Bu Badireyi de Atlatacağız

Yümni Sezen yazdı…

düşşş

Son yıllarda soru hep şu oldu ve olmaya devam ediyor: Niye böyleyiz, ne olacak halimiz? Bunun farkında olmayan, olmak istemeyen, aldırmayan kimselere söyleyecek sözümüz çok az, fakat çok şiddetli olacaktır.

Talas meydan savaşı, haçlı seferleri, Çanakkale savaşları, istiklal savaşından sonra, beşinci kez varlık-yokluk mücadelesi içine itilmiş durumdayız. Bu olaylar, aynı zamanda insanlık tarihinde çetin sınavlardır. Bu sınavı da kazanacak mıyız?

Bugün daha değişik ama hedefi aynı, daha tehlikeli, stratejik, taktikli, daha sinsi, tehlikeleri içine alan varlık-yokluk mücadelesi, hatta savaşı içine düştük. İçerden işbirliğinin alabildiğine artması tehlikeleri büyütmektedir.

Şu ana kadar endişe ve korkularımızda maalesef haklı çıktık. Adım adım sınavın sonuna doğru gidiyoruz. Keşke yanılsaydık. Halâ yanılmış olmayı can-ü gönülden temennî ediyoruz.

İçten ve dıştan sarılmış durumdayız. Eğer bu bir paranoya ise, dünyada gerçek diye bir şey yoktur ve her şey paranoyadır.

Olan biten ne? Çok şey oluyor da, yıkım hareketleri hem de şımarıkça hızla sürüyor. Sadece Atatürk, cumhuriyet değerleri, devrimleri değil, bizzat Türk Milletinin kendisi hedef alınmıştır ve üstelik yapılanlar Türk Milleti adına, demokrasi, özgürlük adına yapılmaktadır. Yapılanların, masum tenkitler, yanlışları tekrarlamamak, onarmak olduğuna kim inanır? Düpedüz yıkım hareketleridir. Öbür taraftan İslam ümmeti paramparça edilmiş, birbirine düşmüş, düşürülmüştür.

Dışarıyı şimdilik bir tarafa bırakıp içeriye bakalım. Sahnede olup bitenleri de tekrarlamayalım. Sahnenin arkasında bulunan, işi buraya getiren sürece ve içindeki yanlışlıklara bakalım. Birçok sebep sayabilirsiniz ama biz, önemli gördüğümüz iki sebepten söz edeceğiz. Biri bütün dünyayı ilgilendiren, bütün dünyanın başına bela, Liberal-Kapitalizm sistem bozuntusudur. Bununla baş etmek isteyen Marksist-Komünist ideoloji, başarılı olamadı, çünkü o da insan tabiatına aykırı idi ve temele koyduğu şey, ruh ve manâdan uzak, gerçekte bu ruh ve manâ sahibi insanın sadece hizmetinde olması gereken, “madde” idi. İdeolojisi ve felsefesi sıfırlanmadı ama, siyasi ve idare çatısı yıkıldı; Öbür zebaninin eline iyice dünyayı terk ederek defolup gitti.

Liberal-Kapitalizm, özellikle ülkemizde artık çok rahat at oynatıyor. Türkiye, Liberal-Kapitalizmin en sulu, kendi ilkelerine de uymaz şekilde ucube, şımarık şeklini uyguluyor. Hırsızlık, yolsuzlukları da, zaten işin tabiatına uygun olduğu için, katarak uyguluyorlar. Hem de kimler uyguluyor? Müslümanlık iddiasında olanlar. İşin en acı tarafı budur. Kısa sürede de olsa (60-70 yıllık) gelenekselleşmiş iş dünyası, sermaye sahipleri, sanayiciler, bu yeni yetmeleri ibretle, kızarak seyrediyor. İslam’ı halâ keşfedememiş, şekilde kalmış, dahası utanmadan istismar eden muhterisler, menfaatperestler, Liberal-Kapitalist oyununu oynayıp duruyor. Müslümanların da biraz parası olsun, onlar en iyiye layıktır diye diye. Gerçekte kendilerinin ve yandaşlarının saltanatları teşekkül etsin, karşı çıktıklarına daha güçlü vurabilsinler diye. Birinin dediği gibi, bunlar Allaha inanıyor, ama galiba güvenmiyorlar. Paraya güveniyorlar. Çünkü Liberal-Kapitalizm parayı ilahlaştırmıştır ve her türlü güç ona aittir. Bizimkiler de aynı şeyi uyguluyorlar. İsraf ve lüks tüketimin içine dalmışlar, adaletsizlikleri, ayırımcılık ve kayırımcılıkları son haddine vardırmışlar hala İslam’dan, dinden imandan bahsediyorlar. İşin garip yanı, başlarını kuma gömmüş, kimse bunları görmüyor, bilmiyor zannederek bunları yapıyorlar. Gerçekte kendi kendilerini aldatıyorlar. Bir de masum ve iyi niyetle, fakat maalesef gaflet içindeki halk kitlelerini.

İslam ve müslümanlar bugünkü kadar güvenilmeyen, şüphe içinde bakılan, hatta alay edilen bir duruma düşmemiştir. Gerçek İslam bugünkü olup bitenlerin hiçbirini onaylamaz, bunlara arka çıkmaz. İsterseniz bu yüce dine bir nebze başvurarak dediklerimizi delillendirmeye çalışalım.

İslam, Liberal-Kapitalizmin hayat damarı olan faizi yasaklamıştır. Kur’an’a göre faize inanıp uygulamak, Allah ve Resulüne savaş açmaktır. Faiz yoksa, Liberal-Kapitalizme hiçbir geçit yok demektir. Bize özellikle Batı’nın yutturduğu, telkin ettiği bir şey var: İktisat sistemi. Ya Liberal-Kapitalist bir düzen, ya da komünizm şeklinde bu sistem ikidir. Biz zokayı buradan yutmuşuz. Bu yutturma hâkimiyet kurmuş, ya birini, ya öbürünü kabul etmiş, istemişizdir. Oysa onlarca model üretilebilir ve zaman zaman yer yer bunlara yaklaşıldığı olmuştur. İslam, toplum meselelerinde ne fertçi, ne ferdiyetçidir, toplumcudur (Sosyalist kelimesine alerji oluştuğu için Türkçesini söylüyorum). Sadece ve yalnızca iman konusunda fert esastır.

“… Tâ ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet (zenginlik ve hükümranlık) oluşmasın… (Haşr 7). Mallarında isteyen ve istemeyen muhtaçlar ve yok-sullar için bir hak vardır.” (Zâriyet 19). Burada “istemeyen” deyişine dikkat etmelidir. Hak, onun hak ettiği, ona ait olması gereken demektir. Malı mülkü ve parası olanda, muh-tacın hakkı, kişisel değil, toplumsal düzenden dolayıdır. Gizlenmiş bu hakta, topluma akt-arılması gerekenin aktarılmamış olduğunu anlıyoruz. Karl-Mart’ın keşfettiğini zannettiği artı-değeri, asırlarca önce İslam söylemiştir. Kur’an baştan sona paylaşmayı emreder. Paylaşmayı birinci derecede dinî-insanî görev sayan bir dinin faizi kabul etmesi mümkün değildi.

Kur’an’dan sonra hadisler bize ışık tutmaktadır. Bir defa helal-haram kavramı çok önemli ve çok hassas bir konudur. Liberal-Kapitalizmde böyle bir hassasiyet bulamazsınız. Kesesi daima kirlidir. En azından şüphelidir. Kimden nasıl edinildiği belli değildir ve önemli de değildir. Hadis şöyle diyor: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, o zamanda kişi aldığı malı nereden aldığına önem vermez. Ya Enes! Keseni temiz kıl, duan kabul olunsun. Bir kimse ağzına haram bir lokma koyarsa, kırk gün duası kabul olmaz.” (Buhari 731. Konyalı Mehmed Vehbi tercümesi).

Vermek, hep vermek, İslam’ın şiarıdır. Sadaka kavramı bunu ifade eder. Sadaka, dilenciye verilen bir şey anlamıyla sınırlı değildir. Hatta bu manâya gelmediği yerler vardır. Çünkü alabildiğine sınırlı ve zorunlu durumlar haricinde dilencilik hoş karşılanmamıştır. Zekât da sadaka kavramı içindedir. Kur’an şöyle buyurur: “Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizlemiş ve onları bereketlendirmiş olasın.” (Tevbe 103). Ayetten anlaşılacağı üzere sadaka, birine yapılan yardım anlamında kullanılmamıştır. Müslümanlara emrolunmuş ve devletin onlardan alacağı bir vergidir. Ayet Hz. Peygamber’e hitab etmektedir ve o dünyevî olarak devlet yerindedir. Peygambere yardım denilen sadaka verilmeyeceğine göre, zekât da verilmeyeceğine göre (ki müslümanlar bu ilkeyi bilirler) buradaki sadaka düpedüz vergidir. Zekât kelimesinde böyle bir vergi anlamı bulunur, çünkü verilmezse zorla alınır. Hâlbuki müslümanlara zorla oruç tutturamaz, onlara zorla namaz kıldıramazsınız. Allah rızası için isteyerek zekâtı verirse ayrıca ibadet, değilse vergi olur. Bir yolunu bulup kaytarana Allah’ın ahiretteki azabı vurgulanmıştır. Zekât kelimesinde de temizlenmek anlamı vardır. Hadis şöyledir: “Sadaka ancak insanların kirleridir.” (Müslim 1072. Mehmet Sofuoğlu tercümesi). Yine düşünüyorum: O bir artı-değer olmasın.

Her müslim üzerine sadaka vardır: Sahabe sorar: “Ya Resulallah, bulamazsa? Eliyle iş görür (çalışır), kazandığından verir. İş bulamazsa? İhtiyaç sahibine yardımcı olur. Onu da bulamazsa? Meşru ve ma‘ruf olan (örfe uyan) güzel şeyler yapar.” (Buhari 544). Vermek ve vermek. Herkes verecek, alınacak, alınacak. Az olandan az alınacak, çok olandan çok alınacak. Şunu unutmadan söyleyelim ki zekâtın kırkta bir olması alt sınırdır. Üst sınırı açıktır ve şartlara göredir.

Zekat toplum için, temsilen devlet içindir. Zekât memurunun tayin edilişi neyi gösterir? Hesap-kitap yapılması nedir? Hadis şöyledir: “Resulallah Beni Esed kabilesinden birini zekât memuru tayin etmiştir. O kimse zekâtı toplayıp huzura geldiğinde Resulallah onunla hesap gördü.” (Buhari 372).

Fertler arasında ve toplumsal kesimler arasında iktisadi uçurumun önlenmesi, ayette belirtildiği gibi zenginliğin belli ellerde toplanmaması ve refahın topluma dağılması için bölüşme ve paylaşma, iştirak ve aktarma, istihdam ve koruyup kollama, herkese gelir sağlama, İslam’da devlete yüklenmiş görevdir. Dilencilik neredeyse yasaklanacak derecede hoş görülmemiştir. Bir taraftan vermek var, öbür tarafta alan olacak. Yani iki taraf olacak, veren ve alan. Alan tarafın isteye isteye alması menedilmiştir. Yere düşen bir kamçısını bile başkasından istemeyip kendisinin alması övülmüştür (Müslim 1043). “Dilenci, dilendiği şeyi haram olarak yer.” (Müslim 1044). Dilencilik de olmayacağına göre, bu verme-alma taraflarını nasıl anlayacak, nasıl yorumlayacağız? Sadece istemeyene verilecektir diye basite indirgemek doğru olmaz. Üstelik vermeyenden zorla alıyorsun. Bu demektir ki, toplum ilerleyip geliştikçe bu iş devletçe ele alınan bir iş olacaktır. İlke ve hedef konmuş, o güne göre uygulama da yapılmıştır.

“Ebu Zer şöyle dedi: “Hz. Peygamber’in yanına vardım. Kâbe’nin eşiğinde oturmaktaydı. Beni görünce dedi ki: Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, muhakkak onlar hüsrandadırlar. Ya Resulallah dedim. Bu büyük hüsranda olanlar kimlerdir? Şöyle buyurdu: Malları çok olan zenginler. Ancak bunlardan şöyle, şöyle, şöyle verenler hariçtir. Önünü, sağını, solunu, arkasını göstererek bunu söyledi.” (Müslim 990). Her ciheti göstererek bunu söylemesi, bütün toplumu işaret etmektedir. Topluma verilecektir. Topluma nasıl verilir? Devlete vermekle. Hz. Peygamberin yanında onun terbiyesiyle yetişen Ebu Zer, büyük bir İslam devrimcisi olacak, gün gelince şöyle diyecektir: İhtiyacından fazla ne varsa dağıtacaksın. Çünkü ilkeleri Hz. Peygamberin yanında öğrenmiştir. Ne diyordu Hz. Peygamber: “Cabir’e: Bir yatak erkek için, bir yatak karısı içindir. Üçüncü yatak da misafir içindir. Dördüncüsü ise şeytanındır” (Müslim 2084).

“Her kimin yanında binek fazlası bir hayvan varsa, yanında olmayana versin, kimin yanında azık fazlası varsa olmayana versin” (Müslim 1728, 1729). Bu emir seferde iken verilmiştir ama, toplumun şartları bunu her zaman mecbur kılabilir. Yiyecekler azaldığında (kıtlık oluştuğunda) eldekiler birleştirilir, eşit olarak pay edilir (Buhari 855, 856). “Resulallah ashabına taksim etmek için bir kıt’a koyun verdi. Ukbe taksim etti. Taksim sonrası bir yaşında bir oğlak kaldı. Bunu ne yapacakları sorulunca, onu da kurban et, buyurdu” (Buhari 795). Kurban da paylaşılacağına göre, paylaşılmayan hiçbir şey kalmamış oldu. Paylaşma ve adalet ilkesi öylesine vurgulanmış, öyle telkin edilmiştir ki, müşterek olan bir yemekten birinin çok yemesinin zulüm olduğu beyanıyla, bu konu örneklendirilmiştir.” (Buhari 846).

Hz. Peygamber buyurmuştur ki, “şu Uhud dağı kadar altınım olsa, bir borcu ödemek için bekletmekte olduğum dinar hariç, yanımda bir dinar kalmış olarak üçüncü bir gece geçirmeyi istemem” (Müslim 991). Hz. Peygamber şirket sahibi değildi, bir fabrikası yoktu, bir yatırım yapmayacaktı, neden para biriktirsin. Şunun için söylüyoruz bunları: Sermaye, bir yatırım, bir işyeri, bir ticaret ve benzeri bir şeye dönüşecekse, sermayeyi büyütebilirsin. Şahsî ve keyfi biriktirmeye karşı çıkılmıştır. Geçim tedbiri biriktirmeye değil, emeğe, israf etmemeye, lükse kaçmamaya, paylaşmaya, ortaklaşmaya bırakılmıştır. Bugün daha kolay anlaşılabilir bunlar. Devlet, yardım kurumları, vakıflar, sigorta veya sandık kuruluşları v.b. Kişisel biriktirilen altın için Hz. Peygamberin başka bir hadisi vardır: Biriktirilen paranın taş parçasından farkı olmadığını söyler. Para ve iktisadi değer tedavüle girecek ve aktarılacaktır.

İktisadi değerlerin topluma dağılmasının bu kadar istenmesinin sebebi toplum içindir ama bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Dağılım, zorda kalmasının sebebidir ve aynı zamanda kişinin dini imanı içindir. Hz. Peygamber’in fakirlik neredeyse küfre varacaktı sözünü duyan Ebu Zer şöyle demiştir: Yoksulluk eve bir kapıdan girerse, din öbür kapıdan çıkar gider.

İslam’da madem ki ferdî biriktirme yok, ev eşyasının fazlası bile istenmiyor, madem ki yatırım ve üretim için sermaye birikimi var, o halde, ekonomik değerler, fertten ziyade toplumun malı demektir. Kişinin hakları ve sorumluluğu şüphesiz önemlidir, fakat toplumu temsil eden devletin sorumluluğu bundan da önemlidir. Meselâ bir borçlu bu durumda ölürse ve borçlarını ödeyecek bir şeyleri yoksa, devlet öder. Hem alacaklı olanın hakkından vazgeçilmemiş, hem sorumluluk yerine getirilmiş olur. Hz. Peygamber “Her kim üzerinde bir borç varken ölürse o borcu ödemek bana aittir” buyurmuştur (Müslim 1619). Hz. Peygamber her borçlunun borcunu ödemeye maddeten muktedir olamayacağına göre, bunu devlet ödeyecek demektir. Çünkü sosyolojik olarak Hz. Peygamber Devleti temsil etmektedir. İlk sıralarda, borçlu ölen birinin cenaze namazını kılmayıp, müslümanlara siz kılın dediği halde, İslam topluluğu toplum ve devlet haline gelip beytü’l-mal (devlet hazinesi) genişleyince, mülksüz, parasız borçlu ölenlerin borçları Hz. Peygamber tarafından ödenmiş ve onların cenaze namazlarını kılmıştır (Müslim 1619). İslam iştirakten (katılımdan), aktarmaktan, paylaşımdan yola çıkıyor. Onun içindir ki cemaatle kılınan namaz tek başına kılınandan üstün tutulmuştur.

Özellikle üç şeyde Allah insanları müşterek kılmıştır: Su, ot, ateş. Su malûm, hayattır, ot tarım demektir, insanın ve hayvanın beslenmesidir, hayvancılığın kaynağıdır. Ateş, bugün daha iyi anlaşılmıştır ki enerji demektir. Demek ki enerjide de İslam, ferdiliği kabul etmiyor. Şimdi Liberal-Kapitalizme nasıl yol bulacaksınız? İhtiyaçtan fazla olan (artan) suyun, otun satılması menedilmiştir (Müslim 1565, 1566). Kan satılmaz, ama hacamat için ücret meşrudur. Çünkü bunda emek vardır (Müslim 1577).

