Lâle-hadler Yine Gülşende Neler Etmediler

Mehmet Özdemir yazdı…

lalalaa

Lale, güzel çiçekleri olan soğanlı bir süs bitkisidir. Anavatanı Hindukuş, Pamir ve Tanrı dağları olan lalenin soğanlarını göçler sırasında Türkler Anadolu’ya getirmiştir. İran ve Büyük Selçuklularda lalenin adından çokça söz edilmiş, çeşitli sanat dallarında motif olarak kullanılmıştır. Bu demektir ki, Anadolu coğrafyası lâleyi Türkler ile tanımıştır. Roma yahut Bizans ve öncesi kültürlerde lâle ile bağlantılı bir ize rastlanmamıştır. Anadolu’da laleyi edebiyatta ilk kullanan Mevlana’dır. XVI. yüzyılda Avrupa’ya Anadolu’dan giden lale, özellikle Hollanda’da çok yaygındır.

Lale, doğu kültür ve mitolojilerinde sıkça yer alır. Pers mitolojisindeki lâlenin kökeni söylencesine göre; yaprağın üstündeki bir çiğ tanesine yıldırım düşmüş, böylece çiğ tanesi ve yaprak alev almış, donduklarında ise lâle oluşmuştur.

Eskiden gelincik çiçeğine de lle denirdi. Belki de kırmızı oluşundan dolayı “lâ’l”den laleye dönüşmüş olması düşünülmüştür.

 “Allah” ismi elif, lâm ve he harfleri ile yazılmaktadır. Bu harflerin “ebced hesabı” ile sayı değeri 66’dır; lale de, lâm, elif ve he harfleri ile yazılır ve karşılığı 66’dır. Lale soğanı, yalnızca bir dal ve bir tek çiçek verdiği için Allah’ın birliğini temsil eder, tevhidin sembolü elifi andırır.

XV.-XVI. yüzyılda Türk şiirinde yer alan lâleler yabani lalelerdir. Yabani, yani kırda, dışarıda, “taşra”da olan laledir. Utangaçlığın, çekingenliğin, garipliğin sembolü gibidir.

“Taşradan geldi çemen mülküne bigâne deyü
Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler”  
                                                                           Necatî

Lale Edirne de bilinmektedir; o yıllarda Edirne ve İstanbul arasındaki kır alanlar adeta lale bahçesi gibidir. Edirne’deki Selimiye cami lale motifleriyle süslenmiştir, aykırılığın simgesi olan ters lale motifi de Selimiye’ye mahsustur.

Lale, huzur çiçeğidir; asildir, zariftir, mağrurdur. Tektir, vahdeti temsil eder, her yerde yetişmez, yılda bir kez açar. Lale ateştir, aşktır, kadehtir; sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü içinde barındırır.

Lalenin yılda bir defa  çiçek açması bana bin yılda bir küllerinden yeniden doğan “Anka”yı çağrıştırıyor.

 GAZEL

Lale hadler yine gülşende neler etmediler
Serviyi yürütmediler goncayı söyletmediler

İskender Pala başta olmak üzere divan şiiriyle ilgilenen hemen hemen herkes Necatî‘nin bu gazelinin ilk beytini aynı şekilde açıklamıştır.

“Lâle yanaklılar yine gül bahçesinde neler etmediler, serviyi yürütmediler, goncayı söyletmediler.”

“Lale yanaklı güzeller, gül bahçesinde gene neler yapmadılar! Serviye nazlı nazlı salınmak cesareti ve goncaya açılmak fırsatı vermediler.”

” Lale yanaklı güzellerin gül bahçesine girmesiyle servinin olduğu yerde çakılıp kaldığı, goncanın da dilinin tutulduğu ifade edilmektedir. Gerçekte servi zaten yerde sabit durmakta, goncanın da söz söyleme gibi bir özelliği bulunmamaktadır. Necati Bey bu gerçek sebeplere şairane bir üslupla biri sevgilinin boyunu, diğeri de dudağını görmekle kendilerinden geçip bu özelliklerini yitirdikleri şeklinde bir yorum ve izah getirmektedir.” ( islam Ans. İskender Pala, Hüsn-i Ta’lil maddesi sayfa 33.)

lale

Birçok kitap ve dergide hemen hemen aynı anlam verilmiş bu beyte. “Lale hadler”  “lale yanaklılar” olarak anlamlandırılmış. Bu durumda gül bahçesini kasıp kavuranlar lale yanaklılar oluyor. Bu, şiirin geneline hele de 2. beytindeki anlama ters düşmektedir kanaatimce.  

Hadd: Yanaklar. Çiçek yaprakları.

Hadd:  Sınırlar, hudutlar. Uçlar, bucaklar.

(Orijinal divanda nasıl yazıldığının önemi yok. “Hadd” yanak anlamında yazılmış olsa da yazıcıların yanlış yazma olasılığı gözardı edilmemelidir.)

Gülşen: Gül bahçesi

Servi: Uzun boylu ağaç. Sevgilinin boyu. Yaz kış yeşil kalan.

Gonca: Açılmamış gül. Dudak, ağız. Goncayı söyletmediler demek, konuşamadı demek.

Bence, buradaki had (hadd-hudut) sınır (sınır çizilen) anlamına gelmektedir. Laleye sınır çizmek, onu dışarıda bırakmak, dışlamak, ötekileştirmek demektir.

Laleyi dışlayanlar, dışarıda bırakanlar, kıskananlar, çekemeyenler gül bahçesinde neler etmediler ki! Yabancı olanı aşağılamaktan çekinmediler, kıskandıkları her şeye kötülük ettiler. Uzun boylu nazenin sevgililerin salınarak yürümelerine izin vermediler, konuşmak isteyenleri susturdular. Bu olanları kim yaptı? Tabii ki lale düşmanları, gül bahçesinin yerlileri, mukimleri.

Necatî, nedense bana hep garipliği çağrıştırır. Kimsesiz, toprağından koparılmış bir garip. Su kenarından koparılan bir kamış  gibi inlemektedir. Gurbete düşmüş, gönlü yaralı, yüreği dağlı bir ney gibi feryat etmektedir. Mevlana’nın mesnevisinden çıkmış bir ney gibi.

Gariplik ve kimsesizlik Necatî‘nin şiirinin merkezine oturmaktadır. Tabii “garip” kelimesi lafız olarak değil anlam olarak şiirde tezahür ediyor.

Lale uzaktan gelmiştir, bilmediği bir yerde kimsesizliğin, garipliğin ürkekliği var. Çaresizliğin manifestosu olan bu şiirde lale kişileştirilmiştir. Lale yazılıyor ama garip okunuyor. Lale, boynu bükük bir kuldur, Allah’ın kuludur. Aslında lale, Necatî’nin kendisidir.

Edirneli olan Necatî, savaş esiri bir çocuk ya da bir devşirme. Annesi ve babası olmayan bu çocuk bir kadın tarafından büyütülmüş. Şiiri öğrenmiş ustasından, hat sanatıyla uğraşmış, harflere garipliğini nakşetmiş. Bir şekilde Kastamonu’ya ulaşmış, kasideleri de saraya birer mektup olmuş. Sonra kendini İstanbul’un orta yerinde bulmuş ama saray, onun garip ve kimsesiz yanını örtememiş. Kökünden koparılmış bir laledir o artık; elif gibi dik, lale gibi tek ama boynu bükük.

Taşradan geldi çemen mülküne bîgâne deyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Taşra: Bir ülkenin başkenti ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü, dışarı.

Çemen mülkü: Çimenlik. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik yer, gül bahçesi.

Bigâne: Yabancı, ilgisiz.

lalalalae

Lale, bahçeye dışarıdan gelen bir zavallıdır, ondan dolayı onu güller aralarındaki sohbete dahil etmediler.

Lale, dışarıdan geldiği, gariban olduğu için gül bahçesindeki güllerin arasında yer bulamadı. Güller taşradan gelen bu yabancıyı, garibanı kendi aralarındaki sohbete dâhil etmediler. Lale, dışarıda boynu bükük ve garip kaldı.

“Necatî, gerçekten “garip” kelimesinin lügatlerdeki bütün anlamlarını şahsında ve şiirinde barındıran müstesna kişilerdendir.”    ( Prof. Dr. Muhsin Macit, Dil ve Edebiyat, Garip Şair: Necatî )

 

Lale, gülşen, gonca, servi arasında tenasüp var. Servi ve goncada ise kişileştirme var. Tabii Lalede de kişileştirme var, lale Necatî’dir.

Âdet-i hûbların cevr ü cefadır ammâ
Bana ettiklerini kimselere etmediler

Hûb: İyi, hoş, güzel.

Cevr ü cefa: Eziyet.

Güzellerin âdeti, üzmek ve eziyet etmektir, ama bana ettiklerini kimselere etmediler.

Sevgililerin işi cefa, eziyet çektirmektir ama bana yaptıkları eziyeti de başkasına yapmadılar.

Hamdülillah mey-i can-bahş ile sâkîlerimiz
Ab-ı hayvân ile kevser suyun istetmediler

Hamdülillah: Allah’a hamd olsun. Çok şükür.

Mey-i can bahş: Can veren şarap.

Saki: İçki dolduran, kadehi sunan.

Ab-ı hayvan: Ölümsüzlük suyu.

Kevser: Cennette bir suyun adı. Edebiyatta sevgilinin dudağı.

Allah’a hamdolsun ki, sakilerimiz cana veren şarapla, bize abı hayatı ve Kevser suyunu aratmadılar.

Çok şükür ki, sakilerimiz (âşıklarına, taliplerine) canlar bağışlayan kadehleri sundular da onların âb-ı hayat ve Kevser arzusundan vazgeçmelerine sebep oldular.
 lalale

Hele oy kaşları ya okları peykânlarını
Sîneden çekmediler yüreği oynatmadılar

Peykân: Temren, okun ucundaki sivri demir.

Sine: Göğüs, gönül, yürek.

O yay kaşlılar çok şükür ki oklarının temrenlerini kalbimizden çekip yüreğimizi oynatmadılar.

Kaşlar yay, kirpikler ok gibidir. Okçular, savaş sonrası değerli okları saplandıkları yerden alıp sadaklarına yerleştirirler. Değerli, pahalı bu okları sapladıkları sineden sökerek alırlar. Okların peykânları 2.3.4 uçlu olabildiği için sökerken can yakar, acı verirler.

Bin güzeller bulunur Yusuf’ mânend ammâ
Bu kadar var ki bular kendilerin satmadılar

Yusuf’a benzeyen binlerce güzel bulunur ama bunlar kendilerini ortaya çıkıp biz güzeliz demediler, bununla gururlanmadılar.

Ey Necâtî yürü sabr eyle elinden ne gelir
Hûblar cev ü cefâyı kime öğretmediler

Ey Necati! Yürü, sabret, elinden ne gelir. Güzeller üzmeyi ve cefa etmeyi kime öğretmediler ki?!

laleeee

Mehmet ÖZDEMİR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: