Annenize Sırrını Hiç Sordunuz Mu? Sırrın Neydi Ey Ana?

Yücel Feyzioğlu yazdı…

thumbnail_FB_IMG_1557731441265

Hastahanenin yoğun bakım bölümüne girdiğimde hemşire önümü kesti. “Çok kalmayın içeride. Anneniz iyi değil!” Bir sancı saplandı yüreğime. Yanına yaklaştım sevgili anam. Zayıflamıştın, yanakların solmuş, dupduru gözlerin çukura kaçmıştı. Yataktaydın. Bakışların endişe ve korku doluydu. “Sana söyleyecek sırrım var, nerdesin?” diye bakıyordun. Ben ise geç kalmıştım… 

O bakışını çocukluğumdan beri tanıyordum. Yalnız benim duyacağım bir şey söyleyeceksen hep böyle bakardın, ben anlardım. Bir köşeye çekilirdik. Şimdi ise ağzına solunum tüpü, burnuna beslenme sondası takmışlardı, konuşamıyordun. Kolun kanadın kalkmıyordu. Yanına yaklaştım, yanağımı yanağına yasladım, elimi elinin üstüne koydum. Gözyaşlarımız birbirine karıştı. Bir şey söylemek, bir sır vermek istiyordun, ama aletler engelliyordu. Kör oldum da o aletleri çıkarmadım. Gözlerimi kaçırdım senden. Ah, sevgili ana!… 

Hatırlıyor musun, bir askeri darbe yapılmıştı ülkemizde. Köşe bucak beni arıyorlardı. İlk kitabımı yayımlamış ve öğretmen sendikası kurmuştum. Gencecik bir insan… Yirmili yaşlarımda. Ödül bekliyordum, suçumu büyük saymışlardı… Saklanıyordum. Yalnız sen biliyordun yerimi. Bir gece yarısı babamla çıkıp geldin. 

Babam öfkeyle: “Şu yaptığın işe bak,” dedi, “kaç kere uyardım seni. Dinlemedin. Sana mı kalmıştı kitap yazmak? Sendika!.. Bütün öğretmenler tatile geldi, sen deliklere girip saklanıyorsun!” 

Tıkandım!.. Çünkü kendisi haksızlıklara direnen bir insandı. Meralarımızı süren birinin tarlalarını alıp köylüye mal etmiş, ilk darbecilere küfredip hapse girmişti…

Ani bir öfkeyle babama döndün ey ana: “Utan utan!” dedin. “Oğlumu onlarla nasıl bir tutarsın! Benim oğlum haksızlığa karşı sesini yükseltti. Çaresizleri korudu. Var mı onlarda böyle bir yürek!”

Sonra da bana dönüp: “Korkma oğlum, sen gerekeni yaptın. Sinemi siper eder, kimseye teslim etmem seni!” dedin.

Moralimi öyle bir düzelttin ki sevgili anam, yıllarca hapis yatsam vız gelirdi. O tavrın, o duruşun hâlâ gözlerimin önünde. O sözlerin hâlâ kulaklarımda… Bizi birbirimizden zorla ayırdılar sonra. O sabahı unutamıyorum. Göğsüme yaslanıp gözyaşı döktüğünü, hıçkırarak ağladığını unutamıyorum. Mübarek ellerinin sıcaklığı saçlarımda kaldı, bir daha sana dönemedim. Hangi ülkeye gideceğimi bir tek sen biliyordun, senin sıcaklığınla gittim. Araya yılların gireceğini ikimiz de bilmiyorduk.

Sözlerin kılavuzum oldu. Masallarda haklı olanların destanını yazdım… Bunların bir kısmı senin anlattıklarındı. Sen yalnız beni büyütmedin, masalların yüz binlerce çocuğa senin sıcaklığını taşıdılar. Yıllar sonra döndüm sana… Kars Çayı’nın kıyısına ateş yakıp oturduk… Geceler boyunca sohbet ettik, söylenmemiş ne çok söz birikmişti. Ertesi gece yazdıklarımı anlattım sana, yıldızların ışıltısı gözlerinde parladı. “Sen daha iyi yazmışsın,” dedin. Yine bana cesaret verdin. “Gitme artık, yanımda kal!..” 

Yılların ayrılığı başka vadilere düşürdü bizi. O vadide benim çocuklarım vardı, bu vadide senin. Gitsem mi kalsam mı? Bedenim orada, ruhum senin yanında kaldı. Bunu en iyi sen fark ediyordun.

“Git!” dedin. “Biz ayrılık acısıyla yaşamaya alıştık. Sen çocukları acıya alıştırma!”  Yine göğsüme yaslanıp sessizce gözyaşı döktün. Son sözlerini anımsadım yine: “Sen gerekli olanı yaptın! Yolun aydınlık, dönüşün bol olsun!..” 

Dönemedim. Seni bu hastaneye yatırmışlardı, beni bekliyordun, geç kalmıştım. 

Kara gözlerini iri iri açmış, elini halsizce uzatmıştın. Alnında beliren çizgiler ve gür saçlarının arasından çıkan kır saçlar sana yakışmıştı. Gözlerin “söyleyeceklerim var, çıkar beni buradan!” diyordu. Damarları çıkmış elini öptüm. “Rahat ol ana,” dedim. “Birkaç gün sonra çıkacaksın, diri dur, iyileş, konuşacağız.”

İlle de konuşmak istiyordun, dilin dönmüyordu. Gözlerinde inanılmaz bir parlaklık vardı, bakışlarında inanılmaz bir ürkeklik… 

“Söyle anam,” dedim, “seni dinliyorum. Ne istiyorsan, söyle!” Kulağımı ağzına doğru yaklaştırdım. O sıcacık soluğunu bile hissetmiyordum. 

Hemşire içeri girdi: “Lütfen yeter içeride kaldığınız, çıkın!”  Elini, yanağını öptüm. Arkamı dönmeden zoraki bir adım geri attım. Senin gözlerin daha da irileşti, duru bakışların daha da parlaklaştı, endişe ve ürküntün çoğaldı, “gitme!” diyordun, “beni dinlemeden gitme!” 

Kör oldum da solunum tüpünü ağzından, beslenme sondasını burnundan çekip çıkarmadım. O ışıltılı bakışların birden üstümde donup kaldı, elin yana sarktı. Koşup sana sarıldım, çok geç kalmıştım: 

“Ne söyleyecektin ey ana, gözüm, nazım ana, kulağım sende, kurban olayım ben sana, rüyama gel, bir layla  çal, ne diyecektin, sırrını söyle bana…”

FB_IMG_1557731437802

Yücel FEYZİOĞLU 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s