Hindistan Gezisi-II

Mustafa Everdi yazdı…

13.png

Uzun Uçak Yolculuğu

Seyahat üç aşamalıdır. Önce gurbet safhası başlar. Ayrılık uzun sürünce sılaya ve sevdiklerine hasret baskın gelir. Hasrete katlanıp arayış sürerse hikmet dönemi başlar. Yani hikmetlere ulaşır yolcu.

Biz evden ve Türkiye’den ayrılıp gurbete atıldık. Gerçi zamanımızda gurbet eskisi kadar türkülere, yazılara konu olmuyor artık. Görüntülü haberleşme, anında birbiriyle görüşüp konuşabilme, 10-15 saatte dünyanın öbür ucuna ulaşma, geçmişte dağın ardını gurbet yapan mesafeleri kaldırdı aradan.

Binlerce kilometre yolu 7-7,5 saatte alıyoruz. Akşam başlayan yolculuk sabaha Hindistan‘a ulaştırdı. Yolculuk bütün gece sürdü. 90° koltuklarda uyumak bir işkence olsa da Yeni Delhi‘ye gelince, kendimizi fotoğraf ile belgelemeye başladık. Hepsinden önce ilk işimiz; Yeni Delhi havaalanından çıkmadan dolarları rupiye çevirmek. Seyyar satıcılar dışında her işyeri rupiyle satış yapıyor çünkü. 1 Dolar 64-65 rupi. O zaman bir rupi on kuruş ya da on rupi bir lira diye hesap yapabiliriz. How much diye sorduktan sonra.

Havaalanı dışına çıkınca Hindistan’ın kaotik yüzü ile karşılaşıyorum. Ve is kokusuyla. Farklı bir koku, ama kurum gibi, boğazınızı yakıyor.

Bu arada havaalanı tuvaletlerinde bay/bayan yönlerini Bollywood starları ile göstermek de bir tercih Hindistan’da. Başka bir ülkede gören varsa söylesin hemen. Tuvaletlerde kadın/erkek bölümü ülkenin en güzel jön resimleri ile ayrılıyor.  

1                                                                                                       

Yeni Delhi-Bahşiş ve Sabır

Artık yerel rehber eşliğinde otobüse doğru yürüyebiliriz. Tabii ilk sigaraları içerken.

Otobüs bizi bir otelde kahvaltıya götürdü. Otobüsten ilk izlenimlere bakıyoruz. Trafikte motosıklet yoğunluğu. Kornalar. Bütün araçların arkasında ‘klakson çalınız!’ uyarısı. Keşmekeş trafiği içinde yaralamalı-ölümlü kaza olmasındansa korna ile sürücüleri uyarmak çözüm demek burada. İngiliz etkisi ile trafik sağdan akıyor. Bütün araçlar darbeli, vuruk izleri ile hasarlı. Yine de yeter ki ayağını yerden kessin. Otomobiller, motosikletler, rişko ve üç tekerlekli yolcu taşıyan araçlar. Sistemi İngilizler kursa da işletenler Hintli.

12

Bir an bu kaos nasıl ilerler diye şaşırsanız da bir şekilde herkes yolunu buluyor. Kalabalığın uğultusunda yerleşik olmanın güveni ile otobüsün koltuğuna daha bir sarılıyorum. Her zaman kaçmayı düşünsem de ‘yerleşik’ olmanın güven ve emniyet duygusu neredeyse otobüsü evim gibi gösterecek. O hayata karışmak, içinde yaşamak ile bir otobüsün güven duygusu içinde gözlemlemek ne kadar farklı? Bu nedenle turistler kamera ya da kayıt cihazı gibi geziyor dünyada. Görüyorsun ama ruhuna dokunmaktan da korkuyorsun. Sanki seni içine çekecek ve bu kâbustan kurtulamayacaksın. Seyretmek ile yaşamak derin uçurumlarla ayrılıyor birbirinden.

‘’Denizde dalgalarla boğuşanları kıyının huzur ve konforundan izlemek nasıl da keyiflidir.”

