Ayrılıktan Ölüm Yeğdi

Mehdi Genceli yazdı…

şövket.jpg

Azerbaycan’ın Sovyet dönemi sanatçılarını gayet iyi bilirim. Benim çocukluğumun duayen sanatçılarıydı onlar. O birbirinden değerli, birbirinden usta sanatçıların ruha kâh coşku kâh da hüzün veren şarkılarıyla büyüdüm. Hamuruma maya, uykularıma ninni olan bu milli “mahnı”ların çoğu tabii ki ezberimdedir hâlâ. Evde, sokakta, sınıfta mırıldanır dururum zaman zaman. Sesim de fena değil bu arada… Onlar kadar iyi söyleyemesem de alaylı takımına taş çıkartırım yeminlen. Devlet senfoni orkestrası gibi ıslık çalarım bir de… Bu sâyede bütün müzik âletlerini kullanabiliyorum. Beni bilenler bilir, fazla söze gerek yok…

Sovyetler dağıldıktan sonra ritim bozuldu sanki. Devlet desteği kaybolunca kalite irtifa kaybetti. Yetenek köreldi, ilham perileri göğe çekildi, sanatçılar yozlaştı, şarkılar anlaşılmaz oldu. Yüksek yüksek müzik okullarında dirsek çürütmüş o güzide sanatçıların tahtına, mahalle mektebinde yarım yamalak mikrofon yalamış türedi sanatçılar oturdu. Sanayi-i Nefise görmemiş bu nev-zuhur sanatçılar, mantar gibi çoğalan renkli ekranları vitrin olarak kullandılar. Kabul görenler düğünlere kaydı, oralardan yüklü paralar kazandılar. Neticede “sanat, sanat içindir” ilkesi çöpe atıldı, onun yerine “sanat, sünnet düğünlerinde şarkı söylemek içindir” anlayışı geldi.

Ben de bu durum üzerine (belki biraz da yaşlılıktan) yenilere kapıları tamamen kapatıp yola eskilerle devam ettim…

*  *  *
Yunus Emre Enstitüsünce Bakü Devlet Üniversitesinde görevlendirilmiştim. İki sene önce, tam da bugün, Bakü’ye gittim ve dolu dolu bir dokuz ay geçirdim. Enstitü, çeşitli kültür etkinlikleri tertip ediyordu. Ben de bu etkinliklerde boy gösterip karınca kararınca katkı sunmaya çalışıyordum. Bir ara bir konser afişi gördüm. Konseri enstitü olarak biz düzenliyormuşuz. Afişte Azerbaycanlı sanatçı Elnare Abdullayeva’nın ismi yazıyordu ama ben onu tanımıyordum. O ara boş bulunup arkadaşlara “bu sanatçı kim” diye sordum. Şaşkın bakışlar arasında “gerçekten bilmiyor musunuz, Türkiye’de de tanınan bir sanatçıdır o” cevabını aldım. Ben de “şaka yapıyorum canım, bilmez olur muyum hiç” deyip yan odaya geçtim ve Youtube’u açtım. Bozkır tezenesi merhum Neşet Ertaş‘ın “Gönül Dağı” parçasını, gönülleri dağlarcasına söyleyen işbu hanımefendiymiş meğer…

Beklenen Mehdi gelmedi henüz ama beklenen vakit geldi yetişti. Bakü‘nün dillere destan sahil parkında, makamın triosu şeklinde inşa edilen muhteşem “Muğam Mərkəzi”nde konser başlamak üzere… Modern rahat koltuklara kurulduk. (modern olunca rahat oluyor hâliyle) Yağız güzeli sanatçımız alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. Kısa bir Yıldız Tilbe-vârî selamlama konuşması yapıp hemen şarkıya başladı. Niagara şelalesi gibi gürül gürül çağlayan diri bir ses, üstat Şehriyar‘ın “Haydar Babaya Selam” şiirinden bestelenmiş o meşhur parçayla açılış yaptı. Etkili ve dokunaklı bir başlangıç oldu doğrusu. Şarkının hüzünle harmanlanmış hareketli sedaları kulaklarımdan girip kalbimde kümelendi. Isındım. Kaynadım. Coştum. Bir an içimden volkan püskürecek sandım. Dışarı taşamayan lavlar, aşk ateşi gibi içimi yakmaya başladı. Bu şarkıyı çok dinlediğim, kendisi de bir “Haydar Baba evladı” olan merhum Rübabe Muradova‘yı anımsadım, Şehriyar‘ı hatırladım. Duygulandım. Çarpıldım. Kalbimin orta yerinden ayrılıp iki parça oldum sanki. Kendimi Aras’ın böldüğü Azerbaycan gibi hissettim…

*  *  *
Sanatçı ikinci sıraya güftesi Aşık Elesger‘e(Ali Asger/Küçük Ali) ait olan “Üzün Məndən Niyə Döndü” şarkısını koymuştu. Bu da çok sevdiğim, çok da dinlediğim parçalardan… Bu kez de bu şarkıyı, daha doğrusu bütün şarkıları, en iyi söyleyen merhum Şövket Elekberova’yı hatırladım. Onu hatırlayınca da dinlediğim şarkı tatsız tuzsuz bir şey oldu. Şövket hanımın söylediği parçaları bir başkasından dinleyince haşlama çay içiyor hissine kapılıyorum doğrusu. Yavan bir tat alıyorum. Şövket Hanım usta bir ses sanatçısı olmakla beraber, şarkılarda geçen kelimelerin anlamını da bilir, hepsini yerli yerinde kullanırdı. Yanlış telaffuz ettiği kelimeye hiç rastlamadım.

Fakat yeni sanatçımız bu güzel şarkının sözlerini farklı söyledi sanki. “Ayrılıktan ölüm yeğdi” demesi gerekirken, -“yey/yeğ” kelimesini tanımamış olacak ki- “ayrılıktan ölmiyeydi” gibi bir şey uydurdu. Sonraki mısrayı süsleyen “hasreti” kelimesine de bir “n” harfi ekleyerek alternatif anlam oluşturdu. Üzüldüm, tadım kaçtı, moralim bozuldu. Konserden sonra kendisini bulup “amandır yanlış okumayalım, şuralarını düzeltelim lütfen” demek istedim ama görüşmek nasip olmadı. Bakü‘de bulunduğum sürede hep bunu düşündüm, içime dert oldu, derdimi anlatmak için mektup yazmak istedim…

Sonra teselli ettim kendimi. Şarkı söylerken anlaşılmayan yerlere başka bir şey uydurmak eski âdettir, dedim. Bazı ünlü sanatçılar da yapmıştır bunu. Çok da suçlamamak lazım…

*  *  *
İnsanlık, Kaset Devri denen bir dönemi de yaşadı. Uzmanlar Cilalı Taş Devri’nden bir sonraki aşamaya Kapaklı Kaset Devri adını verdiler. Şu satırları kaleme alan zât-ı muhterem, Cilalı Taş Devri’ne yetişemedi fakat kaset dönemini az çok hatırlıyor. Anlatsın size biraz.

O devirde müzik depolanan nesnelere “kaset”, kasetçalarlara da “teyp” denirdi. Çocuktum henüz. Sovyet yapımı “Sonata” marka havalı bir teybim vardı. Sovyet markalarının iyilerindendi. O devir için yüklü sayılacak bir meblağa, 250 rubleye, alınmıştı. (o zamanki 250 ruble, şimdiki 7 bin TL civarı) Israrıma dayanamayan merhum babam, biricik ve minicik oğluna kıyamamış, paraya kıymak zorunda kalmıştı. Teybin yanında birkaç tane SONY marka kaliteli, bir sürü de Sovyet yapımı ucuz ve dandik kasetlerim vardı.mBen müziksever bir çocuktum. Dedem de Sivas’ta yaşıyordu.

Kaset devrinin bütün ihtişamıyla canlı kanlı, Sovyet’in ise can çekiştiği zamanlardı. İbrahim Tatlıses, Burhan Çaçan, Küçük Emrah ve Sezen Aksu kasetleri, gevşeyen “demir perde”den geçip Gence civarına kadar ulaşmayı başarmıştı. Memlekette bir Türk müziği furyası başlamıştı. Ben de ayağımıza kadar gelen bu kasetlerin kopyasını alıp ufak çaplı bir Türk müziği koleksiyonu oluşturmuştum. Dedemden selam getiren bu şarkıları fark gözetmeksizin çok seviyor, cehri zikir yaparcasına sürekli dinliyordum. Deftere yazdığım şarkı sözlerinin hepsini ezberlemiş, özel meclislerde Türk şarkıları bile söylemeye başlamıştım. Fakat bir takım zorluklarla da karşılaşmıyor değildim. Bazı şarkıların sözlerini anlamakta zorlanıyordum. Katolik ayini gibi ne dediği anlaşılmıyordu. Özellikle de Sezen Aksu şarkılarının… Deftere yazmak, vezin kafiye hamleleri yapmak da kâr etmiyordu. İş böyle olunca da anladığım şekilde, daha doğrusu uydurduğum şekilde sallayıp duruyordum. Kimse de “yav, arkadaş yanlış söylüyorsun, doğrusu şudur” demiyordu, diyemiyordu. Doğrusunu benden başka bilecek kimse yoktu çünkü. Uydurduğumu kimseye söylemiyordum ama. Durup dururken karizmayı niye çizdireyim ki? Sonunda kendimi, uydurduklarımın doğru olduğuna inandırdım. Bu şekilde birçok şarkı sözü, uydurulmuş haliyle hâfızama kazındı.

