Mekânı Özgürleştirmeden Asla

Aliye Çınar Köysüren yazdı…kapılar

Mekânlar bizim varoluş durumumuzu en iyi ifade eden somut tezahürlerdir.

Bir toplumun kültürel belleğini en kestirmeden okuyabileceğimiz yerler, mekânlar ve oralardaki inşaalardır. Bunun için değişimi görmek istiyorsak, ilkin mekânlarda farklılık yaratmalıyız. Uzmanı hemen bilir… Bu bir Selçuklu mimarisidir veya bu tipik Osmanlı Külliyesi’dir, der. Zira mekân tezahürleri, zihniyetin dışa vurumudur. O kadar ki modern zamanları anlamak için uzun yollar yürümeye, çok düşünmeye gerek yoktur. Örneğin kreşler modernitenin bir mekân tezahürüdür. Oradan kadını, çocuğu, çalışma şartlarını, aileyi, oyuncak ve zekâ durumunu, renkler ve tek tipçilik hallerimizi hemencecik okuyabiliriz.

Yine toplumsal yapımızda `kapalı kapı arkası` veya `ihbar` önemli bir negatif sistem ise, mekânları özgürleştirerek rehabilitasyon başlatabiliriz mesela. Örneğin okul veya kamusal binaların çoğunda duvar yerine camın tercih edilmesi, `kapalı kapı metaforunu esnetmeye başlamanın ilk adımıdır.` Yine bizde engelliler ve çocuklar için alternatif yol, rampa, tuvalet vs. ihmal edilir. Sonra da pozitif ayrımcılık gibi suni bir kavram dolaşıma dâhil edilir. Engel ve engeller sıra dışı bir durum ise, önce bunun düşünülmesi gerekir. Bu mekânsal engelleri tasarlayamadığımız için, zihinsel engelleri de büyütmeye devam ediyoruz. Belki de mekân bize hükmetmeye başlıyor farkında olunmasa da…

Henri Lefebvre’in bu konudaki uyarısı yerindedir: “Belirli bir mekânı, bildiğiniz üzere, bir süreliğine özgürleştirebilirsiniz’’ demişti, “ancak burada her zaman şunu göreceksiniz, eğer daha ileri bir özgürleştirme sürecine girmezseniz, özgürleştirmiş olduğunuz mekân, bir süre sonra dominant pratik tarafından tekrar absorbe edilir, ele geçirilir.’’ Bu çok önemli bir düşünce çünkü Lefebvre sonra şöyle der: ‘’Günün sonundaki büyük soru, dominant pratiğin ne olduğudur.” Küçük ölçekli değişimler sahtedir esasında. Bunu en iyi de mekânlar üzerinden görebiliriz. Çünkü çok geçmeden eski düzen yine gasp eder. Lefebvre buna dominant pratik demiş, biz de, `alışmış düzen` diyebiliriz. Alışılmış düzenin değişmemek istememesi bir yana, geçmişin bir gardiyan gibi kontrolde ve yenilikleri de patoloji olarak fişleyeceği açıktır. Yeni kurumlarımız, üniversitelerimizin giriş kapıları hep aynı, eski bir düzenin kopyası? Esasında değişime buradan başlayabilirdik… Mesela İSAM önemli bir bina değişimiyle başlamış işe… Özellikle İngiltere ve Hollanda üniversitelerinde var olan bir yapı… Hakikaten bir değişiklik de katmıştır envantere… Ama devam edilemeyince, alışılmış düzen onu da emip, eski dolaşımda eritmiştir. Kısacası mekân ile değişim ve dönüşüm başlar veya başlayamaz, ezbere devam edilir.

isam
İSAM

Bir toplum çocuklarına ne kadar önem veriyor, bunu ben yine mekân tezahürlerinden okuyabilirim. Üniversitede ders veren bir hoca olarak, küçük oğlumla 3 yaşındayken bir programa rahatlıkla gidebilmeyi isterdim. Ben konferansımı verirken, çocuğum kreşte hem de ücretsiz olarak oynayabilmeliydi. Onca gösteriş için binaya, tabelaya harcanan para düşünülmeyip çocuklar birer bagaj olarak kalmaya mahkumsa, gelecek nesiller kaygısı da havada kalacaktır. Ya da daha fazla hava emip, her birimiz üzerinde baskı uygulayacaktır. Dahası bir anne hastaneye doktora gidince küçük çocuğunun olabileceği, anneye bağımlılığı düşünülmüyor ve hemen oralarda oyuncak ve vakit geçirecek bir köşe tasarlanmıyorsa, burada hem anne hem çocuk önemsenmiyordur, kahverengi masa ve siyah koltuklarla bürokrasi kol geziyor demektir. Ve ben, bahsettiğiniz bir kısım mekânların bir süreliğine özgürleştirilebileceğinin imkân dâhilinde olduğunu düşünüyor olsam da, dominant pratik değiştirilmediği sürece, bu demektir ki, bu mekânlar her zaman tehdit altında olacaklar. Bu şu  demektir, sizi küresel kent vesaire zırvalarından kurtaracak çok daha geniş ve daha fazla devrimci bir harekete ihtiyacınız var. Özgürlük ve fırsat eşitliği önce mekânda görünür kılınmalı, yoksa bunun kalıcılığından söz edilemez.

