Uğultu

Cemil Kanca yazdı…

kumar.jpg

Kasabalılar onlara ‘kırıkçılar’ adını yakıştırmıştı. Kırıkçılar, kahvenin; halk arasında ‘hücre’ adıyla bilinen loş odasında bir araya geliyor, gece yarılarına; çoğu kez de şafak sökünceye kadar kumar oynuyorlardı. Hiçbir zaman memnun görünmese de, işin kaymağını yiyen kahveci Barbaros’tu. Kısa boyu, sarkmış göbeği ve ağzından düşmek bilmeyen piposuyla, odaya her giriş-çıkışında keyfi biraz daha yerine gelirdi. Yaptığı işten dolayı kendisine kötü gözle bakıldığını biliyordu ama, söylentileri önemsemiyordu. Her tür kabalığı işkillenmeden karşılayan bu adam, ‘hücre’ye girmeye meyilli olanlara daha da alçak gönüllü davranıyordu.

Son bir yıldır ‘hücre’ye dadanan Balıkçı Abdul; o sabah kente inmiş, bademciklerini yardırdıktan sonra akşamüzeri kasabaya dönmüştü. Boynuna kurşuni yün atkısını dolamış, kahvenin uzak köşesinde oturuyordu. Güneşin son ışıklarıyla yüzü solgun görünüyordu. Acılı olduğu her halinden okunabilirdi. Boş ve amaçsız bakışlarla çevresini süzüyordu. Aklında tek bir düşünce kırıntısı bile olduğu söylenemezdi.

‘Geçmiş olsun Balıkçı’ dedi Barbaros.

‘Sağol Domdom.’

‘Gelemedik;kusura bakma.’

‘Önemli değildi. Her zamanki dert.’

Barbaros’un da pek öyle önemsediği de yoktu zaten. Çay bardaklarını ustalıkla toplayıp, yürümekle yuvarlanmak arası ocağının başına doğru yöneldi. ‘Sıcak bir oralet versene Domdom’ diye seslendi Abdul. Barbaros; duyduğunu ifade eder hiçbir harekette bulunmadı. Duymazlıktan gelmek onun en belirgin özelliğiydi. Abdul da bunu biliyordu. Oraleti isterken, asıl amacı; onu yalnız yakalayabilmekti. Çok zamandır para sıkıntısı çekiyordu ve bu derdini kimseye açamıyordu. Uzun uzun düşünmüş, en uygun Barbaros’u bulmuştu. Ne de olsa, kırıkçılardan değil miydi? Başka kimi kestirebilirdi gözüne? Bir tek punduna getirip söylemek kalıyordu. Ocaklıkta bardakları durulayan Barbaros’a kaçamak bir bakış uzattı. Domdom her zamanki sakin halindeydi. Yoksa,onun niyetini farketmiş miydi? Mesafeli bir müşteri haline bürünüp oraletini beklemeye koyuldu. Gözünün ucuyla da Barbaros’u izliyordu. Ruhunun inişlerini çıkışlarını her zaman beceriyle gizlemeyi bilen o yüz, sanki çengele asılı bir et parçasıydı. Hiç kimse, bu yüz’den tek bir işaret çıkaramazdı. İri ve gür kaşlarının gölgesinde gizlenmiş gibi bakan gözleri, onu daha da gizemli gösteriyordu. Durum içaçıcı olmasa da Abdul; umudunu kırmak istemiyordu.

Barbaros oraleti masasına bırakıp dönerken, Abdul hafifçe koluna vurdu.

‘Olmadı Domdom’ dedi.

Barbaros ‘farkındayım’ der gibi baktı yüzüne Abdul’un. Konuşmasına gerek duymadan da yanına çömeldi. Televizyonun akşam programlarını izleyenlerin duyamayacağı bir sesle:

./..

-2-

‘Gene tığtepersin anlaşılan’ dedi.

‘Eh!’

‘Tamam. Geç içeri öyleyse.’

‘Hücreye girmeyeceğime söz verdim.’

‘Sen bilirsin. İnsan içinde ödünç para vermek adetim değildir.’

Abdul; hâlâ ‘hücre’ye girerse, iradesine egemen olamayacağı korkusunu yaşıyordu. O kapıdan adımını attı mı, hep pişmanlıkla tutkunun çatışmasını duyardı içinde. Her seferinde de tutkusu ağır basıyordu. Böyle anlarda, içinde bir su torbasının pek çok yerinden delindiği, bir deliği kapatmaya çalışırken diğerinden suyun akıp gittiği duygusuna kapılırdı. Barbaros’un bu son tavrıyla da öyle olmuştu. Adam; açıkça ‘kuralları ben belirlerim’ demek istiyordu ama Abdul’da karşı koyacak ne irade, ne de kararlılık vardı. Bir süre ‘hücre’nin kirli kapısında dolandırdı gözlerini. Kapıya asılı eskimiş reklam afişinde; köylü bir kız, iri başaklı sapsarı ekinleri biçiyordu. Abdul bunu göremiyordu; aklı daha çok kapının ardındaki dünyaya takılmıştı. İşin iç yüzünü de bildiğinden ‘içeri’ sözü onu tiksindirmişti. Gözleri kapıda eriyip kalmıştı sanki. Hiçbir şey düşünemiyor, hiçbir şey algılayamıyordu. O an sıcak bir şeyin yüreğine süzüldüğünü sezinledi. Belli belirsiz bir uğultu doldurdu kulaklarını. Değirmen taşlarının mısır tanelerini öğütürken çıkardığı sesi andıran bir uğultu. Daha önce pek çok kez görüp de ayrıntılarını unuttuğu bir düştü bu. ‘Hayır’ dedi kendi kendine: ‘Deniz kabarması değildir.’

Yerinden kalkıp ‘hücre’nin kapısına doğru yürüdü.

Oyun bozulduğunda gecenin beyiydi. Birisi kapıyı açıp sövgülerle dışarı çıktı. Abdul; uzun meşin paltosunu sırtına geçirdi; söz olsun diye saatine baktı. ‘Mano’ der gibi yapan kahveciyi azarladılar. Barbaros; kapıyı sonuna kadar açmış, ‘Hadi dışarı’ anlamına gelen bir tavırla bekliyordu.

‘İstediğin gibi oldu Domdom’ dedi Abdul.

‘Fazla ettin artık. Aklın nerdeydi?

Abdul sustu. Söyleyecek bir şeyi de yoktu aslında. Kahvenin penceresinden dışarıya şöyle bir baktı. Kahveciye dönüp el feneri olup olmadığını sordu. Barbaros’un yanıtı sert oldu: ‘Hadi düş yola. Toz ol.’

Kasabanın ortasından geçip komşu köylere giden anayola çıktı. Gözlerini karanlığa alıştırmak için biraz bekledi. Karanlık öylesine yoğundu ki, bir ara eve gitmekten vazgeçer gibi oldu ama kahvenin kapısı çoktan kapanmıştı. Camiyle okulun arasından sapan dar yola girdi. Anayoldan da gidebilirdi ama bu yol hem daha yakın, hem de eliyle koymuş gibi bildiği bir yoldu. Ufuk çizgisini izleyerek karanlığı delmeye çalışırken, birden bire o uğultuyu duydu. Önce uğultu gibi gelen ses yumağı sonra tek bir iniltiye dönüşüverdi. Sırası mıydı bunun? Hiçbir şey duymamak için yarım yamalak bildiği bir türküyü mırıldanmaya başladı: ‘Ayva çiçek açmış yaz mı gelecek’. Arkası gelmedi. Birkaç kez yineledi bu dizeyi. ‘Unutmalıyım’ diye geçirdi içinden.

-3-orman.jpg

Bu sırada ormanın içine girmişti. Başka bir türküye geçti: ‘Gemiciler kalkalım.’ Türkü söylüyor denilemezdi. Sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Birden susup boşluğu dinledi. Gene o inilti. Neler oluyordu? Kafası iyice karıştı. Üstelik yüreğine de korku düşmüştü bir kez. Göz gözü görmez karanlık bir gecenin ortasında tek başınaydı. Bunu düşünmek bile korkutucuydu. Sigarasından bir nefes aldı. Yolu seçmek için kibritini çıkarıp yaktı. O da söndü. Her şey ona karşıydı sanki. Ormanın neresindeydi? Bulunduğu yeri belirlemeliydi. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu.

‘Hep benim yüzümden; her şey benim yüzümden’ deyip kızdı kendi kendine.  Olduğu yere çöktü. Sonbahar rüzgarlarıyla dökülen yapraklar hışırdadı. O inilti bırakmıyordu peşini. Elleriyle boşluğu dövdü.

Neysen bırak beni’ diye yalvardı. Ses ‘Anne’ mi diyordu? Ayırt edemedi. Başka sesler de karıştı iniltiye. Ne söyledikleri anlaşılmayan kadın erkek sesleri. Ağaçlar yürüyor, yapraklar uçuşuyor gibi göründü ona. Bağırmak istedi. Sesi çıkmıyordu. Soğuk bir ter kapladı her yanını. Kafasının derisi koparcasına gerildi. Tüyleri diken diken olmuştu. Ayağa kalkmak istedi; kalkamıyordu. Damarlarından kanının çekildiğini sandı.

Uğultu ezgiye dönüştü. Ağıt mı yakılıyordu? Ezginin arasında belirginleşen o iniltiyi ve daha uzaklardan geliyor gibi olan uğultuyu tanıdı: Hıdır denizle boğuşuyor’ dedi.

‘Hıdır’ımın sesi bu!’

Her şey sustu o anda. Başını avuçları arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Nasıl olurdu? Hıdır’ını Karadeniz alalı bir yıldan fazla olmamış mıydı? Canevinden vurmamış mıydı onu? Ama bu ses! Onun sesiydi. Hiç tanımaz mıydı oğlunun sesini?

El yordamıyla bulunduğu yeri tanımaya çalıştı. Aynı yerdeydi. Son bir direnişle ayağa kalktı ve dalların arasından şafağın sökmekte olduğunu farketti Adım atmak istedi ama başaramadı. Üzerinden iri bir buz dağı geçmiş gibi içindeki soğukluk tüm bedenini sardı. Bütün gücünü zorlayarak haykırdı:

‘Hıdııır!!’

Cemil KANCA

                                                                                                

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s