Liberal-Kapitalist anlayışta her şey ücrete tâbidir. Fiyatı olmayan hiçbir şey yoktur. İslam bu anlayışa yer vermez. Bırakın manevî olanı, maddi şeylerin alınıp satılmasında bile ticaret dışı tuttukları vardır ve bu konuda da ilke koymuştur. “İbn Ömer dedi ki: Rasulallah erkek hayvanın dişisini aşılamasına ücret almaktan menetti” (Buhari (796). Demektir ki, otu, suyu, ateşi nasıl satamazsan, biyolojik bir tabiatın tezahürünü sahiplenip satamazsın.

İslam’da mal-mülk var ama kutsallaştırma yoktur ve mülkün dokunulmazlığı, şartlara bağlıdır. “Bir komşu, kendi duvarına diğer komşusunun çivi çakmasına mani olmamalıdır.” (Buhari 849).

Liberal-Kapitalizme geçit vermeyen ilkelerden birisi reklama ait olandır. Rekabetle birlikte (ki İslam hayırda, doğru ve iyide yarışı, Hak yolunda yarışı esas alır) reklâm, Liberal-Kapitalizmin faiz kadar can damarlarındandır. Bugün, gayrı ahlaki, sırıtan, hilebaz ve yalancı yüzünü reklamlarda apaçık gördüğümüz Liberal-Kapitalizme karşı İslam’da sadece dürüst tanıtım vardır. Reklâm ile tanıtım arasında ise dağlar kadar fark vardır. “Eğer taraflar malın ayıbını gizler de yalan söylerse, bu alışverişlerinin bereketi olmaz.” (Buhari 739). “Alış verişte yemin etmek bereket noksanlığıdır.” (Buhari 742). “Yemin malın nevacı zannedilir, hakikatte malın ve kazancının mahv sebebidir.” (Müs¬lim 1606). Bugün reklam, isteği kabul ettirme baskısı olan yeminin modern ve psikolojik baskı şeklini almış bir ifadesidir. Hz. Peygamber diyor ki: “Bir malı lüzumundan fazla övmeyin.” (Buhari 759). “Satacağı malı ziyade övmek ve alacağı malı kötülemek kadar kötü ahlaklı olunamaz.” (Buhari 754). “Resulullah, necş’ten (alışverişte müşteriyi yanılt¬maktan) nehyetmiştir.” (Müslim 1516). Bu ilkelerle siz Liberal-Kapitalizme nasıl yol bulacaksınız?

Sıkı durun bir yasak daha var: Aracılık. Üreticinin doğrudan satışa girmesi istenmiştir. “Enes b. Malik: Kardeşi veya babası bile olsa, şehirlinin, bedevî adına malını satmasından menedildik.” (Müslim 1523). “Cabir: Resulullah şöyle buyurdu: Hiçbir şehirli, hiçbir bedevî adına malını satmasın…” (Müslim 1522). İbn Abbas da aynı hadisi rivayet etmiştir. İbn Abbas’a soruldu: Bunun manâsı nedir? İbn Abbas: Bedeviye şehirli simsar olmasın (Müslim 1521). Bedevi, şehir dışındaki köylüyü, göçebeyi, tarımcıyı ifade eder. Komisyonculuğun, kabzımalcılığın olmadığı yerde Liberal-Kapitalizme nasıl yol bulabilirsiniz?

Denilecektir ki, bunlardan bir iktisadî sistem mi çıkar? Evet çıkar. İslam her konuda iki husus ortaya koymuştur: 1. İlke, 2. Hedef. İslam hiçbir konuda kesin sınırlı, değişmez bir model yaratmamıştır. Devletin şekli şöyle olacak, hukuk sistemimiz böyle olacak, iktisat sistemimiz şu modelde olacak gibi. Ama hepsine ait ilkeler ve hedefler belirlemiştir. Adalet, meşveret, iyi olana ve sizden olana itaat, kötüye karşı hükümdar da olsa itiraz gibi. Siz bu ilkelerin içinde bulunduğu düzeninizi kurarsınız. Fert ve toplum hayatı, değişmezlerin içinde yer aldığı değişen bir sürece tâbidir. İşte değişmeyenler bu ilkelerdir. İktisat düzeninde de aynı şeyler geçerlidir ki biz de bu ilkeleri anlatmaya çalışıyoruz. İkinci husus hedeflerdir. Eğer kölelik meselesinde, kadın haklarında, iktisadi-hukuki hayatta hedefleri anlayamamışsanız İslam anlamamışsınız demektir. İslam’a dahil olanların çoğu ve dışındakiler bu hedefleri doğru dürüst kavrayamadılar, bilmesi gereken içerdekiler, İslam’ın hep etrafında dolaştılar.

heykel

İktisadi ilkelerden bir sistem pek alâ doğar. Ama müslümanlar İslam’ın etrafında dolaştıkları şekilleri ve görünüşleri fotoğrafladıkları için başarılı olamadılar. Etrafında dolaştılar, çünkü menfaat ve benlikleri ağır bastı. Sonra, adım atmamız, düşünmemiz, ilaç prospektüsündeki bilgi ve kurallara uyar gibi fıkıh vs. kurallarına uymakla geçen bir hal alırsa, İslam’ın vurguladığı akıl, lüzumsuz hale gelmez miydi? İnsanoğlu neler neler yapıyor? Gittikçe hedeflere yaklaşan düzenleri, bir tekine bağımlı kalmadan, gerçekleştire-meyecek midir?

Ø    İş ve meslek kendi kendine bir gayedir.
Ø    Kapitalist mülkiyet tarzı, hür emek, akılcı kanun, hür pazar.
Ø    Kapitalist toplumda insan, işi ve bu yönde başarılı olmasıyla değer kazanır.
Ø    Pavlus’un “çalışmayan yememelidir.” ilkesi herkes için geçerlidir.
Ø    Kendi hallerinde olanlar düşer, işinde iyi olanlar yükselirler.
Ø    Vakit nakittir (= zaman paradır. Faiz teorisi bundan doğmuştur).
Ø    Para parayı çeker.
Ø    İyi bir ödeyici herkesin cüzdanının efendisidir.