Muhafazakâr trendin kadına verdiği değer, anaların yani kadınların cennet ile müjdelenmesi anlatısı söylenir durur. Ancak kültürün veya geleneğin kalesi olan Camilerdeki kadına dair mekân tezahürü her şeyi anlatır, bilinç dişini açık eder durur… Mihrap ile kadının doğrudan teması yoktur. Bu demektir ki kadın, Yüce güç ile bağlantısız irtibata da geçemez, varoluşu zaten burada küçültülmektedir. Kadınlar mahfili, kadın, din ve muhafazakâr algının kadına bakışını en iyi yansıtan mekân tezahürüdür. Bir kere, hiç özentisiz sıradan, hatta kirli, estetik fukarası perdelerle erkeklerden ayrılan mekânlar kadınlara verilen değeri gösterir. Allah ile varoluşsal karşılaşmanın önüne çekilen varoluşsal perde, ontolojik ipotektir gerçekte. İşin garibi, bir tür geri itilen kadınlar, ürettikleri bastırılmışlık kompleksiyle eşlerini ve çocuklarını yönetme hırsına kapılacaklardır. Bunu biz mekân üzerinden okursak, arka taraflara itilen, özensiz mekânlar, güzelleştirilen ön cepheden intikamını almaktadır bir şekilde.

Anlattığımız bu durumu kimlik ve mekân ilişkisi üzerinden de takip edebilmek mümkündür… Bir nostalji gibi görünen cumbalı evler ve çıkmaz sokaklar da bir zihniyetin mekân tezahürüdür kuşkusuz… Cumbalı evlerini ve çıkmaz sokaklarını kaybeden kültürel hafızanın müntesipleri, sadece mekânı değil, beraberinde kimliklerini de kaybetmişlerdir. Belki de bu çıkmaz sokaklar, belli bir grubu organize etmeye imkân veriyor, orada, meskûn olanlar sınırlanmış sokaklardan, belli bir ufuk genişlemesinin anlamını yakalıyorlardı. Ancak bu çıkmaz sokaklarda ve avlulu evlerdeki kadın imgesi, muhayyilelerde farklı şekillerde canlanmaktadır. Mesela kandillerde bu kadınlar camilere gitmeyip, avlularda, kandil simidi dağıtıyorlarsa ve iç kandillerinin uyanmasını kocalarına havale edip, o ışıktan dünyayı göreceklerse, acaba onları geleneğin üyesi oldukları için hâlâ yüceltecek miyiz? Eski mit ve efsanelerin kadın profili ile yeni arasında, sanki sadece görüntü bakımından farklılık vardır.

cumba
Cumbalı Evler

Oysa eskiler, deruni dindarlık etkisinde olmadığı gibi, şimdikiler ise açıkça konuyu teğet geçmektedir. Esasında eski olarak düşünülen, modern zamanlar öncesindeki -aydın olarak öne çıkmış- kadının durumu da sınırlanmıştır. Kadın imajı üzerinden gidersek, örnek olarak Fatma Âliye’yi gösterebiliriz. O, evli kalabilmek için kocasına sıradan kadın rolü yaparken, entelektüel merakını da gizli bir şekilde, başka erkeklerle (babası Ahmet Cevdet’in çevresinden bir grup aydınla) sürdürmektedir. Dolayısıyla Dede Efendi’nin veya Mimar Sinan’ın ruhsal derinliğini, şehirli olma olarak okusak da, o dönemdeki kadının ahvaline yakından bakmak gerekir. Burada, bütünlükçü bir içsel yolculuğa çıkmış kadın ve erkeklerden söz edebilmemiz mümkün değildir.

Mekân üzerinden Türkiye’nin dindarlık ve sekülerleşme durumunu da kolaylıkla okuyabiliriz. Hâkim olan ranttır ve toplum sekülerleşmiştir. Zira cami veya kutsal mekanlar genellikle şehrin merkezinde ve hâkim bir konumda değildir. Özellikle TOKİ bağlamında düşünürsek, arazinin atıl bir yeri değerlendirilmektedir. Bu da kutsal ile irtibatımızı kolaylıkla göstermektedir. Hangisi kutsal, sorusunu rahatlıkla sorabiliriz. Esasa dair değişim yapılmadığı için, yukarıda sözü edilen dominant pratik bazı farklılıkları emerek görünmez kılacak ve hakim rengi açığa çıkaracaktır.

Gramsci’den bu yana sıkça yinelenen “doğu’da devlet her şeydir”, “bir şey” değil, ama konuşmayan, her tarafı ve herkesi kaplamış, ettikleriyle “mesut ve bahtiyar”, suskun bir “her şey”dir. Batı’da ise devlet, bireyler, kendi “ev”ini ve “şehri”ni kurarken, onun eyleminin yanında durandır. Bizim halkımız her şeyi devletten beklemeye hazır iken; devletin kontrolcülüğüne de itiraz etmektedir. Müteşebbis olmayan ruhlar, sınırlanmaya da itiraz etmektedir. Bunun için olmalı ki, Türkiye ölçeğinde, milletin devlete iyi dileği ve minnet duygusu belirgindir ve “Allah devletimize zeval vermesin” diyerek, sözünü ettiğimiz kurucu işlevini teyit eder. Elbette zeval vermesin, ancak fertler de mücadeleci olmak zorundadır… Her şeyi devletten bekleme, müteşebbisliğin önünü kilitlemedir. Şehirler ve mimariler belirli zihinsel durumların ete kemiğe bürünmüş halleridir. Değiştiğimizi ve değişmek istediğimizi söylüyorsak, bu büst ve heykel değiştirme işinden vazgeçmemiz gerekmektedir. Sürekli büst ve heykel ile uğraşan bir toplum ister sağ ister sol olsun, dogmatik ve fanatiktir. Gelişime açık, motivasyonunu, güven, sevgi ve bağlılıktan/inanmaktan  alan bir toplum, bunları yeşertecek mekânlara eğilir, büstlere ve heykellere değil…yaşam

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s