Öyle Olmamalıydı!…

Alaattin Diker yazdı…

thumbnail_IMG-20190518-WA0002

Bugünlerde Almanya’nın eski başkenti Bonn’da her şey ünlü besteci Beethoven’a göre ayarlanmış. Sadece kamu kuruluşlarında değil, sivil toplum örgütlerinde de bir telaş hâkim, çünkü şehir, 2020 yılında, dünyada en çok tanınan evladının 250. doğum gününü kutlamaya hazırlanıyor. Kime sorarsanız; ‘Bizim Ludwig’ diyor, başka bir şey demiyor…

Ludwig van Beethoven, Aralık 1770’de Bonn‘da doğdu; müzikal yeteneklerini ve ahlaki değerlerini yaşamının ilk 22 yılında bu küçük şehirde kazandı. Saray müzisyeni olan dedesinin ismini alan Beethoven, çoğu kez Alman Aydınlanması ile birlikte anılır. Bugün Bonn‘da birçok mekân onun ismini taşıyor ve hatırasını yaşatıyor. Çarşılarda onunla ilgili ürünler hem sergileniyor hem de satılıyor.

Sanatçının doğduğu ev 1889 yılında, 7 kişi tarafından kurulan dernek sayesinde, müzeye çevrilmiş. STK olarak faaliyet gösteren derneğin bugün 700 üyesi var; aynı bina uluslararası düzeyde bir müzik arşivi ve müzik koleji olarak da kullanılıyor. Özellikle uzakdoğu ülkelerinden gelen öğrencilerin ilgi odağı haline gelmiş müze. Yılda 100 bin turistin ziyaret ettiği söyleniyor.

IMG-20190518-WA0000 - Kopya

Hatırlarsanız; son yazılarımın birinde(dibace.net/2019/04/04/7641/), Milan Kundera‘nın ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanını ele almıştım. Bu kitabında Kundera, büyük bir aşkın öyküsünü anlatıyordu. Teresa ve Tomas arasındaki aşkı ihtimal dışı altı ayrı ‘tesadüfe‘ dayandırırır yazar. Tomas, Teresa’nın garsonluk yaptığı bir mekânda tesadüfen ortaya çıkar. Tesadüfen, radyo o anda bir Beethoven Kuartet‘i çalmaktadır. Teresa, bir süre önce bir konserde dinlediği bu parçayı hemen tanır. O günden sonra Beethoven, Teresa için bir marka olmuştur.

Tomas sipariş verirken, Teresa kendine şu soruyu sorar: “Nasıl oluyor da şu anda hoşlandığı ama tanımadığı bir kimseye hizmet ederken Beethoven’ı dinliyordu?” Kundera bu durumu bize şöyle açıklıyor: “Zorunluluk değil, sır dolu bir tesadüf. Aşk unutulmaz olmak için ilk andan itibaren üzerine tesadüfler sökün etmelidir tıpkı Assisli Franz’ın omuzlarındaki kuşlar gibi.”

Hepimiz insan olarak hayatın nasıl gerçekleştiğini ya da tecelli ettiğini merak ettik veya hâlâ merak ediyoruz. Mesela, neden bir vakit belli mekânlarda bazı insanları tanıdık? On dakika erken ya da yirmi dakika geç orada olsaydık belki hayat arkadaşımız ya da kıymetli dostumuz ile hiç karşılaşmayacaktık. O gün belirli bir Cafe’de veya Kitapçı’da olmasaydık, beğendiğimiz en güzel şarkılardan birini hiç duymamış olabilirdik. Demek ki hayatın akışını belirleyen bir yığın tesadüf söz konusu. Sadece tesadüf bir mesaj olarak anlaşılabilir (…) Sadece tesadüf konuşur.” Öyle buyuruyor Kundera.

thumbnail_IMG-20190518-WA0004

İki ayrı olayın birbiriyle ne ilgisi var demeyin. Gelin, arkaplanı belirleyen bu yaşanmış öyküye kulak verin:

Dembscher isimli bir bey Beethoven‘a 50 gulden borçludur. Sürekli parasızlık çeken bestekar yolda onunla karşılaşınca hemen bağırır: “Sökül paraları!” Bay Dembscher bu haykırışa içerler: “Öyle mi olmalı?” der. Beethoven gülerek cevap verir: “Öyle olmalı!” Sözlerini hemen not defterine geçirir. Bir yıl sonra, bu eğlenceli olay, Beethoven’in son Kuartet’inin bir motifi olacaktır. İşte, 1 Nisan 1929’da –Beethoven gibi- müzikolog bir babanın çocuğu olarak doğan Kundera, Tomas ile Terasa aşkını bu parça üzerine kurgulamıştır. Zaten kendisi hiçbir zaman ‘roman yazdım’ demez, aksine ‘roman besteledim’ der ki ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ asla doğrusal seyretmez. Müzik notaları gibi dans ederek ilerler.

Tomas, aşkı yüzünden mesleki kariyerine son verip Prag’a geri dönerken de aynı sözü tekrarlar: “Öyle olmalı! Öyle olmalı!

thumbnail_IMG-20190518-WA0014

Her durumda, Milan Kundera’nın, Beethoven‘ın Opus 135’inin edebi bir örneği olarak okunabilecek ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği‘ romanında söylediği şey budur: Bir kişi, o hafiflikle hayatına değer katmak, yani ağırlık kazandırmak için ne yapmalıdır?

Üzerindeki ağır şeyleri atarak hafiflemek isteyen dönüşüm meraklısı Kundera, dönüşüm ustası Beethoven‘a bu konuda itimat etmez. Halbuki Beethoven‘ın “Öyle olmalı!” sözü en baştan ciddiydi, taş yerinde ağırdı onun için.

Bireysel özgürlük için canını vermeye hazır Kundera, bakın bir röportajda kendini nasıl ele veriyor: Kendimi tanımlamak zorunda olsaydım, son derece siyasallaşmış bir dünyanın tuzağına düşmüş esir bir hedonist olduğumu söylerdim.” Evet, Kundera –Mustafa Everdi‘nin ileri sürdüğü gibi- konjonktürün getirdiği bir rüzgârdı. Esip geçti, kim bilir, belki şimdi unutuldu. Ama Beethoven hala hatırlanıyor.

ıtri
Itri

Beethoven, dehasıyla hayatı, varlık ötesinde anlayabilen, metafizik gerçekleri ve soyut olguları kavrayabilen nadir insanlardan biriydi. Yahya Kemal; onun hakkında şu tespiti yapar: “Itrî ile Beethoven’ın deha dereceleri aynıdır, Mozart ve Bach’tan daha üstün bir sanatkârdır. Mûsikimiz Itrî ile millîleşmiştir. Acem ve Rum sentezini tam gerçekleştiren ve mûsikimizi millî birliğin önemli bir ifade vasıtası haline getiren Itrî olmuştur.”

Yine Ahmet Hamdi Tanpınar yalnızca Itri ve Dede Efendi‘yi sevmedi, Beethoven ve Brahms‘ı da tutkuyla dinledi. Onun “Büyük sanatkarlar yenilik yapmak için eski şekli zorlamazlar. Onlar eskilerin usulünde bir değişiklik yapmadan yeni olabilmiştir” sözü özellikle Itri ve Beethoven için geçerlidir.

Heyhat; 12 Eylül 1980 öncesi Gazi Enstitüsü müzik bölümünde okuyan sağcı öğrenciler Beethoven büstünü parçalamış, buna mukabil İstanbul Üniversitesi Devlet Konservetuarı’nda okuyan solcu öğrenciler de Neva Kâr’la kıçlarını silmişlerdir! Halbuki, tüm dünyada Beethoven’ın 9. Senfonisi Batı Müziği’nin, Itri’nin Neva Kâr’ı Türk Musikisi’nin en yetkin eseri olarak kabul edilir. 12 Eylül askeri yönetimi ise yaramıza tuz basarak Beethoven‘ın haksızlığa başkaldırısı olan 5. Senfoni ile özgürlüğe çağrısı olan Eroica eserlerinin radyo ve televizyonlarda, hatta konserlerde çalınmasını yasaklamıştır! İşte Türkiye, kendini solcu ya da sağcı sanan cahiller ülkesi durumuna böyle düştü!

IMG-20190518-WA0012
Beethoven

Demokrasi yoluyla serbest seçimlerle işbaşına gelen muhafazakâr iktidarlar, bu acı gerçeği değiştirmek için çok yoğun çaba sarf ettiler(!) Itri Üniversitesi açtılar? Konservatuvarlarda Itri kürsüleri ihdas ettiler? Itri Müzesi açtılar? Yeryüzünden arşa yükselen tekbirlerin Bestekârını gönüllerde yaşatmak için ellerine geçen her imkânı değerlendirdiler?

Neticede bugün, Türkiye’de ancak 250 genç Itri’nin ismini hatırlar. Ama Almanya’da en fazla 250 genç Beethoven’ın kim olduğunu unutmuştur…

“Öyle olmamalıydı! Öyle olmamalıydı!”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alaattin DİKER

Öyle Olmamalıydı!…” için bir yanıt

  • Bütün yüreğimle katılıp bestelenmiş bir yazı gibi okudum. Alaattin Diker tebrik ve teşekkür ederim. Özellikle ülkemizdeki saçma müzik yaklaşımları için içimiz kan ağlayarak.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s