Bu ilkelerden bir sistem doğacak da, İslam’ın iktisadi ilkelerinden bir sistem doğ-mayacak.
Yahut:

Ø    Mülkiyet hırsızlıktır.
Ø    Sermaye bir istismar vasıtasıdır.
Ø    Para, metadaki emek-değeri gizler.
Ø    Kapitalistin göğsünde atan bir kalp yoktur.

Bu ve benzeri ilkelerden bir sistem doğuyor da, İslam’ın ilkelerinden bir sistem doğmuyor. Elbette yukarıdaki her ilke grubunda doğrular, gerçekler vardır. Yanlışlar, insafsızlıklar da vardır. İslam’ın doğrularını neden hayata geçirmeyelim.

İslam’ın bazı yönlerini niye anlatıyorum? İlke ve hedeflerinden niçin söz ediyorum? Bugün müslümanım diyen okumuşun, yöneticinin, iş adamının, medya mensubunun çoğu, hatta birçok din adamı bunları bilmiyor, bilenler de aldırmıyorlar. İmam-Hatip okulları, ihtiyaca binaen ve iyi niyetlerle kuruldu, fakat İslam’ın şeklinin ve üzerine biriktirilmiş tozunun fotoğrafını çekmekle meşgul oldu, etrafında dolaştı. Bu okullarda gayrı resmi de olsa, eğitim-öğretimin başında gelen husus, Atatürk düşmanlığı olmuştur. Bunun ucu Türk düşmanlığına, en azından Türk milliyetçiliğine düşmanlığa uzanmıştır. Ben imam-hatip okulu mezunu değilim ama, 7 yıl gibi bir süre meslek dersi öğretmenliği yaptığım bu okulları, oradan mezun olanların çoğundan iyi bilir ve tanırım. Bu okullardan yetişmiş çok değerli, vatanperver, bilim adamı, öğretmen, din adamı, iş adamı olan güzide insanlara hiç sözüm yok ve onları istisna ederek, onlardan özür dileyerek bunları yazıyorum. Bunların isimlerini teker teker sayabilecek durumdayım. Ama ne yazık ki, genel rota değişmedi. İlahiyat Fakültelerine gelince, son günlerde iyi bir sınav vermedikleri bellidir. Yine güzideleri tenzih ederek söylüyorum, yanlışları, yolsuzlukları, itaat ilkesiyle sarıp sarmalayarak hükümler verdiler, saha dışına çıktılar ve siyasetin arkasına takıldılar. Bunların gönlünde işler, Türkün içinde olmadığı teorik, dahası hayali ve ütopik bir ümmete takılıp kaldı ve yolu asla millete ve özel olarak Türk Milletine uğramadı.

Meslekleri, uzmanlıkları olsun olmasın, gönlümüzü henüz kazanamamış ilgililer, İslam’ı iyi öğrensinler ve doğru öğretsinler, memleketi uçurumun kenarına getirmekle kalmayıp, müslümanı rezil-rüsvay eden, İslam’ı alay konusu yapan istismarcılara hadlerini bildirsinler. Bizim de eksiklerimizi gidersinler. Yanlışlarımızı düzeltsinler. Ama şunu kabul etmeleri gerekir ki orta yerde olup bitenlerin, yapılanların önemli bir kısmının İslamla yakından uzaktan ilgisi yoktur, hatta İslam’a ters işlerdir. Her ne kadar aksini iddia edip toplumu kandırmaya çalışsalar da.

Bugünkü yöneticilerin ikinci hatası, Osmanlı meselesinde boy göstermektedir. Osmanlı günahıyla sevabıyla, iyisi kötüsüyle, doğrusu yanlışı ile geride kalmış, ancak ders alınması gereken yaşanmış bir gerçektir ve tarihimizdir. Tekrar yaşanamaz ve ideal de edinilemez. Bunu gündeme getirerek, Türk milliyetçiliğine karşı çıkanlar ve ona savaş açanlar da bu gerçeği biliyorlar. Peki neden Osmanlıya vurgu yapıyorlar? Türkten kurtulmak için. Çünkü Osmanlı bilerek bilmeyerek, farkında olarak olmayarak Türkten kurtulmak istemişti. Türkü yok etmek şeklinde değil de, adından başlayarak onu görünmez kılmıştı. Şimdikiler, Türkiye Cumhuriyetini çoğulculuğa, çok kültürlülüğe, etnik grupları millet yaparak çok milletliliğe soyunup, hepsinin devleti ve başkanı olmaya heveslendiler. Osmanlı o günün şartlarına ters olmayarak çok kültür ve çok milletliliği hazır bulmuş, onları kendi siyasî-askeri gücü altında toplamıştı. Bugünküler çoğulculuğu kendileri yaratmak istiyorlar. Başında ve içinde Türk olan bir milliliğe ve millî devlete karşı çıkıyorlar. Maksat bu çokluk içinde Türkten kurtulmak istemeyi deniyorlar. 36 etnik grup ifadelerinden bu açıkça anlaşılmaktadır. Önlerindeki en iyi model Osmanlıdır, o halde onu gündeme sürmelidir. Bin yıl kaybedilmiş kimliğine yeniden kavuşmuşken, buna tahammül edemeyenler tekrar sahneye çıkmış, tarihi damarlarının gereğini yapmak istemektedirler. Buna cesaret veren ve zaten kendi hedeflerinde bulunan dışarısı ise, içerdekilerini destekleyerek, taktik, strateji ve proje uygulayarak içeridekileri ortak etmişlerdir. Eş Başkanlıklar ihdas etmişlerdir. Samimiyetsizce sığınmaya çalıştıkları İslam bunların hiçbirini onaylamaz.

Bugün niye böyleyiz sorusunun cevaplarından bir diğerine gelelim. Yani İslam dünyasının başına belâ olan, mezhep, fırka, tarikat ve cemaatlere, gelelim. Liberal-Kapitalizm bütün dünyanın başına beladır, Türk Milletini özellikle bozmaktadır diye, yeteri kadar olmasa da üzerinde durmaya ve dikkat çekmeye çalıştık. Mezhep, tarikat, cemaat meselesi ise İslam dünyasını, merkezi olan Ortadoğu’yu bataklığa çevirmiştir. Milli birlik ve beraberlikleri bozduğu gibi, İslam’ın kendisini görünmez kılmıştır. İster dinî düşünce kaynaklı olsun, ister siyasi kaynaklı olsun, ister her ikisi iç içe bulunsun ki ekseriya böyledir, dinî ve milli dünyamızı perişan etmiştir. Merkezden ve ilk sosyal laboratuardan (saadet asrından) zaman ve mekân olarak uzaklaştıkça, yeni kültürler, yeni ihtiyaçlar katıldıkça; anlama, yorumlama ve ihtiyaçlara çare bulma çeşitlilikleri elbette zuhur edecekti. “Özü kaybedilmedikçe, müşterek alanlar çoğunluğu teşkil ettikçe, sapmalar olmadıkça, siyasete esir olmadıkça veya siyaseti kendine esir etmedikçe, bu farklılıkların masum ve meşru izahları her zaman olabilir ve olmuştur. O halde şikâyetimiz neden? İnsafla, ibretle bakalım, durum böyle midir? Süreç böyle masûmane olmamıştır. Yoksa bugün neden böyleyiz, diye sorulacaktır. Hz. Hüseyin’in ve etrafındakilerin şehit edilmesine ve zalimce davranılmasına uzanan, İslam’ın ilk çatlağından başlarsak, iş uzar. Siyaset ve iktidar hırsı ile din birbirine karışmıştır. Altta kalan “Esas” görünmez olmuştur.

Hiç mi doğruyu söyleyenler, aydınlatıcı çalışmalar olmamıştır? Elbette olmuştur. Geçmişte ve hele şimdi yazılıp çizilen eserler inkâr edilemez. Bugün Türkiye Cumhuriyeti döneminde bilimsel ve halk tipi yayınlar, meselâ Osmanlı dönemindekilerin onlarca katıdır. Fakat çok kimse bunların farkında değildir, bunlara itibar da edilmemiştir. Adeta “paralel din ve maneviyatlar” hâkimiyet kurmuştur. İslam’ın etrafında dolaşılmıştır dediklerimiz daha çok bunlardır. Bir de derine dalıyorum derken başka türlü İslam’dan uzaklaşmalar da hesap etmelidir. Derine dalmak, aman Allah’ım?

İnsanları terbiye eden, Allaha yaklaştıran, ahlaklı olmalarını sağlayan, manevî dünyalarını zenginleştiren, iç muhasebesi yaptıran, nefsinin azgınlıklarını törpüleyen, bilgi veren, siyasete esir olmayan, siyaseti kendine kul yapmayan, tekke olsun, tasavvuf dergâhı olsun, tarikat evi olsun, adı ne olursa olsun, bu tip halk eğitim yuvalarına diyeceğimiz yoktur ve bunlar faydalıdır. Fakat durum böyle olmamıştır. Tarihimizde kaç defa bunların kapatılması için uzmanlarınca hünkârlara, padişahlara layiha (rapor) verilmiş olması boşuna değildir.

İleriki satırlarda örneklendireceğimiz gibi, aşırıya gitmiş, çizgiden çıkmış olanlar, 4 ciddi tehlikeyi her zaman taşımışlardır:

  1. İnananların bölünmesi.
  2. İslam’a karşı güvensizliğin oluşması. Tarafsız olanlar, inançları zayıf olanlar, kalpleri ısındırılmaya muhtaç bulunanlar ve nihayet dışardan seyirciler üzerinde güvensizliklerin doğmasına sebep olmuşlardır. Bu da olur mu, şu nasıl olur; bu mu doğru öteki mi? Bu dinin temeli yanlış olmasın. İnsanlar akıl sahibidir ama, akıl, hakkın, iyinin, doğrunun da, şaşkınlığın da, şüphenin de, itirazın da, inkârın da sebeplerini üretebilen bir duruma düşebilen bir zihnî mekanizmadır.
  3. Mezhep, tarikat ve cemaatlerin kendileri, zamanla din yerine geçmişler, yahut “din içinde din” olmuşlardır.
  4. Nihayet inananları bölücü özelliğinden dolayı, milli birlik ve beraberliği bozmuşlardır. Dışardan proje ve siyaset uygulamak isteyenler için, hassas ve önemli alanlar teşkil etmişlerdir. Mezhep, fırka, tarikatlar ve cemaatler yüzünden az kavga olmamıştır ve toplumlar yönlendirilmemiştir.

Tehlikelerini saydığımız bu grup yapılarının şikâyet ettiğimiz hatalarını da söylememiz gerekir. İki hata öne çıkar. Biri takva yerine zuhdü kaymalarıdır. İkincisi Hz. Peygamberin önüne geçmeye kalkmalarıdır. Hepsi mi? Birçoğu ve hâkimiyet kuranlar. Zühd esas olursa, bu dünya bir hiç durumuna düşerse, o zaman bu dünyada ne işimiz var diye sorulur. Hadis ne buyuruyor: Hiç ölmeyeceklermişsin gibi bu dünya için, yarın ölecekmişsin gibi ahiret için çalış. Bunun sadece birini almanın ve onu uygulamanın bizi nereye götüreceği bellidir. Dengeyi kurmak gerekir. Yaratıcı, bu kâinattan, âlemlerden, dünyadan bahsediyor. Boşuna mı gündeme getiriyor? Kendisi için delillerin de bu dünyada olduğunu söylüyor. Hayatın her türlü nimet ve hareketlerini anlatıyor, bunları istifademize verdiğini, emrimize amade kıldığını söylüyor. Sadece buraya takılıp kalmamızı istemiyor. Gözümüzü buraya kapatmamız, onu “hiç” durumuna düşürmemiz, yaratıcının kanunlarına uyar mı? Dünyada yaşamak için dünyanın değerini bilmemiz gerekir. Vatanda yaşamak için vatanın değerini bilmemiz, milletin bir ferdi olmak için milletin önemini bilmemiz gerekmez mi? Nefsi terbiye edelim derken onu öldürüp yok etmek İslam’ın istediği bir şey midir? Ölüyü nasıl terbiye edeceksiniz? İnsanı ölü yıkayıcısının elinde ölü haline getirmek isteyenler, kimi nasıl terbiye edecek?

Yanlışlığı bir tarafa, şu zühd meselesinde çoğunun samimi olmadığını da biliyoruz. Dünyevi haz için ne dümenler çeviren, ne işler yapan zühd sahiplerini, şeyhleri, müritleri insanlık görmüştür. Bu da ayrı bir derttir.

Çizgiyi aşanları, sapanları, aşırı gidip başka yollara çıkanları, Hz. Peygamberin önüne geçmek isteyenleri, onun söylemediklerini söyleyenleri örneklendirelim. Şimdi ben (isim vermemek için ben diyorum, ilgilenenler bunları bilir, bilmiyorsa araştırıp çıkarmalıdır) Kur’an ve hadisler beni işaret ediyor, sözlerim ve yazdıklarım Kur’anın aynasıdır dersem, Hakikatin muammasını yalnız ben çözerim dersem, bana inanır mısınız? Sana inanmayız ama filan söylemişse inanırız, derseniz, şirke düşmüş olmaz mısınız? O şahsı ilahlaştırmış olmaz mısınız? Ben sizin yatak odanızdaki hallerinizi bile görürüm dersem, ne dersiniz? Şu sözler Kur’an’ın geldiği yerden geliyor dersem, buna inanacak mısınız? Milyonlarca insan inanmıştır. Ben lâyemut’un (ölümsüzün) eserinden fışkıran kerametli bir nurum diyenlere inanacak mısınız? Oysa Kur’an ne diyor: “Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra bu Allah katındandır, derler.” (Bakara 79). Ama onlar “sözümüzdeki gerçekler ve üstünlükler, Kur’an’dan sızmıştır, diyebilmişlerdir. 14 yaşında üç aylık bir öğrenimle, ulum-u avvelîn ve âhirine (ezel ve ebed ilmine), ledünniyet ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i ilahiyeye (ilahi bilginin sırlarına, eşyanın hakikatine, kâinatın sırlarına ve ilahi hikmete) vâris kılındım, şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyaya (pek yüce mazhariyete) kimse nail olmamıştır.” diyebilmişlerdir. Daha neler, neler… Halbuki kâinatın efendisi peygamberler serdarı şöyle demiş ve dua etmişti: “Ya Rabbi! Bana eşyanın hakikatini göster.” Hz. Peygamber eşyanın (varlığın) sırlarını ona göstermesi için Allaha dua ediyor, bizimki, ben bu sırlara vakıfım diyor.

Sapmalar ve Hz. Peygamberleri geçmeler, adeta bir moda haline gelmiştir. Ne diyorlar: “Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kaldılar.”

Bir şeyhin risalesinde, “Din yolcusu kâfir olmadıkça, kardeşinin boynunu vurmadıkça, annesiyle izdivaç etmedikçe, hakiki müslüman olamaz” satırlarını okuyan bir molla, başka bir büyüğe mektup yazıp ne anlama geldiğini sorar. O büyük de açıklar. Rumuzlar (semboller) kullanıldığı bellidir de bunlar bir müslüman nasıl bilecek, bilmek zorunda mıdır, bu şekilde anlatım İslam’a uygun mudur, İslam bilmeceler dini midir? Sır cemiyetleri din olamaz, evrensel dinin her şeyi açıktır. Bizim anlayış kabiliyetimiz ve seviyemizin farklılığı, onu esrarengiz hale getirmiş olmaz.

Nihayet mesele şu saçmalığa kadar gelmiştir. Hadi bunun ismini yazayım, Tilemsanî adlı sûfiye biri der ki, sizin tevhidiniz Kur’an’daki tevhide uymuyor. Sûfi şöyle cevap verir: Evet öyledir. Gerçek tevhid bizim eserlerimizdedir. Kur’an baştan sona şirktir. İsterseniz biraz yumuşatayım. Herhalde demek ister ki Kur’an baştan sona şirkten söz eder, tevhide sıra gelmemiştir. Onu biz tamamlıyoruz.

Bu kadar derinlik çok gelir, boğulur gideriz. Bu yolla, ne insan kalır, ne İslam. Ne mümin kalır ne sorumlu. Ne suç kalır, ne ceza. Dünyaya da gerek yoktur, vatana, millete de, ülkülere de. Artık ilme de gerek yoktur. Kur’an der ki. “… De ki: Ya Rabbi! İlmimi arttır” (Tâ-Hâ 114) Bu haliyle insanın ve kâinatın güzellikleri kaybolur. Yukarıya doğru uçunca yahut deryaya dalınca, kendimize gelip ayaklarımız yere bastığında, vatanı işgal edilmiş, milleti parçalanmış olarak görebiliriz. Kulluk ve ibadetin de artık anlamı yoktur. Enel-Hak (Ben Allah’ım), “Allah cübbemin içindedir” v.b. deyince artık neye inanacağız? Kim kime inanacak? İman etme, şuuru yok etmemeye, muhatap olanla olunanı ortadan kaldırmamaya, birbirine karıştırmamaya bağlıdır. Allah, Ben senim, sen de Ben’sin demiyor, size şah damarınızdan daha yakınım, diyor. Yakınlık kavramı var olduğu sürece yaratan ve yaratılan aynileşmez (özdeşleşmez). Aynileşme, yaratma fiilini ortadan kaldırır; Yaratıcının ben müminin gözü kulağı olurum derken bu, mümin Allah olur demek değildir, gözü ve kulağı Benim istediğime uygun hale gelir demektir. Siz anlayamazsınız, çünkü bu haller ancak yaşanır diyenler, dinden değil başka bir şeyden bahsediyorlar. Gerçi onlara göre din zaten kısır (kabuk)dır. Öz ise yaşanır. Biz ise dinden söz ediyoruz. Çünkü milletin ve ümmetin problemleri buradadır. “Vecd” de, meditasyon da, yalnız o ferdî ilgilendiren derinlikte ve olağanüstü hallerde değildir. Bu “hal”, eğitim-öğretimin de esasını teşkil etmez. Ancak kendisinin yaşadığı, bazı şeyler iddia ettiğinin, anlatılamaz olanın, aktarılamayan hallerin eğitim-öğretimde yeri yoktur. Bilinmeyen şey nasıl bildirilebilir? Peygamberler sadece kendi yaşadığı şeyleri söyleyip, bize anlayacağımız, yapabileceğimiz şeyleri söylememiş olsalardı, din ortaya çıkmazdı. Vahyi bile kendilerine saklı tutmamış, söyleneni bizimle paylaşmışlardır. Birinin havada uçtuğunu birileri görmüş, kalbinden geçenleri bilmiş, bunların doğruluğunun tartışması bir tarafa, bunlar insanların din, ahlak ve maneviyat ihtiyaçlarını karşılamaz. Bir başka çalışmamızda (Hayatın Manâsı), bu insanlar herkesin 500 kg. yükü kaldırmasını istemiyorlar, kendileri kaldırıyorlarsa, buna karşı çıkılamaz, diye savunmaya kalkıştık. İslam sırf zahir değil, bâtın da onun bahsettiğidir, demiş, tenkitlerin insaflı olmasını istemiştik. Fakat terbiye edici, aydınlatıcı, yaşanarak gösterilen, aşırı felsefe, yorum ve sapmalara uğramamış bir tasavvuftan söz etmiştik. Bu sınırlara dahi kimsenin zorlanamayacağını söylemiştik. Tasavvuf saptırılmazsa, iyi ifade edilirse İslam’ın incelikli bir yorumu olabilir. Fakat bu sınırlarda kalmayanlar çoğunluğu teşkil etmiştir. Vecd de kabul edilebilecek bi rşeydir. Ancak bu, herkese açık ve ulaşılabilecek bir haldir. İstisnai bir hal olarak bazılarına tahsis edilirse, o zaman vecd yerine vahy’den söz ediyoruz demektir ki, bunun yanlışlığı ortadadır.

“Enel-Hak (Ben Allah’ım)”, “Allah cübbemin içindedir”, “Peygamberler denize dalamadı, sahilinde kaldılar”, “bizim tevhid anlayışımız Kur’an’ınkinden ileridir”, “söyleyip yazdıklarım yukarıdan, Kur’an’ın geldiği yerden geliyor”, “çocukluk yaşımda eşyanın hakikatine, kâinatın ve Allah’ın sırlarına vâris kılındım” gibi iddiaların tasavvufla ilgisi kesilmiştir. Bunlara aşırı uçlar denilse de, bu tür düşünce sistemi bunları üretmiştir ve bu aşırılıklar insanlar üzerinde bir egemenlik kurmuştur. Artık masûmâne yorumlar yapma imkânımız kalmamıştır. Bu iddiaların sahipleri, başka bir varlık olmayıp insan olduğuna, yani beni temsil ettiğine göre, Allah ile olan mesafemi ortadan kaldırmaktadır. Yaratma işine aykırı düşmektedir. Sonunda şu abesten de öte durumlara düşülüp denmiştir ki: “Perde kalkınca gördüm ki Allah namaz kılıyor.” Yani tepede insandan başka bir şey yok. Hümanistler de öyle diyor. Allah yerine insanı koyuyorlardı. Zaten tasavvufun sapmış aşırı ifade ve yorumları, Allah yerine insanı ve insanlığı koyan hümanist felsefeden farksız hale gelmiştir.

Dayanağımız Kur’an olduğuna göre, oraya dikkatli bakmalıdır. Kur’an “insan peygamber”den söz eder ve ona sık sık “ben de sizin gibi bir insanım”, “ben gaybı bilmem” demesini söyler. Zaman zaman da o peygamber azar işitmiş ve hataları hatırlatılmıştır. Anında düzeltilince bizim hatalarımızdan farklı olmuştur ve Allah onu anında korumaya almıştır, ama “insan” olma özelliği belirtilmiş olmaktadır ki, bunu anlamamız yeterlidir. Peygamber’in önüne geçmek isteyenler bunları hiç görmediler mi? İşin içinde, söylendiği gibi bir sekr (sarhoşluk) hali var. Sekr aklın uyuşmasıdır ki, alkol ve benzerleri bunun için yasaklanmıştır. Sekr, ister alkol, uyuşturucu gibi madde vasıtasıyla olsun, isterse maneviyat, sarhoşluğu biçiminde daha doğrusu psikolojik biçimde olsun, aklı devreden çıkarır ki, doğru bir şey değildir.

Milleti ve ümmeti bugün ıstıraplar içinde bırakan iki sapma, Liberal-Kapitalist sapma ile tarikat sapmaları üzerinde durduk. Kültürümüzün yozlaşması, değerlerinden uzaklaşmamız, para dünyasına tapar hale gelişimiz, nemelazımcılık v.b. gibi sapmalar eklenince, ABD’nin, AB’nin veya içerdekilerin açık-gizli tecavüzlerine IŞID’in, PKK’nın v.s.nin zalimliklerine çare bulamıyoruz. Türk-İslam düşmanlarına hadlerini bildiremiyoruz ve ilk satırlarımdaki soruya dönüp soruyoruz. Niye böyleyiz, ne olacak halimiz?

Altından kalkabilecek miyiz? Elbette. Ancak önce teşhis doğru konulmalıdır. Teşhis edilemeyen hastalık tedavi edilemez. Sadece arazlar giderilebilir, o da giderilebilirse.

Liberal-Kapitalizmi ıslah ve adam etmedikçe veya yerine iyisini bozmadıkça, mezhep, tarikat ve cemaatlere çekidüzen vermedikçe, meselelere kolay çözüm bulamayız. Şikâyetçi olduğumuz bugünküler gider, yerine başkaları gelir, benzer dertler devam eder.

Bütün olumsuzluklara rağmen, Türk Milletinin, sivil-asker müslüman milliyetçi güzide evlatlarının önderliğinde halkımız gafletten er-geç kurtulacak, kendine yakışanı yapacak, oyunlar bozulacaktır.

gaflet

Yümni SEZEN

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s