini geliştirmeyen ve çağın ruhuna ayak uydurmayan taşralı okumuşların ülkenin başına bela olacağını düşünmüştür.

IMG-20190425-WA0009.jpg

Evet, Batı’da köy ve kasabalar bir dinginlik yeridir ama sanılanın aksine samimiyet ve yakınlık doğuran topraklar değildir. Son sosyolojik araştırmalar da bu gerçeği teyit etmektedir. Doğrusu, Batı’da köy-şehir ayrımı ortadan kalkmıştır. Modern yaşam tarzı artık tüm ülkeye yayılmıştır. Eskiden bu durumu toplumsal çözülme manasında anlıyorduk. Yalnız yaşama oranlarındaki önlenemez artışı yadırgıyorduk. Şimdi ‘solo yaşam’ gerçeğinin mecburiyetten değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıktığını, hatta geleneksel aile karşıtlığı olduğunu anlıyoruz. Örneğin bu oran Almanya‘nın büyük kentlerinde %50’yi bulmuştur. Tüm yaşam alanlarının modernizasyonu ve refah devletinin genişletilmesinin ardından kırsal altyapıların kentsel standartlarla uyumlu hale getirilmesiyle birlikte, kitlesel tüketim ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, ayrıca sosyal, yasal ve ekonomik çerçeve koşullarının evrenselleşmesi, yerleşim alanlarının nizamileşmesi bunu doğuran başlıca etkenler. Her ne kadar bu gerekçe şehir ve taşraya eşit şekilde uygulanacak olsa da, başlangıçtaki önemini yitirmiş görünen Kent Sosyoloji, bugün yan dal haline gelmiştir. Aynı sebeble büyük şehirlere odaklanmalıdır.

Örneğin KONDA’nın 15-29 yaş arası genç şehirli nüfusun son 10 yıldaki değişimine dair yayınladığı rapor, ilginç veriler barındırıyor. Buna göre, 10 yılda kendisini ‘dindar’ olarak nitelendiren gençlerin oranı yüzde 28’den 15’e gerilerken hayat tarzını ‘modern’ olarak tanımlayanların oranı yüzde 34’den yüzde 43’e yükselmiş.. Bu veriler yukarıda işaret ettiğimiz toplumsal değişimin yönünü de açıklamaktadır. Ancak resmin tamamını göremiyoruz. Batı sosyolojisi dışında düşünemeyen akademi de bize bu imkanı sunmuyor. Aslında ne Emil Durkheim ne de Max Weber dört dörtlük bir modernite teorisi geliştirmiştir. Modernlik olgusunu sadece Talcott Parsons sistematik hale getirmeye çalışmıştır. Modern toplumların ortaya çıkışını analiz eden Ferdinand Tönnies olayı daha iyi kavramış gözükmektedir. 

thumbnail_IMG-20190425-WA0008

Sonuç

Gerçek bir cemaat ‘tepede’ alınan karar ile doğmaz ancak ‘tabanda’ gelişebilir. Bu, Türkiye için de geçerlidir. İdeolojilerin cemaatten cemiyet çıkarmak hedefinin ütopik olduğu anlaşılmıştır. Ortak düşman” sadece fırsat kovalayan topluluklar yaratır. Fırsatçı topluluklar ise gerçek toplulukların işlevini yerine getiremez. Büyük şehirlerde bir nevi fırsat topluluklarının yuvasıdır: Tıpkı kirpiler arasında yakınlaşmayı engelleyen dikenler gibi insanlar arasında yapay ve yüzeysel bağlar söz konusudur. Ancak aradaki mesafenin yarattığı eksiklik, bireyin iç dünyasında rüzgarlar esmesine yol açar: Bu gerilim iki şekilde gerçekleşir:

(1) Kendi özeline geri çekilerek;
(2) Kamuya müdahale ederek.

Her iki tarzı birleştiren şey ‘taşkınlık  iradesi’dir. Homo apathicus, ekseriyetle sevgi ve ilgi ihtiyacını karşılamak için yoğun olarak kendi özeline çekilir. Neden? Çünkü yalnızca başarıya odaklı bir toplum, bireylerin çift, aile veya komşu olarak varolma biçimlerini zora sokmaktadır. Bu nedenle, geri çekilme, topluma itirazdır, insan olmayı istemektir.

Psikolog Muzafer Şerif ‘in ünlü kamp deneyi [1954] ispat etti ki, sosyal barışı ancak farklı topluluklar arasındaki ortak hedefler sağlayabilir. Sürekli yarış ve rekabet içinde bulunmak, farklı toplulukların bir arada yaşama arzusuna ket vurur.  Sadece halklar arasındaki rekabetçiliği vurgulamakla kalmayan, aynı zamanda bireyleri birbiriyle yarışa sokan ve böylece insanlar arasındaki saldırganlığı artıran çağdaş yapılar ve kurumlar acilen elden geçirilmelidir.

Not: Cemaat ve Cemiyet sözcükleri  Almanca’da 18.yüzyılda bile eşanlamlıydı.

IMG-20190425-WA0010.jpgAlaattin DİKER

Taşra, İçimizdeki Şarkı!” için bir yanıt

  • Nilgun Celebi Tönnies üzerine düşünmüşlüğüm ve iki satırlık yazmışlığım da vardır. Cemaat cemiyet ayrımını organik ve rasyonel irade üzerinden temellendirir. O bir kırsal hayat ‘hasret-çekeni’dir. Şehirde insanların ruhları kâr müziği eşliğinde dans etmektedir diye yazsa da onun kapitalizm analizi sizin de işaret ettiğiniz gibi Marx’ınkiyle hiçbir noktasında karşılaştırılamaz. Özellikle Amerikalı sosyal antropologlar cemaatin kentsel yaşama desenlerindeki mevcudiyetini ve etkililiğini 1960’lardan beri sergilerler. Sanırım göçmenler, kimlikler, alt kimlikler, sapmalar, azınlıklar üzerine yapılan araştırmalarda bu tür kavramlaştırmalardan yararlanılmıştır. Ne var ki kanımca taşra meselesi cemaat konusundan oldukça farklıdır. Görebildiğim kadarıyla taşra özelde Türkiye genelde orta doğu coğrafyası için çok özel bir yapılanmaya işaret eder. Taşra’ya yakın düşebilecek kavramlaştırma ‘ikili yapılar’ olabilir. Ama bu ‘ikili yapılar’ın I. Wallerstein’ın sistem yaklaşımı ve tarihi maddeci teorizasyon ışığında geliştirdiği ‘merkez-çevre’ teorisi ile pek bir ilgisi yoktur. Ki Şerif Mardin Wallerstein çizgisinden gider diye düşünüyorum. ‘İkili yapılar’ derken bir beşeri coğrafyacı olan Albertini’nin geliştirdiği kavramsallaştırmayı kast ediyorum. Buradaki ‘iki yapı’ su ve zeytinyağı gibidir. Oysa ‘merkez-çevre’de geçirgenlik vurgulanır. Aslında her ikisi de aynı bütünlere bakarken odak noktasına aldıkları değişkenlere göre farklı toplum modelleri çizmişlerdir de diyebiliriz. Bu konuda çok daha ileri analizlere girilebilir, örnekler verilebilir ama hem bu ortam ona uygun değil hem de artık taşra gerçeği giderek eski karakterini yitiriyor. Taşra flulaşıyor. Taşra kayboluyor. Biz şöyle ya da böyle bir toplum oluyoruz. Toplum olma manasında homojenleşiyoruz. (Toplum olma manasında homojenleşme derken kastım farklılaşma ivmesi hızlanan bir toplum olma yolunda ilerlediğimizdir, ah bir de toplumu dizayn etmeye soyunanlar taşralılıktan hızla uzaklaştığımızı fark edebilseler). Asıl toplum olma ise işte bu fark edememelerin tasfiyesinden sonra gerçekleşecek, farklılaşan yapılar kendi aralarında yeni bir temel üzerinde bütünleşmeye başlayacaklar. Taşranın geleceği yok. Buna yas tutmanın da gereği yok. Taşranın kendi kentlileşiyor. Taşra kendini taşra olarak değil toplumun aktif bileşeni olarak sürdürülebilir kılmak istiyor. İş o ki “toplumun aktif bileşeni olarak kendini sürdürebilir kılmak isteyen taşra”nın aslında taşra olarak kalmak istemediğini, taşralılık derisinden soyunmak istediğini görebilenlerden olalım.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s