Sezen Aksu‘nun bir şarkısını yıllarca şu şekilde mırıldandım:

Arabası yandan çarptı,
Bayraklar dolanmış çarşaftı

Bu şarkının gerçek sözlerini yıllar sonra, Marmara’da öğrenci olduğum zamanlarda öğrenebildim. Meğer şarkının aslı böyleymiş:

Ada vapuru yandan çarklı,
Bayraklar donanmış cafcaflı,
Simitçi, kahveci, gazozcusu,
Şinanay da yavrum şinanay

Gence kenarındaki köyde büyümüş masum bir çocuk -velev meraklı bir çocuk olsun- nereden bilsin ki “Lüküs kamarada kimler oturur?” Nereden bilsin ki İstanbul‘da ada kelimesi başka çağrışımlar yapmakta. Burada ada, coğrafi bir terim olmayı çoktan aşarak bir ilçeye ad olmuş. İlçeyle şehir arasında çalışan gemiler var ama adı gemi değil vapur. Bu vapurları feleğin çarkları itmekte, çarklar da geminin yan tarafına monte edilmiş… “Seni gidi yandan çarklı seni!” Şimdiki gibi internet yok, hazret-i Google da yok ki açıp bakasın. O yokluklar içinde neler çektim ben, neler. Lakin yılmadım. Gayret edip öğrenmeye çalıştım. En azından gayretimi takdir edin be ya!öMelih Cevdet Ağabey sadece ağacın rahatını kaçırmamış, şu masum çocuğu da allak bullak etmiş.

*  *  *
Benim üniversite yıllarım, çocukken uydurduğum bozuk şarkı sözlerini ayıklayıp onarmakla geçti. Modası geçmiş taşra şarkılarının hepsini tekrar dinlemek zorunda kaldım. Küçük Emrah‘a katlandım. Eskiden de pek sevmezdim onu. Şarkı söylerken burnu tıkanıyor, acılar içinde kıvranıyordu sanki. Sırf Türkiye’den geldiği için ayıp olmasın diye dinliyordum.

Bu bozuk şarkılar yüzünden üniversiteyi uzatmalı bitirdim. Ama neticede bir buluşa imza attım. Şunu keşfettim ki yabancı bir dilde söylenen şarkıyı anladığınızda o dili öğrenmiş oluyorsunuz. Yoksa ÜDS’den 55 almakla olmaz bu iş. Başkasını kandırmak caizdir ama kendinizi kandırmayın. Siz bilirsiniz yine de… Nasıl olsa “ezeli bir şifadır aldanmak.”

*  *  *
Diyeceğim o ki, şarkı söylerken herkes uydurabilir. Ben bile uydurdum, günah işledim. Papaz gibi de itiraf ettim günahlarımı. Ama benim uydurmamla sizinki bir mi? Uydurmanın da yalan gibi hem masumu hem mücrimi var. Ben o şarkıları ilk kez dinliyordum. İkinci bir sanatçıdan dinleme şansım yoktu. Soracağım kimse de yoktu. Sizde durum farklı ama… Siz en azından Şövket hanımı dinleyebilir, kitaplara, Google’a bakabilirsiniz. Bilen birine sorabilirsiniz. Ama biraz özen gösteriniz lütfen. Şarkılarımızı bozmayın! Şarkılarımız bozulmasın!
*  *  *
Geçenlerde Youtube bana bir video önerdi. “Şunu izle, seni ilgilendirir muhakkak” dedi. Açtım ki o şarkı, o sanatçı… Hem de yeni kayıt. İki yıl önce canlı canlı dinlerken gördüğüm hatalar burada da aynen devam ediyor…

O değil de, bu gâvur icadı benim aklımdan geçenleri nasıl anlıyor, arkadaş?! Onun icadı bu kadar akıllıysa kendisi ne akıldadır acaba?

*  *  *
Dünya yayık gibi çalkalanıyor. İnsanı korkuya düşüren bir sürü akıl almaz olayla karşılaşıyoruz her gün. “Şimdi bu hengâmede sen gittin şarkıya mı takıldın” dediğinizi duyar gibiyim. Şarkı deyip geçmeyelim lütfen. Şarkı dediğin tespihin imamesi… Şarkımız bozulursa her şeyimiz bozulur. Şarkısı olmayanlara, şarkı sevmeyenlere bir bakın hele. İnsanı yedi parçaya ayırıyorlar. Aman şarkılara dikkat edelim!

*  *  *
Gəl, ey mehri-məhəbbətim,
Üzün məndən niyə döndü?
Ağzı şəkkər, ləbi qəndim,
Üzün məndən niyə döndü?

Ayrılıqdan ölüm yeydi,
Yar həsrəti qəddim əydi,
Nə dedim xətrinə dəydi,
Üzün məndən niyə döndü?

Təşrif buyur, gedək bağa,
At zülfünü sola, sağa,
Ələsgər sənə sadağa,
Üzün məndən niyə döndü?

*  *  *
Ne bir dilber bilürem ben güzeller içre senden yeg
Ne bir âşık bilürsin sen cihân içinde benden yeg

Mehdi GENCELİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: