Kadın Dövmek Dinî Yükümlülük Mü, Dine Yüklenmiş Bir Yük Mü?

Tuncer Namlı yazdı…

kadın.png

Ayetlerin Genel Haklar Öngörüsü

“Allah’ın bir kısmınıza diğerlerinden daha çok verdiği şeyleri arzu etmeyin. Erkeklerin kendi kazandıklarından payları olduğu gibi kadınların da kazandıklarından payları vardır. Allah’tan lütufta bulunmasını isteyin. Allah, her şeyi bilmektedir. Hem erkeği hem de kadını, anne babanın, akrabaların ve yemin ederek akit yaptığınız (evlendiğiniz) kimselerin geride bıraktığı mala mirasçı kıldık. Herkese paylarını verin. Allah, her şeye şahittir.” (92/4 Nisa 32, 33)

Bu ayetlerde bir başkasının hakkına veya hak edişine göz dikilmemesi gerektiğini ifade eden hüküm geneldir. Fakat ayetin devamındaki ifadeler bu genel hükmün aksine, farklı cinsler arasında biyolojik, fiziksel, ekonomik farklılıkların doğal sonucu olarak sahip oldukları farklı imkân ve hak edişlere göz dikmemeleri gerektiğini, Allah’tan lütuf istemenin daha doğru bir tercih olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla bu genel hüküm başka ayetlerle ilişkilendirilerek kişisel hak ediş farklarının olabileceğine ve özellikle miras paylaşımındaki pay farklarının kabullenilmesine dönük bir izah getirmiş olabilir (Mevdudî, Tefhim). Çünkü 34. ayette dile getirilen erkeklerin cinsel statü farklılığı ve bunun sosyoekonomik sebebe dayalı izahı, 32. ayetten başlayarak temellendirilmiş görünmektedir. Dolayısıyla bu sosyoekonomik temellendirme, hak farkının bir hak ediş farkı olduğuna dikkat çekmiş olmaktadır. Çünkü Hukuk Felsefecileri Aristo’dan beri adalet prensibini, eşitliği gerektiren dağıtıcı adalet ve farklılığı gerektiren hak ediş adaleti şeklinde ikiye ayırmışlardır ve bu ayrım günümüz hukukçuları tarafından da halen geçerli kabul edilmektedir. Bu ayrıma göre eşitlik her zaman adalet değildir. Dolayısıyla dağıtımda adalet olan eşitlik, hak edişte adaletsizlik olmaktadır.

Fakat geleneksel algı mensuplarının, ayetlerin öngördüğü bu tür hüküm ve hak farklarını, hak ediş adaletinin gereği olarak değerlendirmek yerine, dağıtıcı adaletin bir tezahürüymüş gibi görmeleri, söz konusu ayetleri modern ideoloji mensuplarının önyargılı eleştirilerine malzeme yapmıştır. Bu ön kabul nedeniyle katı gelenekçiler, ayetlerin öngördüğü farklı hakları erkeklerin sosyoekonomik görev ve sorumluluk farklarının sonucu olarak değerlendirmek yerine, doğuştan hak edilmiş bir hak olarak gördükleri için, modern zamanlarda bu geleneksel algıya yöneltilen eleştiriler, ayetleri de tartışmaların parçası haline getirmiştir. Sonuçta Allah’ın, erkekleri kızlar karşısında torpilli kabul ettiği gibi haksız bir yargıya kapılmalarına sebep olmuştur.[1] Oysa ayetler hiç de sanıldığı gibi geleneksel algıları bütünüyle onaylar nitelikte değildir.

“Allah’ın insanların bir kısmını diğerlerinden farklı meziyetlerde yaratması ve erkeklerin mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınlara göre daha sorumlu ve yetkilidirler (kavvâm). Doğru ve dürüst kadınlar, kocalarına saygılı davranırlar; Allah’ın korunmasını istediği mahremiyetlerini korurlar. Saygısız davranmasından yıldığınız kadınlara güzelce öğüt verin, yataklarını ayırın ve daha sonra da salıverin. Eğer itaat ederlerse onların aleyhine fırsat aramayın. Allah, çok yüce ve büyüktür.” (92/4 Nisa 34).

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu ayetin ilk cümlesi, evlilikte erkeğin ekonomik yükümlülüğünü ona tanınan yetki farkının ve dolayısıyla ev reisliğinin sebebi kabul etmektedir. Fakat Kur’an, bu sosyoekonomik farkı da keyfî bir şeref ve üstünlük olarak değil, insanî/fıtrî bir olgu gereği öngörmüştür. Erkeğin fizyolojik açıdan daha güçlü ve başat yaratılmış olmasını ve buna dayalı sosyoekonomik fonksiyonunu temel alarak evlilikte birliği sağlamayı ve aileyi korumayı amaçlamıştır. Çünkü fizyolojik fark, sorumluluk farkına, bu fark da yetki farkına temel teşkil etmektedir. Mihir ve nafaka ödeme zorunluluğu bu farkın sonucudur; nikâhın ontolojik şartı veya olmazsa olmaz ilkesi değildir. Dolaysıyla modern öncesi toplumlarda evlilik taraflar için ve özellikle kadın için sadece cinsel bir tercih değil, aynı zamanda bir sosyal güvenlik şemsiyesidir. Ancak Kur’an ve Hz Peygamber’in ahlaki ve hukuki mantalitesinde liderlik yetkisi zalim olmayı gerektirmez. Bilakis güce dayandığı ve sorumluluk gerektirdiği için hakkaniyeti, adaleti, karşılıklı merhameti, nezaketi, sevgi ve saygıyı gözetmek gerektiğini unutmamak gerekir (Sealibî, el-Cevahir; Razî, Mefatihu’l-Gayb; Hamdi Yazır, Hak Dini). Dolayısıyla sosyoekonomik şartlar değişince ona dayalı ahkamın değişimi kaçınılmazdır. Çünkü değişim mesajın değil anlayışın değişmesidir. Makasıtçı yorum da bu demektir.

Boşanmak mı, Dayak mı?

Bu nedenle ayetin ikinci kısmında gündeme gelen asi kadının ikna edilmesinde öğüt, yatağı ayırma, yalnız bırakma ve sonuçta salıverme (yani o günkü dilde ayrılma) gibi çözüm önerileri öngörülmektedir. Tefsirciler, “fadribûhünne” ifadesini genelde ölçülü şiddet, yani dövme olarak tercüme etmişlerdir. Bu anlam, kelimenin anlamlarından sadece bir tanesidir. Çünkü bu fiil, Arapça’da deyimsel olarak çok farklı anlamlarda kullanılabilmektedir (Ragıp, Müfredat). Anlam tercihi için başka delil gerekmektedir. Örneğin 101. ayette bu kelime “yolculuk etmek”, 43/Zuhruf 5. ayette “vazgeçmek”, 24/Nur 31. ayette “salıvermek”, anlamında kullanılmıştır. 33/Ahzab 28. ayette geçimsizlik eden kadına verilecek son direktif nafakasını alıp ayrılma seçeneğidir ve “fedribûhünne” kelimesinin bu anlamıyla birebir örtüşmektedir. Dolayısıyla bu tercih Kur’an ve sünnet bütünlüğüne uyduğu gibi oldukça medenî bir tavırdır.

kadınlar

Oysa tefsirciler, dövme anlamını âhad haberlerden hareketle tercih etmişlerdir. “Dövün” şeklindeki çeviriden kaynaklanan şiddeti de Hz. Peygamber’in (as.) kimseyi dövmediği ve dövmeye karşı olduğu yönünde birçok rivayeti delil getirerek yumuşatmaya çalışmışlardır. Fakat delil olarak sünnetten yapılan aktarımlar bile yapılan çevirinin isabetsizliğini göstermektedir (bkz. Razî, Mefatihu’l-Gayb). Hadislerdeki dövmeyi sınırladığı düşünülen “Gayra müberrah” kaydı da “rencide etmeksizin, eziyet etmeksizin” anlamında salıverme ve dolayısıyla boşama emrinin niteliği anlamında değerlendirilebilirdi. Dövme anlamında değerlendirilen rivayetler ya anlam değişikliğine uğramış veya cahiliye özdeyişlerinin zamanla hadise dönüşmesi sonucu devreye sokulmuş olabilir. Çünkü daha önce gelmiş olan bazı ayetlere bakılırsa cahiliye insanı boşadığı kadını bile salıvermek istemiyor, zorla evde tutup köle gibi kullanıyordu. Şu ayetler tam da o geleneği eleştirmektedir:

Boşadığınız kadınların bekleme süreleri tamamlandığı zaman onları ya iyilikle tutun ya da iyilikle bırakın. Kötülük yapmak ve zarar vermek için onları tutmayın. Kim böyle yaparsa kendisine zarar vermiş olur. Allah’ın ayetlerini hafife almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği kitap ve hikmeti düşünün. Allah’ın gazabından korkun ve O’nun her şeyi bildiğinin farkında olun.” (87/2 Bakara 231)

“Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. İspatlanmış bir iffetsizlikleri söz konusu olmadığı sürece kendilerine verdiğiniz dünyalıklarını alıp git-melerine engel olmayın. Onlardan hoşlanmıyorsanız bile onlara iyi davranın. Ola ki Allah’ın sizin için çok faydalı kıldığı bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz!” (92/4 Nisa 19)

“Bir kadını boşayıp da yerine başka bir kadınla evlenmek isterseniz külçelerle mihir de vermiş olsanız boşadığınız kadından hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açıktan açığa günah işleyerek mi geri alacaksınız? Nasıl geri alırsınız ki siz onlarla bir ilişki yaşadınız ve o kadınlar (bu konuda) sizden kesin söz almışlardı.” (92/4 Nisa 20, 21)

Taklit dönemi İslam alimlerinin kocayı yaralayan kadına tazmin cezası gerektiğini ve hatta kısas cezası gerekebileceğini, fakat kadını döven ya da yaralayan kocaya tazmin veya kısas gerekmediğini dile getiren görüşleri ve delil getirdikleri rivayetler, Kur’an’ın ve gerçek/sahih sünnetin ruhundan uzaklaşılmış olma ihtimalini daha da güçlendirmektedir (Maverdî, en-Nüket; Kurtubî, el-Cami’; Âlûsî, Ruhu’l-Maanî). Oysa kadını dövmenin zarar vermeyeceğini ve zarar görmesi durumunda ceza gerekmeyeceğini söylemek kısasın adalet, eşitlik ve denklik anlamıyla da, hukuk ve hakkaniyet mantığı ile de bağdaşmaz. Tam tersine böylesi anlayışları Rahman ve Rahim Allah’ın ayetlerinin ve merhamet abidesi Hz. Peygamber’in (s) sünnetinin altına hadis, tefsir veya fıkıh diye yazmak abesle iştigaldir. Çünkü Kur’an’ın bu konudaki hükümleri, gerek gelenekçi gerekse modern yaklaşım mensuplarının sandıkları gibi erkeği tek yanlı yetkiyle donatıp kadını onun merhametine terk etme tarzında ahlaki/vicdani bir tavsiyede bulunmaktan ibaret değildir. Tam tersine erkeğin şiddet kullanma ihtimali karşısında kadının kendini garantiye alacak bir anlaşma yapmasını veya şiddet kullanma şartına bağlı olmaksızın evliliği sonlandırmasını bile hukuki bir hak olarak tanımaktadır.

“Bir kadın, kocasının şiddet kullanmasından veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse kocasıyla aralarını ıslah edecek bir anlaşma yapmalarında sakınca yoktur. İnsanlar, bencilliğe yatkındır, fakat sulh daha hayırlıdır. Eğer iyilik yapar, kötülükten sakınırsanız Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır… Eğer eşler ayrılacak olursa Allah her ikisine de bolluk ve genişlik bahşedecektir. Allah’ın lütfu geniştir, O sonsuz hikmet sahibidir.” (92/4 Nisa 128, 130) 

Bu ayetlerde kadının kocasından şikâyetçi olması durumunda onunla anlaşma yapması ve eşlerin karşılıklı ayrılma kararı alma haklarının olduğu gayet açıktır. Söz konusu ayetleri Şafiî ve Malikîler de gayet yerinde bir yorumla bu yönde değerlendirmişlerdir (Razî, Mefatihu’l-Gayb). Bundan daha önce gelmiş olan Bakara 227. ayet tek başına ele alınarak “talak” kelimesinin kullanılmasından da hareketle erkeğin boşamasına atıf yapmış gibi değerlendirilebilirse de bir önceki ayette “kadın ve erkeğin karşılıklı hak ve sorumluluğundan” (2/87 Bakara 228) bahsedilmesine ve bu ayette çoğul ifadeyle iki tarafın kararına atıf yapılmasına bakılınca karşılıklı boşanmadan bahsedildiği anlaşılabilmektedir. “Eğer talaka karar verirlerse bilsinler ki Allah işitir ve bilir.” (2/87 Bakara 227).  Kaldı ki 229. ayetin “muhalea” kelimesini kullanarak kadına boşanma hakkı verdiği açıkça görülmektedir. “…Boşanma durumunda kadınlara verdiklerinizi geri almanız helâl değildir. Ancak tarafların Allah’ın kurallarına uyamayacakları konusunda bir endişeleri varsa ve siz de onların bu endişelerine katılıyorsanız kadının boşanmak için erkeğe fidye vermesinde ikisine de bir günah yoktur…” (87/2 Bakara 229).

kadın
13 Mart 1908, Uşak’ta halı tezgâhında kadınlar 

Bu ayete göre kadın kocayı boşanmaya razı etmek için aldığı mihri geri verebilir veya ona başka ödemeler yapabilir. Fıkıhta “muhalea veya el-hul’u” denen bu uygulama sadece ödeme iznidir; fakat ödeme boşanmanın şartı değildir. Ayetin iniş sebebine konu olan mahkeme kararıyla boşanma olayında kadın Müslüman, kocası müşrik olduğu için ona para ödemenin mübahlığı anlatılmaktadır. Hz. Ömer’e göre mahkeme kararı olmasa dahi, Hz. Osman’a göre kadının saç bağından başka malı olmasa bile kadın kocasından boşanabilir (Buharî, Talak 10, 11; Tuncer Namlı, “Kur’an Hükümlerinin Hukuk Sosyolojisi Açısından Değerlendirilmesi, Talak Örneği”, Eskiyeni, Bahar 2013, s. 121-150). Çünkü nikâhta hak ve yükümlüğü olan kadının boşanmada hak ve yükümlülüğünün olmaması düşünülemez. Ayrıca 99/65 Talak 2. ayette boşanmanın iki şahit huzurunda gerçekleşmesi emredilmektedir ki Hz. Peygamber ve sahabenin ihtilaf vukuunda kararı mahkemeye havale ettikleri, hâkimin dilerse eşleri boşayabileceğine hükmettikleri bilinmektedir (İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, İst. 1985, s. 83; Mevdudî, Tefhim).

Tarihsel Süreçte Boşamanın Dövmeye Dönüşmesi

Bütün bu bilgilere rağmen klasik tefsircilerin tamamına yakınının görüşlerine dayanarak, meal yazarlarının tamamına yakını da Nisa 34. ayetdeki “vedribuhünne” ifadesini “hafifce dövün” diye çevirmişlerdir. Halen de gelenekçisi tarihselcisi böyle çevirmeye özen göstermektedirler. Üstelik ayette “hafifçe” kaydı olmadığı halde, kimse normal dövmeden bahsetmez. Geçenlerde Mustafa Öztürk hocanın sosyal medyada bahsettiği zevattan biri, girdiği tartışmada ayetin “dövün” şeklindeki çevirisini savunmak adına “Gittim, dövdüm” şeklinde inadına ya da farz-ı muhal bir laf emiş olmalı ki, Öztürk hoca bunu dramatize ederek paylaşmış. Ben de bir arkadaşımın paylaşımında gördüm ve kısa bir değerlendirme yazmıştım. Arkadaşlarımdan biri yayınlamayı teklif edince de gözden geçirmek zorunda kaldım ve sonuçta bu metin ortaya çıktı.

Gerçi Mustafa beyin kendisi de ayeti “dövün” diye tercüme etme yanlısı ama o da “ayetin hükmü tarihsel” demek suretiyle sorunun çözüldüğünü düşünenlerden. Çünkü tartışmalarda evrenselcilerle tarihselcilerin ikisi de lafızcı, ama parçacı davranmaktadır. Yani tarihselciler de iddia ettikleri gibi ayeti tarihte, tarihsel okumuyorlar, evrenselcilerin 1400 küsür yıldır okuduklarını tarihsel okunmuş gibi farz ederek hüküm veriyorlar. Bir başka ifadeyle gelenekselci yaklaşımın evrenselci okumaları üzerinden tarihselci tutum alıyorlar. Bu durumda aralarındaki tek fark,  yaptıkları çevirideki hükmün bu gün geçerli olup olmadığını tartışmaktan ibaret kalıyor. Örneğin “Da-ra-be” fiilinin anlamını sonradan tek anlama hasreden tecziî, bölücü, katı lafızcı çevirinin yanlış olabileceğine ihtimal vermeme bakımından aralarında hiç bir fark görünmemektedir. Hatta gelenekçiler parçacılıkta o kadar ileri gidiyorlar ki kelimenin arkasından gelen veya gelmeyen edatın (harfi cerrin) varlığına veya cinsiyetine bakmaktan bir an geri durup da konuyla ilgili ayetlere ve hatta aynı suredeki ayetlere ve dahi kelimenin geçtiği ayetin kendine bile bütünüyle bakma gereği duymuyorlar.  

Oysa “darabe” fiilinin sayfalar dolusu anlam çeşitliliği vardır ve sesleri kısılmış olsa da tarihte tefsirciler arasında farklı anlam arayışına girmiş olanlar bile vardır. Üstelik aynı serkeşlik tutumu Hz. Peygamberin eşleri tarafından sergilenince Kur’an “darabe” fiilini kullanmak yerine, “seraha” fiilini kullanarak kadınların nafakalarının verilip gönderilmesi, yani boşanma seçeneği sunulması anlamında kullanmıştır ki aslında bu anlam “darabe” fiilinin anlam skalasında mevcuttur. Fakat dövmeye karşı çıkanlar da diğerleri gibi katı ve dar anlamda lafızcı oldukları için söz konusu Ahzab 28. ayeti, Nisa 34. ayetin çevirisinde delil olarak kullanmayı bile akıllarından geçiremiyorlar. Çünkü lafızcı tutumları nedeniyle söz konusu iki ayette iki ayrı kelimenin kullanılmış olmasını ve “darabe” fiilinin aldığı edat çeşitlemesini buna engel görüyorlar. Üstelik aynı konuda, aynı sorunla ilgili aynı hükmü ifaden eden eş anlamlı iki kelimenin ifade etmiş olmasını yok sayarak! Örneğin darabe fiili nisa 101 de yolculuk yapmak, Zuhruf 5’te vazgeçmek, nur 31. ayette salıvermek anlamında kullanılmıştır. 

Burada tek dayanakları fiilin sonuna aldığı edat farklılıklarından anlam farklılıklarını üretme gayretidir. Oysa bahsettikleri dil kuralları ve dolayısıyla söz konusu edatların kullanımlarıyla ilgili anlam çeşnileri kuranın inişinden 100 yıl sonra yazılmıştır ve kuran bazen bu kuralların kullanımlarındaki elastikîliği dil ve üslubunda yansıtmaktadır. Üstelik bu edat farkları her zaman arkasından geldiği fiile anlam kazandırmak için kullanılmaz ve başka yaygın kullanım amaçları da söz konusudur. Örneğin, Başına geldiği özne ve veya tümlece son hareke ve  anlam farkı kazandırmak için de kullanılabilmektedir. Türkçede tümlecin son harfini  ismin  e haline göre mi, i haline göre mi kullanacağınızı Arapça da kelimenin başına gelen edatlar belirler. Fakat bizim geleneksel tefsirciler edatın işlevini fiilin anlamıyla sınırlamak ve tümleçle ilgisini yok sayarak ayetlerin anlamını hükmün genişliğine engel yapmaya kalkışmışlardır. Örneğin Ahzab 28. ayette aynı konudaki hükmün boşanma serbestisi olarak geniş anlamda tezahür etmesini yok sayarak aynı konuda gelen Nisa 34’ün hükmünü harfi cerle sınırlama çabası içerisine girmişlerdir.

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Eğer siz dünya hayatını ve onun zevklerini tercih ediyorsanız, gelin, size boşanma tazminatınızı vereyim de güzellikle salıvereyim (göndereyim). Yok, eğer Allah’ı, O’nun Peygamberi’ni ve ahireti tercih ediyorsanız, Allah, iyiliği tercih edenleriniz için büyük bir ödül hazırlamıştır.” (90/33 Ahzab 28, 29) Hz. Peygamberin hanımları, dünyalık talebiyle onu bunaltmışlardı. Hz. Peygamber bundan muzdaripti ve yaklaşık bir ay evine gitmez olmuştu. Ayetler, bu olay üzerine gelmiş ve Hz. Peygamber’e (s) eşlerini ayrılıp ayrılmamaları konusunda muhayyer bırakmasını tavsiye etmiştir. Allah Rasulü (s) bu ilahî direktifi iletince onlar da Hz. Peygamber’i tercih etmiş ve aşırı isteklerinden vazgeçmişlerdir (Mukatil, et-Tefsir; Buharî, Tefsir 33/241, 242; İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 179-181). Hz. Peygamber‘in bu tutumu, sünnete göre kadının boşanabileceğini gösteren bir delil kabul edilmiştir. Ancak ayrılma muhayyerliği sunan böyle bir teklif talak mıdır, tefrik midir konusu fıkıhta tartışmalıdır (Maverdî, en-Nüket). Fakat bizi ilgilendiren husus, bu ayrıntılardan daha çok, geçimsizlik eden kadına verilecek son direktifin nafakasını alıp ayrılma seçeneğinin sunulmasıdır. 4/Nisa 34. ayette emredilen “vedribûhünne” seçeneği de bu medenî/Peygamberî tavrın kendisi olmalıdır.

müsl

Fakat bizim ulema, bu ortak iki hüküm arasında çelişki çıkardıklarının farkına bile varmamışlardır. Çünkü Ali Suavî’nin tabiriyle, ‘vav’lar ile ‘fa’lar ile devlet yönetmeye çalıştıkları için makul bir hukuk sistemi geliştirmekten mahrum kalan bizim ulemanın boşanma konusundaki ayeti kadın dövmeye kilitlemesinden daha doğal bir şey olamazdı. Tarihselcilerin bu tür çabaları, aynı geleneksel kusurun günümüzdeki tezahüründen başka bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenledir ki  gelenekçiler kadın dövmeyi meşrulaştırmak için, tarihselciler de tarihselciliği ispat ederek gelenekçileri dövmek için ilgili ayeti “dövün” diye çevirmekte ısrar ediyorlar! Bizim gibi salıverin/boşayın anlamında çevirenleri, gelenekçiler ayet tahrif etmekle suçlarken, tarihselciler de ayet kurtarmakla suçluyorlar! Yani katı gelenekçiler, kadını dövmeyi emrettiğini düşündükleri ayetin hükmünü kıyamete kadar kutsal bir görev saymadığımız için bizi ayeti tahrif etmekle suçlarken, tarihselciler de ayete verilen o kutsal anlamın o döneme özgü olduğunu ve o anlamıyla bizim çağımızı yakalayamayacağını kabul etmediğimiz için bizim ayeti çağdışı olmaktan kurtarmaya çalıştığımızı söylüyorlar, eğer yanlış anlamıyorsam!

Aslında her iki taraf da ayetin kendi orijinal ilahi hüküm ve anlamıyla, ulemanın tarihte ayete verdiği anlamı özdeş hale getirdikleri için kelimelerin anlam farkından hareketle ayetlere farklı anlam verme imkânını yok sayıyorlar. Bunun nedeni, sonradan ortaya çıkmış ve bin yıllık taklit dönemi sürecinde yaygınlık kazanmış âlim görüşünü, Allah veya peygamber görüşüyle özdeşleştiriyor, sonuçta bu anlam arayışını yeniden açmaya çalıştığınızda Allah’ın ayetini tartışmaya açmak sanıyor olmalarıdır. Oysa âlimlerin anlayışını sorgulamayı yasaklamakla, yukarıda işaret ettiğimiz gibi Allahın orijinal ayetini tartışmaya açtıklarının farkında bile değiller! Söz de evrenselci katı gelenekçiler ayete dövün anlamı verip sonra Hz. Peygamberin hiç kadın dövmediğini söylerken ve kadının dövülmemesi gerektiğine dair hadisler okurken, Hz. Peygamberin medeniliğini korumuş oluyorlar ama ayete ve onu gönderene (cc) saygısızlık ettiklerinin farkında bile değiller! Tarihselciler de Allah’ın o günkü erkek mantalitesiyle böyle hükmettiğini, bu gün bunu kabul etmek zorunda olmadıklarını söyleyerek işin içinden sıyrıldıklarını ve modern çevrelerde kendi medeniliklerini korumuş olabileceklerini sanıyorlar! Peki, o ayetleri gönderen Tanrının kadına bakışı konusunda ya da o günkü kadının Allahın gözünde ne ifade ettiği konusunda verecekleri bir cevapları var mı? Onlara göre tanrının imajının kurtarılmaya ihtiyacı yok! Bana göre de yok, fakat bin yıldır ayetlere çelişkili anlamlar verenlerin o vebalden kurtulmaya da mı ihtiyaçları yok?

Gelenekçilerin böyle bir soruyu sorması Allah’ın hükmünü sorgulamakla eşdeğer olduğu için bu tür soruları duymazdan gelmek onlar açısından iman esasıdır! Tarihselcilerin “tarihseldir” deyip geçmeleri sorunu çözmediği gibi, katı gelenekçilerin “harfi cerrin canı böyle istiyor” deyip diretmeleri de aynı asiliği sergileyen peygamber eşlerine nafaka alıp ayrılma imkanı veren ayetle, diğer kadınlara ömür boyu dayak cezası öngören ayet meali arasındaki çelişkiyi çözmüyor. Bu açmazı görmezden gelen her iki yaklaşımın hukuk mantalitesi de, adalet anlayışı da sağlıklı yorum yapma çabasından ve sorun çözme sorumluluğundan uzak görünmektedir. Birileri yorum yapmayı on asırdır kutsal geleneği koruma adına yasakladı, diğerleri de on yıllardır tarihselci ideolojiyi koruma adına yorum yapmayı yasaklıyorlar! Fakat birinci grup bu tarz aykırı yorumları hiç hak etmediği halde modernist olmakla yaftalarken kendilerini tutarlı görebilirler! Çünkü dini anlayışlarını aklîlik ve mantıkîlik ölçütleriyle sınırlamayanların tutarlı olma mecburiyeti yoktur! Fakat gelenekçilerin kendilerine yönelttiği modernistlik ithamını tarihselcilerin, tarihselcilik karşıtlarına yöneltmelerine ne demeli? Sanırım bunun cevabı, tarihsel okuma zahmetine girmeksizin, tarihselcilik iddiasında bulunma volüntarizminde gizli olmalı!

Sonuç

Son olarak iki tarafa iki soru sormamız gerekiyor: Kutsal gelenekçilere, ayetlerin anlamını kimlerin tahrif ettiğini? Tarihselcilere de, ayeti yeniden yorumlamaya karşı çıkan gelenekçilerden farklarının ne olduğunu? Sonuçta bu iki belirsizlik veya cevapsızlık hali, yüz elli yıllık ateizmle ve deizmle bir yüzleşme cesareti üretebilir mi? Tabii ki Hayır. Çünkü bu iki farklı aşağılık kompleksi aslında tarihçi okulun ürettiği materyalist, pozitivist, Marxist ateizmle ve deizmle yüzleşememe takatsizliğinin doğal sonucudur! Bu durumda günümüz neslinin inanç sorunu kimi ilgilendiriyor? Sanırım iki tarafın da bu sorulara cevap verme lüksü yok! Sanırım bütün bu sorunlar kompleksi, batının XX. yüzyıl başında yakaladığı “Fiziğin bilgisi de metafiziktir” mottosunu Türk aydınının XX. yüzyıl sonunda halen yakalayamamış ve yüz yıl önce düştüğü pozitizm kuyusundan çıkamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Kanaatimce mücadele etmemiz gereken asıl sorun, bu saplantılı ruh halidir.

[1] Kaldı ki miras sadece ebeveynden intikal etmiyor, anlaşma (evlenme) yoluyla da miras hakkı doğabiliyor. Ayrıca kişinin sözleşme yaparak (evlatlık, mevlâlık gibi) mirasına ortak ettiği kimseler varsa onların hakkını ölmeden önce vermesi gerekir (Maverdî, en-Nüket; Hamdi Yazır, Hak Dini). Çoğulu “mevâlî” olan “mevlâ,” kelimesi geniş anlamlı bir kelimedir. Allah, Peygamberler ve müminler arasında ya da kafirlerle şeytanlar arasındaki ilişkiler bağlamında dinî anlamda kullanılırken, hukukî alanda ikinci derece akraba, birinin bakımını üstlenen vasî/velî, azat edilen köle ve onu azat eden efendi anlamlarında da yine iki boyutlu anlamda kullanılmaktadır (Buharî, Tefsir 4/79; Maverdî, en-Nüket).

ddddd.jpg

Tuncer NAMLI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s