Neyse ki otele ulaşıyoruz. Bir ülkeyle ilk karşılaşmanın heyecanı kahvaltı salonunda öne çıkacak. Farklı bilmediğimiz yiyecek ve içecekler, bildiğimiz menüler. Birbirine karışıyor. Çok şükür ki çay-kahve evrensel. Sütsüz olsun ricası ile siyah çay isteklerimiz de karşılanıyor. Anlaşılan Türkiye’den gelen turistlere aşinalar. Sokak bir boşluğa çağırıyordu burası yaşamaya, dünyadan haz almaya. Çevredeki insanların bakışlarına dikkat edince sokak mı tehlikeli yoksa burası mı? Karar veremiyorum nedense. Dünyadan kâm almak isterken bakışlar beni de nesneleştiriyor. Özne değil mişim meğer. Her şey mutlu azınlığın mutluluğu üzerine olunca, ister istemez çoğunluğa karışıp sürüye sayılmak geliyor içimden.  Arıza bende herhalde. Yoksa ortamın ambiyansı muhteşemdi.

Terör Ortak bir Bela

Srilanka’daki terörist eylemden dolayı otellere giriş X-Ray cihazlarından geçerek mümkün. Ben ‘terörist’ olmadığımı biliyorum ama yine bir otelde insanları bombalarla öldüren biliyor mu bakalım, benim de bir insan olduğumu? Yarına planlarımı, bir ülkeyi ucundan temaşa heyecanlarımı?

Yaşamayı öğrenince öteki, dava, intikam mücadele ne kadar anlamsız ve abes bir sendroma dönüşüyor. Tehlike ciddi ve yakın olunca, sırt çantamı bırakıyorum cihaza ve telefonumu edebimle banktan geçirip dalıyorum otel lobisine. Işıklar ne kadar parlak? Bütün kargaşa dışarıda kaldı. Şimdi odamıza kavuşmayı bekliyoruz. Medeniyetin ikramlarına hazırız. Öldürülme ihtimalinden sonra hayat ne kadar anlamlı gelmeye başladı. Ben bile farkına varacağım handiyse.

Uşak Değil Sahiplere Hizmet

 Bütün o İngiliz filmlerinde, özellikle Hindistan’a Bir Geçitte İngilizler birbirini kollar der, Aziz. Milli Eğitim Bakanı olacak Hintli, saygıda kusur etmemek için çıplak ayakla girer İngilizin evine. Şu turistler olmasa önemli insanlarla konuşmak için reenkarnasyonu bekleyecek Hintliler. Bu nedenle sizinle fotoğraf çektirmek isterler. Şöhretim Hindistan’a da ulaşmış diye düşüneceksiniz.  Yoksa her fotoğraf teklifine can-u gönülden evet demezlerdi. Sizle yan yana gelmeleri belki başka bir hayatta, o da daha yukarıda bir kastın içine doğarsa mümkündü.

14

Ben bile beyaz görünüyorum değil mi? Hindistan bana da yakışıklı-beyaz olduğum güveni vermişse daha ne versin?

Protokol Teşrifattır

Otobüsleri karşılayan teşrifatçılar giyimleri, bıyıkları ile dikkat çekiyorlar. Racalar dönemine ve İngiliz Sahiplere hizmeti hayatın gayesi haline getirmişler, bize de hizmette kusur etmiyorlar. Otelin ihtişamı bu teşrifatçılarla sağlanıyor. Uşak kullanacak ‘Sahip’ olmasam da hatıralarıma o resimleri de katıyorum. Bıyıkları tokalı bu ihtişamlı beyler, vale şefi otellerin. Mahalli giysiler teşrifatla sınırlı artık. Sihler genelde profesyonel asker ve koruma işlerine bakıyorlar. Bu kadar mülayim ve barışsever Hintliler arasında bıçak taşıyan, savaşa ve kavgaya hazır olan onlar sadece. Bana göre Hindulaşan Türkler, bu Sihler. Sanırım ülkücüler onları çok severdi. Ben de o ihtişamlı elbise, başlık ve büyük tebessümün arasında kendimi önemli biri hissetmeye başladım. Yoksa dünyada Frida Kahlo’nun kaşları kadar esamimiz okunmayacak. Görmezden gelinmeyen kaşlarım olsa da.

16

Vale şefinin ihtişamı beni gölgede bıraktı. Zaten antropolog merakıyla bakıyorum insanlara. Kalbine dokunmak bir turist için ne kadar olabilir ki?  Burada her şey bahşişle başlıyor sabırla bitiyor. Doğu her aksaklığı ancak sabırla katlanılır kılabilir. Organizasyon, insanlara saygı, başkasının ömründen çalmamak bir prensip olarak gelişmedi. İngiliz’in dakikliğine rağmen ne zaman yetişir sorusuna 15 dakika diyorlar. Bu 15 dakika birkaç saat olabilir hatta bir tam gün de. Zaman göreceli bir kavram. Hızlı akan hayata nanik yapar gibi sükûnet, aldırmazlık sayılır bir yerde. Dünyada yetişeceğim işler, ben olmazsam duracak devranlar  var mı? Hayat bizi es geçiyorsa biz de zamanın gerisinde kalarak uyumsuz olmayı seçeriz. Doğu içsesini bende buldu herhalde.

17

Agra Kalesi

Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra Agra’ya geliyoruz. Agra şehri Tac Mahal demek.  Onun kadar şöhretli olmasa da Agra Kalesi görülmeye değer. Otele yerleştikten sonra bir an önce geziye başlamak için otobüsteki yerimizi alıyoruz. İlk hedefimiz Agra Kalesi. Tac Mahal gölgede bıraksa da kale, kırmızı taşlarla sanat-mimari ve estetik gösterisi sunan bir Ekber Şah hatırası.

14 Ekim 1542 – 27 Ekim 1605), babası Hümayun Şah‘ın ardından 1556-1605 arası Babür İmparatorluğu tahtına geçmiştir. Babası Hümayun Şah, annesi İran asıllı Hamide Banu‘dur. Babürlerin en parlak dönemi Ekber Şah‘ın padişah olduğu dönemdir.

199

 

Burada yerel rehber anlatıyor, tur rehberi tercüme ediyor. Kızıl kum taşından yapılan binalar ayrı bir güzellik katıyor. Yumuşaklığı nakış gibi işlenmesini sağlarken, içindeki demir de uzun ömürlü olmasını mümkün kılıyor.

Sıcak memlekette  binaların dört bir yanı karşılıklı rüzgar esmesi için oluşan koridor ve açık alanlardan oluşuyor. Ekber Şah’ın Divan-ı Hası ilginç bir mimari. Odanın yüksek tavanı altındaki ikinci katın tam ortasında Şah yer alırken vezirleri kenarlarda oturup yuvarlak masa toplantısı  yapılabiliyormuş.

Tac Mahal

Şah Cihan mimarisi Şah Cihan’ın günümüze kadar gelen ünü, özellikle yeni bina yapımı için harcadığı büyük paralara (bazı hesaplara göre 28 milyon rupiden fazla harcanmış) ve mimari zevkinin inceliğine dayanır. Lahor ve Agra’nın yeniden inşasına yaptığı katkıların yanı sıra, Delhi’nin yeni bir başkent olarak tasarlanması da onun imzasını taşır. Planlı hesaplı tasarlanmış mimarisi, eski geleneklerden ilham alsa da eşine rastlanmamış bir azamet ve üslup ortaya çıkarmıştır. l620’lerde önemli binalarda çoğu kez olağanüstü bir zarafetle yontulmuş, içinde renkli taş kakma süsler bulunan beyaz mermer kullanımı Tac Mahalle başlamış. Bu tarz Şah Cihan mimarisinin ayırdedici özelliği, dünyanın ilgisini çekiyor. Hindistan’da İslam mimarisi, gün içinde renk değiştiren mermerle abide bir eser. Şah Cihan zamanında yapılan binalar klasik Hint tarzına sahip, ancak daha sonraki mimarların asla ulaşamadığı bir mükemmellik noktasına erişmişler Tac Mahal’le.

77

Şah Cihan veya Ebü’l Muzaffer Şehâbeddin Muhammed Sâhib-kıran, eşi uğruna Tac Mahal‘i yaptıran Hindistan‘da kurulmuş olan Babür İmparatorluğu‘nu 1627-1658 yılları arasında yönetmiş beşinci hükümdardır.

Dünyanın neresine gitseniz bir Türk Devletine ya da Türk tarihinden bir sayfaya, bu tarihten kalan bir esere rastlarsınız. Bunu milliyetçilik kaygısıyla söylemedim. Bir gerçek. Tarih her zaman geri geliyor. Geçmişin hatıra ve eserleri, bugünkü aptal gündemimiz yanında ne kadar azametli kalıyor. Ben de şaşkınım. Türkiye vatandaşı olarak aptala mı yatayım yoksa bu eserlere tarihe bakıp göğsümü gere gere iç mi geçireyim? Soğuk bir Türkiye’den, geldiğim bu coğrafyada kemiklerime kadar ısındığım iklimin rehavetine mi kapılayım?

İbn-i Battuta okuduğumuzda ya da Babür Devleti’nde Babür’ün 6 ciltlik hatıralarına baktığımızda Hindistan‘daki Türk ve Moğol imparatorluğunu anlamaya başlarız. XII. Yüzyılda kurulan Delhi Türk Sultanlığını İbn-i Battuta’da görürüz.  Agra ise Babürlüler demektir. Bugüne kalan eserler içinde en ihtişamlısı da Tac Mahal.

Tac Mahal hem dünyada büyük bir aşk hikâyesi hem bir İmparatorluğun- İstanbul­’dan gelen mimarlarla- ortaya koyduğu zarafeti anlatıyor.

Geniş bir alana yayılan kare planı üzerine düzenlenmiş bir meydana geliyorsunuz. Buranın tam merkezinden bakınca Tac Mahal’i giriş kapısı ile aynı kareye sığan bir resimle bire-bir ölçülerde görüyorsunuz.

7890

Tac Mahal’i yapmaktan daha önemlisi bunun takdimi olduğunu idrak edersiniz birden. O kapının şekline ve ölçülerine sığan bir kubbe. Sonra kapıdan girince havuzlu bir alandan geçerek adım adım yaklaşılan bir Türbe. İki yanında iki mescid. Birisi namaz kılınan. Diğeri sadece simetri tamamlansın diye inşa edilmiş.

Uzun turnikelerden geçilen bu alana giriş ücreti yerliler için düşük, yabancı turistler için yüksek ücretlerle pahalı bir ziyaret. Yabancılara pet şişe suyu ve galoş, müessese ikramı. İslami bir eser olunca Tac Mahal’e yaklaştığınız anda galoşları giymek zorundayız. Çok zarif bir esere leke düşmesin özeni içindeyiz.  Her mermerde ziyaretçilerin bakışlarının asılı olduğunu hissetseniz de.

Hem yoksulluğun ortasında bir ihtişam. Hem ihtişamın ortasında bir milletin sefalet öyküsü. Dinin yoksul tesellisi. Afyon haline gelmesi. Tarihte sultanlar, racalar heves etmese ülkelere gidince ziyaret edilecek tarihi eserler de olmayacak. Dünyanın 7. harikası kabul edilmiş. Şah Cihan bunu inşa etmek için sermayeyi kediye yükleyince alaşağı edilmiş ve hapsedildiği odadan Tac Mahal’i seyretme cezasına mahkûm edilmiş. Büyük aşklar da olmasa dünyada kulak verilecek hikâye de olmayacak.

Cuma günleri sadece Müslümanlar girebiliyormuş. Zaten Tac Mahal İslam medeniyetine ait bir eser ama bütün insanlığa mal olmuş artık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mustafa EVERDİ

One Comment on “Hindistan Gezisi-II

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: