“İlk Gelen”

M. Kürşad Atalar yazdı…

tanrı.jpg

Klasik dönem Hıristiyan ilahiyatına damgasını vurmuş isimlerden St. Augustine (M.S. 354-430), ünlü eseri Tanrı Şehri’nde iki farklı şehir tiplemesi yapar ve bunlardan Tanrı Şehri’ni birçok bakımdan Dünya Şehri’nden üstün tutar. Onun için Tanrı Şehri, dünya hayatında gerçekleşmesi zor bir ‘ütopya’dır ama ‘erdemler’in (bilhassa da ‘merhamet’in) egemen olduğu bu şehir, ‘hevaya tabi olmayı’ simgeleyen ve bu yüzden de ‘zulüm’ üreten Dünya Şehri’nden üstündür. O nedenle, insanlar, Dünya Şehri yerine Tanrı Şehri’nde yaşamayı tercih etmeli ve bu doğrultuda bir pratik ortaya koymalıdırlar.

St. Augustine, bu iki şehri karşılaştırırken, tipik manada ‘Hıristiyan’ zihniyetini yansıtan bir öncülden hareket eder: buna göre, ‘ilk gelen’ kötüdür, ‘sonra gelen’ iyidir! Yani önce Dünya Şehri vardır; sonra Tanrı Şehri gelir. ‘Önce’ yeryüzünde kötülük vardır, ‘sonra’ İsa bu kötülükleri yeryüzünden silmek için yeryüzüne gelir. Önce Kabil vardır, sonra Habil. Önce İsmail vardır, sonra İshak. Önce Adem vardır, sonra İsa…

Ona göre, Adem’in nefsinden gelen her şey, mutlaka, önce kötü ve şehvanidir; bundan sonra eğer İsa Mesih tarafından ıslah edilirse, o kişi dindar ve iyi olur! İnsanın mayası bozuk olduğu için, ‘doğuştan’ günahkardır. O, ıslah olunabilir, ama hiç kimse, önce kötü olmadan, iyi olamaz! Dünya Şehri ile Tanrı Şehri de böyledir: ilki bizatihi beşerin arzularının timsalidir, diğeri ise semavi şehre delalet eder. Önce, günahla bozulan nefislerimizden, Dünya Şehri’nin ahalisi ortaya çıkar, nefsimizin günaha dalmasına engel olan Lütufkar Tanrı ise daha sonra bizi semavi şehrin halkı kılar.

St. Augustine’in benimsediği bu düşünceyi, acaba St. Paul’un Hıristiyanlığa soktuğu ‘ilk günah’ nazariyesine felsefi bir kılıf bulma girişimi olarak mı görmeliyiz, yoksa çizilen tabloda gerçekliğe belirli oranda bir tekabüliyet söz konusu mu? Örneğin, “aç ayı oynamaz” şeklinde ifade olunan sözde böyle bir öncelik-sonralık sıralaması mı var? Modern dönemde Maslow’un ortaya attığı “ihtiyaçlar hiyerarşisi”ne göre, ‘fizyolojik’ ihtiyaçlar giderilmeden insan ‘bilme’ ihtiyacını gidermeye yahut ‘estetiğe’ yönelemez. Bu da, insanın ‘maddi’ ihtiyaçlarını gidermeden ‘manevi’ ihtiyaçlarını giderme saikiyle hareket demeyeceğine dair St. Augustine’in savunduğu görüşle örtüşür. Peki, bu, savunulan görüşün doğruluğunu ortaya koymaya yeter mi? Yani her daim ‘ilk gelen’ kötü, ‘sonra gelen’ iyi midir?

Müslüman kültürüne bakacak olursak, bunun tam tersini söyleyebiliriz. Örneğin, meşhur ayete göre, önce Tevhid vardır, sonra insanlar “aralarındaki ihtilaftan dolayı” şirke düşmüşlerdir!

Hakeza, Hz. Adem ilk insandır ve aynı zamanda bir peygamberdir.  Kabil, ‘ilk günah’ın sahibi Adem’in değil, ‘ilk peygamber’in oğludur ve bu örnekte ‘ilk günah’ (yani öldürme anlamında ‘ilk kötülük’) sonra gerçekleşmiştir. Başka ayetlere göre de, ‘fesad’, yeryüzünün ‘ıslahından sonra’ ortaya çıkar. Peygamberler gelir ve yeryüzü ıslah olur. Sonra, küfr ve şirk yüzünden arza ‘ifsad’ hakim olur.

Klasik dönem Müslüman düşüncesine göre de, Hz. Peygamber’den sonra nesillerin fazilet derecesi giderek düşer. En faziletliler, sahabeler, sonra tabiin, sonra da etbeu’t-tabiin’dir. Bu durumda, bu ‘ilk’ nesilden sonra gelenlerin fazilet derecesi, tabiatıyla, yüksek olamaz. Kıyamete yakın zamanda ise, insanlık zaten küfür ve şirk bataklığına saplanmış olacaktır!

Elbette tarihsel sürecin işleyişine dair, Müslüman kültüründe bu bakışın aksi yönde yaklaşımlar da söz konusudur. Örneğin, bazı hadis rivayetlerine göre, kıyamet kopmadan önce, Mehdi ve Hz. İsa gelecek ve “yeryüzü adaletle dolacaktır.” Yani ‘son’ iyi olacaktır!

Bazı ayetlerin dahi, bu bakış açısını desteklediği ileri sürülebilir. Örneğin Duha Suresi’nde açıkça: “ ‘son’, senin için ‘ilk’ten hayırlıdır” buyurulmakta, A’la Suresi’nde ise: dünya hayatı ile ahiret hayatı karşılaştırılmakta ve “hayır, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz, halbuki ‘ahiret’ daha hayırlı ve bakidir” denilmektedir. Buna göre de, ‘son’, ‘ilk’ten hayırlıdır!  

Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Müslüman tarihinde hakim yaklaşım ilkidir. Öyle ki bir hadiste, Ümmet’in Yahudi ve Hıristiyanların yolunu izleyeceği ve hatta “onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar, onları takip edecekleri” söylenmektedir. “İlk çözülecek halkanın idare, son çözülecek halkanın ise namaz olacağına” dair rivayeti de buna ilişkin bir delil olarak göstermek mümkündür. (Zaten insanın ‘fıtrat’ının temiz olduğuna dair ayet de bu anlayışın isabetliliğine dair açık kanıt olarak gösterilebilir!)

Bu durumda, St. Augustine’nin savunduğu görüşün kesin olarak yanlış olduğunu mu söylememiz gerekiyor?

Belki.

Ama burada şu da savunulabilir: meselenin çözümü noktasında, belki de nereden bakıldığına bağlı olarak bir yaklaşım geliştirmek en doğrusudur! Yani konunun “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” deyişinde ifade edildiği üzere, döngüsel sebep-sonuç ilişkisi bağlamında izah edilebileceği de söylenebilir. Buna göre, peygamberlerin davetinin “yeryüzünün ifsadından sonra” geldiği söylenebilir ki, buna da itiraz edilemez. Yani önce yeryüzü ifsad olacak ki, peygamber gelsin. İfsad olmadan bir peygamberin gelmeyeceği, açık bir husustur.

Hakeza, Vakıa Suresi’nde ifade olunan ‘evvelkiler’ ve ‘sonrakiler’in kim olduğu da, bakılan yere göre değişir. Nitekim müfessirler konuya her iki açıdan da bakmışlar ve farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Nirengi noktası Hz. Peygamber alındığında, ‘evvelkiler’ Hz. Peygamber’den önce gelen bütün insanlık olmakta, ‘sonrakiler’ ise Hz. Peygamber’den sonraki dönemde yaşayacak olanlar olmaktadır.  Ama ilgili ayetleri, Hz. Peygamber dönemi ile Kıyamet’in kopacağı zamana kadar yaşayacak olan insanlar bağlamında yorumlayacak olursak, ‘evvelkiler’ Sahabeler nesli (veya onlarla beraber tabiin ve etbeu’t-tabiin), sonrakiler ise bu ‘ilk’ nesilden sonra gelecek olanlar olmaktadır.

St. Augustine’nin anlayışında, bütün bir tarih, Hz. İsa’nın gelişi açısından yorumlandığı için, doğal olarak, ‘ilk gelen’ (yani Hz. Adem) ‘günahkar’ olmakta, ‘son gelen’ (yani Hz. İsa) ise ‘iyiliği’ temsil etmektedir. Onun diğer ‘iyi’ ve ‘kötü’ler arasında yapmış olduğu öncelik-sonralık sıralamasını da bu anlayış belirlemektedir.

Bendeniz ise bu konuda özet olarak şöyle düşünüyorum: Şirk, bir ‘bozulma’ türüdür ve ‘sonra’ gelir. Asl olan ‘fıtrat’tır. İnsan, onu koruyamadığı zaman, bozulur. Dolayısıyla (ve bu bağlamda), ‘ilk gelen’ iyi, ‘sonra gelen’ kötüdür! Hz. Peygamber’in “insanlar fıtrat üzere doğarlar; sonra onları ebeveynleri Hıristiyan yahut Yahudi yaparlar” mealinde söylediği sözü de bu şekilde anlamak mümkündür.

afgani

Buradan nereye geleceğim? Bütün bunları, aslında, Müslüman Dünyası’nın son bir buçuk asırdır yaşamakta olduğu ‘özel dönem’i  (bir başka açıdan’) tarif etmek için bir ‘önsöz’ olsun diye söyledim. Asıl amacım, Cemaleddin Afgani’den bu yana tecrübe etmiş olduğumuz ‘Öze Dönüş’ sürecinin ‘ilk’ evresi ile bugün bizim şahitlik etmekte olduğumuz evre arasında ‘fazilet’ yönünden bir mukayese yapmaktır. Burada soru basitçe şudur: bu özel dönemin ‘ilk’ evresi mi yoksa ‘son’ evresi mi daha iyidir?

Bu soruya cevap vermek için şu ayrımı zorunlu görüyorum: yeryüzünün ıslahı için eğer bir peygamber gönderilmişse, ‘ilk’ evre, kaçınılmaz olarak, daha iyidir! Fakat eğer yeryüzünün ‘ıslah’ı için ‘beşeri’ bir mücadele verilecekse, burada da ‘ilk gelen’ daha kötü, ‘sonra gelen’ daha iyidir!

Bunu biraz açalım.

Peygamber gelir, davette bulunur ve yeryüzü ‘ıslah’ olur. Bu, ‘iyi’dir. Sonra, bozulma yavaş yavaş başlar ve nihayet, tüm toplumu sarar. Bu noktada, yeni bir peygamber gelir ve yeni bir davette bulunur. Bu da başarılı olur ve yeryüzü bir kez daha ‘ıslah’ olur. Sonra ‘ifsad’ süreci tekrar işler ve nihayet toplum yine bozulur. Ve bu, böyle sürüp gider…

Fakat son peygamberden sonra, özel bir durum ortaya çıkmıştır. Artık peygamber gelmeyecektir! ‘İfsad’ süreci işlemeye devam ettiği için ‘ıslah’ ihtiyacı da devam etmektedir. Bu ihtiyacı birilerinin karşılaması gerekir. Bu durumda, görev ‘âlimler’e düşer. Peygamberlerin, bu manada varisleri (yani toplumu ‘ıslah’ etme noktasında sorumluluk sahibi olanlar) alimlerdir.

Ancak burada önemli bir farklılık vardır. Alimler yeryüzü ifsad olduktan sonra onu nasıl ıslah edeceklerdir ve bu ıslah süreci nasıl işleyecektir? Bu noktada ‘düşüncenin okullaşması’ kavramından yardım almamız gerekiyor!

Âlim, bu açıdan bir peygamber gibi değildir. Çünkü ifsad sürecinden sonra, ilim, büyük ölçüde yeryüzünden çekilir. Onu tekrar, mütekamilen yeryüzüne getirmek için ‘beşeri çaba’ gerekir. Her beşeri çaba da bir sürece ihtiyaç duyar! Bu türden süreçlerin genel karakteri ise şudur: önce acemilik, sonra yetkinlik hasıl olur!

Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi’ni bu şablon açısından incelediğimizde gördüğümüz tablo da farklı değildir: Cemaleddin Afgani ile başlayan süreçte, ‘düşünce’, başta, ‘savunmacı’dır, süreç içerisinde giderek ‘yetkinleşme’ emareleri göstermektedir. Bununla birlikte, ‘okullaşma’ gerçekleşmeden, alimlerin ‘peygamberlerin varisleri’ olmayı hak ettiklerini söyleyemeyiz. Çünkü ‘okullaşma’ yoksa, ‘tecdid’ noktasındaki çabalar, henüz ‘yetkin’ değil demektir. Bu da, ‘düşünce’de eksiklik ve kusur bulunduğu anlamına gelir.

Yaşadığımız dönemi, bu açıdan değerlendirdiğimizde ise, sadece düşünsel gelişme sürecini değil, siyasal tabloyu da yorumlama imkanına kavuşuruz. Bu, şu demektir: Müslüman Dünyası’nda halihazırda yaşananlar, bir ‘sancı’nın ifadesidir ve bu sancı ‘olumlu’dur. Tıpkı Avrupa tarihinde 30 Yıl Savaşları’nın sonucunun olumlu olması gibi! Savaş, bizatihi istenen bir şey değildir; ama ‘gerçek bir problem’i çözmek için yapılıyorsa, sonucu, genellikle ‘olumlu’ olur. Avrupa, bu savaşlar sayesinde ‘din problemi’ni çözmüş ve yeni bir ‘düşünsel’ zemin üzerinde Aydınlanma evresine geçebilmiştir.

Müslüman Dünyası’nda halihazırda yaşanan kargaşayı da benzer şekilde yorumlamak mümkündür. Acemiliğin hakim olduğu ilk dönem geçmiştir; ‘düşünsel seviye’ zaman içerisinde yükselmiştir ve rekabet de bunun üzerinde olmaktadır. Yani sorun ‘gerçek’tir ve çözümü için verilen mücadele de ‘gerçek’tir. Şablon doğru ise, bu sürecinin ‘son’unun da ‘hayr’ olacağını söyleyebiliriz.

Başka bir deyişle, Müslüman Dünyası’nda artık Batılı ideolojiler ‘hakim paradigma’yı temsil etmiyor. Rekabet, farklı İslam anlayışları arasında cereyan ediyor. Batı’nın burada bütün yaptığı, kendisi için ‘tehlikeli’ gördüğü anlayışın yerine ‘Ilımlı İslam’ın iktidara gelmesi için çalışmaktan ibarettir. BOP planının ana amacı budur.

Fakat eğer öncelik-sonralık sıralamasını takip edecek olursak, halihazırda yaşanan sorunlarında  ‘geçici’ olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü beşeri ‘ıslah’ süreci böyle işler. Önce hatalar çok olur, sonra yetkinlik hasıl olur. Alimler önce toplum tarafından çok itibar görmezler, sonra ise “itaat ilişkileri”ni olması gerektiği gibi tesis ederler. Bu olduğunda da, zaten ‘organizasyonel güç’ hasıl olmuş olur. Nihayet yetkinlik, kendisini bir ‘devrim’ veya ‘siyasal değişim’ şeklinde tecessüm ettirir.

Zannımca, “nefsinde olanı değiştiren kavimlerin halinin Allah’u Teala tarafından değiştirileceğine” dair ayeti bu şekilde tefsir etmek mümkündür. İfsad’tan sonra bir kavmin hali değişecekse, bu ‘tedrici’ bir şekilde olabilir. Düşen dev, ayakta durabilmek için birkaç kez sendeleyecek, ancak birkaç denemeden sonra sağlamca ayakları üzerinde durabilecektir!

kuran

M. Kürşad ATALAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s