Eski Kış Geceleri; Peçiç, Elim Elim Öpenek

Arif Bilgin yazdı…

köy.jpg

Akşam ezanı okunmadan, dışarıda çalışan erkekler eve gelirler. Karanlık basmadan hemen herkes evlerine çekilmek durumundadır; çünkü özel görevliler tarafından bazı sokakların köşesinde asılı duran, akşam kararırken yakılan ve sabah ortalık aydınlanırken söndürülen fenerlerden başka, çarşıyı, sokakları, yolları aydınlatacak hiçbir ışık kaynağı yoktur. Karanlıkta ne çarşı pazar olur, ne de usta ve amele çalışabilir.

Evin babası gelmeden az önce, anneler, sokakta oynayan dölünü bir fırsat bulup çağırmak için başına, eline ilk geçen bir örtüyü, mesela kaynanasından kalma mahramayı alıp kapı önüne çıkar. Sokaktaki çocukların seslerinden nerede olduklarını tahmin edip, o yana doğru hızlı adımlarla ilerler ve kendi çocuğunun bayırdan aşşa gızak kaydığını görünce seslenir:

‒ Maamet.. Maameet…

Biraz bekler. Duymadığını anlayınca bağırmaya devam eder:

‒ Hay gulaana gurşun aha e mi? Ula Maaameeet, niredeyse baban eve gelici tama, sen daha burada niiyniyon la?

Mehmet, biraz daha oynayabilmek için duymamış gibi davranır. Annesi iyice küplere biner. Eline aldığı bir topak karı ulaştıramayacağını bildiği halde fırlatırken daha çok kızdığını belli eder:

‒Hay gızak deyi tapıtlara binesin e mi? Ulan Maamet gelsene burayaaa! Hay yetmeyesin e mi? Beni âleme irezil ettin lan! Seni babaa deyim de dur!

Bunu derken, iki elini yumruk yapıp birini göbek hizasında sabit tutarken diğeri ile yukardan aşağı (tam, seni babana diyeyim de dur derken) bir kere vurur.

Mehmet, istemeye istemeye gelir ve annesinin önüne düşer. Babasına dememesi için annesinin kızgınlıkla vurduğu sumsuklarına, yaptığı çimdiklerine Uyy, ne vuruyon gı? diyerek katlanır…

Dışarısı aydınlık, evin içi alacakaranlıktır. İnsanın evde olmak istemediği yegâne vakit bu vakittir herhalde. Babaları gelinceye kadar da çırayı/lambayı da yakmazlar ki içleri ferahlaya…

Babaları gelir, aşşadaki çaada elini yüzünü yıkarken sofra açılmaya başlar. Akşam yemeğinde, içinde sızgıt parçaları olan cıvıklama ile patatalı kömbe vardır. Kocaman bir tabağa da biber, hıyar, acur, havuç, lahana, üzüm, alıç, sarımsak ve göo tomatisten oluşan sirkeli turşu doldurulmuştur ki kokusunu duyanın iştahı kabarır.

Annenin turşusu mahallede meşhurdur. Evlerinde kömbe pilavı, cıvıklama, kıyma, kısır, çiğ köfte, patates salatası gibi yemek yiyecekleri zaman, kendi turşularını beğenmeyen veya turşusu olmayan konu komşu çocuklardan birinin eline sahan verip bunlara gönderirler. Çocuk da gelince tembihe uygun olarak ister:

‒ Anamın annı aarıyormuş da ızıcık turşu istedi. Suyundan da gosun dedi…

Yemekten sonra baba, dedenin abdest almak için gittiği bir sırada, çocuklarını sevme fırsatı bulur. Büyüklerin yanında çocuk sevmek ne demek o zaman… Bundan büyük saygısızlık olmazdı. Getirdiği cıncık şekerleri veya leblebi şekerlerini avuç avuç dağıtır. Leblebisini alanlar kapış kapış yerlerken, küçük çocuğunu kucağına alır; öpüp kokladıktan sonra, sırt üstü yere yatar. Gerçi sırayla hepsini yapar ama dede gelmeden bu fırsatta küçükle biraz oynaşmak istemiştir. Çocuğun ellerinden tutarak ayak tabanlarını çocuğunun karnına dayayıp bacaklarını doksan derece oluncaya kadar havalandırır. Avradının, ula çocuu düşürün tama, aaşam aaşam bir sahatlık çıharın soona” serzenişi olmasa, ellerini de bırakmak isterdi. Çocuğu o şekilde tutup ve biraz da aşağı yukarı kaldırıp indirirken, yani leylek uçuyormuş gibi yaparken, bir de tekerleme söylerdi:

köy 2

‒Lalek lalek havaada
Yımırtası tavaada
Aş bişirdim yimeedi,
Köynek biçtim geymeedi
Ala-heeeyy.. ala-heeeyy.

Uzun kış geceleri, yaz boyunca erken yatıp erken kalmaya alışmış ailelere biraz gelip gitme, böylece birbirini görme, dedikodu etme, akraba hısım içinde ne olup bittiğini iletme imkânı bulurlardı. Televizyon, sinema, hatta çoğunlukla radyo bile olmayan bu vaktin dünyasında, insanlar kendilerine göre eğlenceler, oyunlar, şakalaşmalar geliştirirdi. Bin yıl, on bin yıl önce bile böyleydi…

O gün olacak bu ya misafir gelecektir. Anneleri bir yandan bir şeyler hazırlarken bir yandan da sokranmaya başlar:

‒Aman anam, humsuz dölleri şinci hedik yetmezse üzüm, ceviz-meviz diye duddururlar. Enmeneyisi ben ıcık da gavırga gavırıyım…

Hemen tepsiyi raftan indirip göçmen sobasının ocak tarafındaki kapağını maşa ile tutarak aşağı indirir ve onun yerine tepsiyi bırakır. İçine de önceden hazırladığı gavırgalık buğday, melengiç ve hasbir karışımından yeteri kadar aktarır. Isınıp sararmaya başlarken aklına aktarıp döndermesi gerektiği düşer ve koşarak aşganaya gidip ekmek süpürgesini alıp gelir. Onunla ileri geri karıştırarak yanmamalarını sağlayacaktır. Belli bir kızarıklık meydana gelince tepsiyi bir saçakla/tutakla tutarak sobanın önüne indirir. Kavrulanları bir başka kaba aktarıp aynı işlemi birkaç kere daha yapar.

Büyükler namazlarını kılar, yer sufrasında yemek yenir ve sofrayı toplayan anne alelusul ortalığı süpürür. Ekmek koydukları guşganayı, aşganaya götürürken kapının dövüldüğünü duyarlar. Beklenen misafirler gelmiştir.

Hoş beşten sonra hal hatır sorulur:

‒ Nasılsıız, eyimisiiz?
‒ Çok şükür eyiyik. Siz nasılsıız?
‒ Çok şükür biz de eyiyik.
‒ Sen nasılsın baçım eyi misin?
‒ Eyiyim gardaş, Allah’a şükür, sen nasılsın?
‒ Sen nasılsın kızım eyi misin?

‒ İyiyim amca, ellerinden öperim.
‒ Ee daha nasılsın Ahmet gardaş, epeydir görüşmüyorduk ha..
‒ Eyiyim eyiyim, hee her garşılaşmadık da hee..

‒ Süleyman dayı nasıl oldu?
‒ Eyi eyi maşallah, gendini topladı, daha gedecea yok aanaşılan!
‒ Allah geçinden versin yaa, eyle demeyin…
‒ Ananı da getireydin, Hacce ebeyi de görürdük.
‒ Selamı var, geliciydi de babamın yanında galdı, hasde deyi…

Bir türlü sohbete başlayamazlar. Sık sık görüşmeyince… Ev sahibi sessizliği bozmak ister:

‒ Ee daha daha nasılsız?

‒ Eyiyik, gışa hazırlanıyok. Bulgurunan unluu bir hal etseydik..

Derken bir konu açılar ve konuşmalar başlar. Daha çok erkekler odanın üst tarafındaki üzerine önce eski kilim, sonra yeni kilim, sonra minder ve en nihayet halı serilmiş mahatta/kerevette/sedirde/somyada otururken, hanımlar aşşa köşede yer minderlerine otururlar. Kendi aralarında konuşurlarken bir kulakları da kocalarındadır. Hem ne konuştuklarını dinlerler hem de kendilerinden bir istekleri olursa gecikmek istemezler… Odanın dip köşesinde ise genç kızlar pepiç/peçiç oynamaya, boş buldukları bir yere oturan çocuklar da elim elim öpenek/epenek oynamaya başlamışlardır bile. Çay ve ikram faslını bittikten sonra peçiç oynama sırası hanımlara gelecektir. Aralarındaki konuşma zaten bir türlü tavını alamayınca, babalar da dama ya da tavla oynamaya tutuşurlar. Gelen misafir bilseydi Domino oynayacaklardı.

köy 3

Bu her evde böyle değildir. Demek ki bu aile oyun oynamayı seven bir aileymiş. Sevmeyen aileler de vardı. Dedeler asla tavla oyununa müsaade etmezlerdi mesela. Misafir geleceği zaman her gün yaktıkları üç numaralı lambayı değil beş numaralı lambayı yakarlardı. Üç numaralıya göre ışığı parıl parıl gelirdi gözlerine. Durumu iyi olanlar misafir geleceği zaman lüks lambası yakardı. Oyun oynamayan aileler de nasılsın iyi misin faslı bittikten sonra kaç kere tekrarlanmış olsa da askerlik, pehlivanlık, yolculuk, anıları; define, yılan, eşkıya, kavga veya kız alıp verme hikâyeleri, hatta çok ilginç fıkralar anlatılırdı. Dedikodu türü günlük konuşmalar da eksik olmazdı…

Çok az evde kitap okuma geleneği sürdürülürdü. Çocukların bilgilenmesi ve okumaya/dinlemeye olan ilgilerinin devamını sağlamak için o zamanlarda sıkça dinlenen radyolardaki ‘arkası yarın’ gibi okunurken en heyecanlı yerinde kesilir ve yarın okunmaya devam edileceği sözü verilirdi. Okunurdu da. Okunurdu; ama o yarın gelinceye kadar çocuklaracaba ne oldu? merakıyla adeta kıvranırdı. Akşam yemeği yenir yenmez de kim okuyorsa ona “Hadi, amman ıcık daha oku…” diyerek musallat olmaya başlarlardı.

Genellikle cönk (biz cenk derdik) adı verilen, bazı yörelerde bol bulunan; Battal Gazi, Kerbu Gazi destanları, Hz. Ali’nin maceraları, Muhammediye, Ahmediye ya da Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gibi sevda destanları okunurdu…

Zaman ilerleyince bir taraftan da hazırlanan ikramlar getirilir ve büyüklerden başlanarak verilirdi. Çoğunda tarhana, kavurga veya kuru üzümdür. Belki biraz zorlayarak birer tane elma veya portakal da eklenmiştir ki birer taneler büyükler içindir; çocuklara tüm meyve düşmezdi, ortadan kesip yarımşar verilirdi…

Eğer, oyuna dalan çocukların sesleri biraz yükselirse, edepsizlik sayıldığından, içlerinden birisi, daha çok da misafir çocukların babası veya varsa dedesi azarlardı:

‒ Hüsün lan kelp oğlu kelpler; naadar baardıız!

Utanan anne, kısık bir sesle kendi döllerine o dealden öfkelenir:

‒ Ya yatın ya da sesiizi çıharmayın. Bak misafirler gedince, alimallah etmediimi gomam soona haa!

Çocuklarsa, kendilerine söylenmemiş gibi, bir yandan gavurga ya da hediklerini avuç avuç yerken diğer yandan da oynadıkları elim elim epelek/öpeneke/epeneke devam ederler.

Herkes, iki elini, ebe olan da bir elini yere kor. Ebe seçilen, kendi eli de dâhil olmak üzere, bir yerden başlayarak, ellerin her birine işaret parmağının ucu ile dokunarak saymacasına başlardı.

‒Elim elim epenek
Elden çıkan topalak
Topalağın yarısı
Bit ‘bire’nin garısı
İnne getir, iplik getir
Çek şunu çıhar şuunu.

köy 1

Saymaca bittiğinde, son dokunduğu el kiminse, o kişi o elini yerden kaldırırdı. Bu şekilde, herkesin tüm elleri bitinceye kadar devam eder ve son el kalınca mağlup belirlenmiş ve oyunun bu bölümü bitmiştir. Son kalan elin sahibi, ellerini yumruk yapar ve yere üst üste kor. En aşağıda onun elleri vardır; diğerleri de yumruklarını onun üstüne dizerdi. Ebe de yumruğunun birini en üste koyduktan sonra, yumruk sahiplerine sırasıyla sorardı:

‒ Eviizin önünden bir davşan geçti mi?
‒ Geçti.
‒ Duttuuz mu?
‒ Duttuk.
‒ Kesdiiz mi?
‒ Kesdik.
‒ Derisini yüzdüüz mü?
‒ Yüzdük.
‒ Bişirdiiz mi?
‒ Bişirdik.
‒ Yediiz mi?
‒ Yedik.
‒ Baa da goduuz mu?
‒ Goduk.
‒ Hani nirede?
‒ En alttaki dolapda.
‒ Eyleyse ver anahdarı…

Der ve almış gibi yaparak işaret parmağını anahtar yerine kor ve yumrukların orta yerine sokar. O yumruk o anda açılır, açılırken de ebe her defasında “Cıngırı cıık; bunda yok!” der öteki yumruğa geçer. Sırayla bütün yumruklar açılır ve alt kata inilir. O bir türlü açılmaz. Ebe tekrar anahtar ister fakat yumruğu yerde kalan vermek istemez:

‒ Anahtar suya düştü.
‒ Su nirde?
‒ Derede.
‒ Dere nirde?
‒ Öküz içti.
‒ Öküz nirde?
‒ Ormana gaçtı.
‒ Orman nirde?
‒ Yandı, bitti kül olduuu.

Bunun üzerine ebe “Dahrayı ver” der. Almış gibi, elini satıra benzetir ve bir kaç kere vurur. Açılmaz tabii.. Birkaç kere daha vurduktan sonra “Ah! Gırıldı; paltayı ver” der. Aynı şekilde eliyle vura vura açar. Açar, ama hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine, hepsi birden cezalanacak çocuğun çenesini bir sağ ellerinin parmakları ile bir sol ellerinin parmakları ile arka arkaya makas alır gibi bıkıp usanıncaya kadar sıkarlar. Sıkarken de hep bir ağızdan söylerler:

‒ Piiim piiim sakalım, sakalına boncuk takarım…

Zaman epey geçer, herkesin yatma zamanı geldiği halde misafir oturmaya devam ederken evin en yaşlısı babaanne,  kalkıp öteki odanın kapısına yönelirken işin bir tarafını şakaya getirerek mırıldanır:

‒Aha ben gediyom,
Sabah namaza gahıcık.
Mangalda köz

Tükendi söz   
Galhın gedin siz
Yatıcık biz…

E anlardı onlar da eşşek deallerdi ya.. Çok geçmeden de “Allısmarladık” derlerdi…

Misafirler gider gitmez, anne, bir yandan yerleri (yatakları) sererken bir yandan da homurdanır:

‒ Ocaa geçesiceler, aman anaam ne durdan aanıyorlar ne durakdan; bizim dölleri de gendilerine uydurup ortalıı batırdılar kele…

Arif BİLGİN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: