Aytekin Yılmaz: “Ölümlerden Sonra Özgürlük Değil, Mezarlık Gelir”

Muaz Ergü, Labirentin Sonu, Yoldaşını Öldürmek, Doğu’nun Talanı ve İnkârı, Sığınamayanlar, Dağbozumu, Ernesto’nun Dağları ve Onlar Daha Çocuktu kitaplarının yazarı Aytekin Yılmaz ile son dönemlerde Türkiye’nin kanayan yarası olan radikal sol örgütler ve PKK tarafından çeşitli propagandalarla örgüt saflarına katılan, eline silah verilerek savaştırılan, hapishanelerde ve dağlarda infaz edilen çocukları konuştu. Özellikle Yılmaz’ın son kitabı Onlar Daha Çocuktu etrafında gelişen söyleşide ezber bozan birçok görüş söz konusu. Şiddeti ve silahı kutsayan devrimci anlayış ve Che Guevara ile ilgili genel kabullerin dışında görüşleri olan Aytekin Yılmaz coğrafyanın kadim birçok anlayışına da farklı perspektiften yaklaşıyor. Yaşamdan çok ölümü öne çıkaran, legal illegal olsun baskıyı, ezmeyi varlık gerekçesi haline getiren paradigmanın açtığı yaralara parmak basıyor. Aytekin Beye yoğunluğuna rağmen bu söyleşiyi gerçekleştirme nezaketinden dolayı teşekkür ediyoruz. 

thumbnail_aytekin-2

“Onlar Daha Çocuktu” kitabında radikal sol örgütler ve PKK tarafından çeşitli propagandalarla devşirilen ve çocuk yaşta savaştırılan, dağda ya da hapishanelerde örgüt kararlarıyla infaz edilen çocukların acı hayatlarını anlatıyorsunuz. Neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz? Neydi sizi bu acı hayatları anlatmaya götüren sebep?

Bir çok şey söyleyebilirim, geçmişte (1990’lı yıllar) 10 yıl hapiste kaldım. O yıllarda okuyup yazıyordum. Kitapta anlattığım bu tatsız şeylerin çoğuna tanık oldum. Bir yazar öncelikle kendi çağının döneminin tanığı ve yazarı olabilmelidir. Bu bakış açısı beni bu netameli konuları yazmaya itti diyebilirim. “Onlar Daha Çocuktu” kitabım da diğer kitaplarımın bir parçasıdır. 40 yıldır canımızı yakan bu çatışmalı süreci yazıyorum. Yazarlar savaşları bitiremezler ama yazarak anlatarak teşhir edebilirler. Teşhir edilmemiş bir savaş kolay kolay son bulmaz. Yazarlar kendi dönem ve şartlarının sonucunda olurlar. Eğer ortada olmuş bir şey varsa nedeni budur.

Kitabınızı okuduğumda ister radikal sol örgütler olsun, ister sıradan insanlar olsun, ister legal ister illegal hep ölümün kutsandığının, ölümün yüceltildiğinin, daha ideal bir düzen için hep ölünmesi gerektiğinin bir kez daha bu coğrafyanın kaderi olduğunu gördüm. Sizce bu neden böyle? Yaşam niçin değersizleştiriliyor? Neden gençleri hayattayken değil de ölünce ya da öldürülünce daha çok seviyoruz?

Özellikle doğulu toplumlarda “Ölü sevicilik” kronikleşmiş biçimde bir realitedir. Bu durum hem sağcılarda, hem solcularda hem de dindarlarda var. Yani başka konularda birbirlerine zıt gibi görünen yapı ve gruplar bu konuda yarışırcasına benzer anlamlar yüklüyorlar ölülerine. Bu durum fazla siyasileşmiş cemaat ve örgütsel yapıların bir sonucudur diyebiliriz. Ortadoğulu toplumlarda gündelik hayat fazla siyasidir. İktidar mücadelelerinin de bir o kadar sert geçtiğine tanık oluyoruz. Dindarla, komünist olduğunu söyleyen iki grubun da ölü seviciliği beni de düşündürmüştür her zaman. Aradaki fark şu sanırım, dindarlar savaşçılarına cennet vaat ederken, solcu devrimciler de devrim vaadi yapıyorlar. Sonrasında ise bu uğurda ölen savaşçılarının ölümsüz olduğunu yazıp söylüyorlar. Örneğin A. Öcalan sıklıkla eski yazılarında “Biz şehitler partisiyiz” derdi. Çatışmada ölen savaşçıları sürekli yüceltir, yaşayanları ise aşağılardı. Diğer sol örgütlerde de durum benzerdir. “Şehitler ölmez!” sloganları gündelik propagandanın en kullanışlı parçası olmuştur. Ölüler hata yapamayacağı için, iktidarların en garantili itaatkarlarıdırlar. Ama sağlar, iktidarlara muhalif olabilir, her an için “hain” olabilirler. Bu yüzden bu yapılarda sağların değeri yoktur. Devrimci kampların çoğunda şöyle yazar, “Aramızda en iyilerimiz bizim için öldüler!” Her zaman radikal devrimci bir örgütün en değerli militanı, ölü militandır!

Sisteme muhalif olarak ortaya çıkan, özgürlük vadeden yapılar, örgütler bir süre sonra sistemden daha sert bir işleyişe sahip oluyor. Katı kurallarıyla nefes aldırmıyor. Sizin kitabınızda anlattığınız infaz edilen çocukların birçoğu bu sertliğin ve örgütsel baskının kurbanı. Özgürlük, hak hukuk, insana değer maalesef muhalif yapıların da aşındırdığı kavramlar. Neden böyle acaba? Bunun sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Coğrafya olarak zalimlik siyasetinde sicilimiz iyi değil, bu ülkede çok uzun bir zamandır sırası gelen zalim oluyor. Zalimlik bu ülkede vardiya değişimi gibi bir şeydir. O yüzden dünün mağduru, mağlubu iktidar olur olmaz hemen karşıt olduğu şeye benzeyebiliyor. Bu konu hakkında da epey düşündüğüm oldu. Bu da siyaseten sert bir coğrafyada yaşıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor sanıyorum. Bu ülkede iki yüz yıldır Kürtler sürekli devlete karşı isyan etmişler. Bu isyan hâlâ devam ediyor. Her defasında şiddet şiddeti doğuruyor. Dünya deneyimlerinde de böyle oldu. Devrimci şiddetle iktidar olanlar, yıktıkları rejimlerden daha ileri özgürlükçü yönetimler kuramadılar. 1789 Fransız devrimi, 1917 Ekim devrimi sonraki devrimler sırasıyla zalim oldular. Kitaba dönecek olursak, PKK deneyimi ve diğer radikal sol örgüt deneyimleri de daha iktidar olmadıkları halde gerçek yüzlerini gösterdiler. Muhalif mağdur oldukları halde kendi içlerinde çocukları öldürenler, yoldaşlarını öldürenler bir gün iktidar olduklarında çok zalim olurlar. Bunun en çarpıcı yanını hapishaneler üzerinden veriyorum, 1980’li yıllarda Diyarbakır Hapishanesinde mağdur olan mahpuslar, 1990’lı yıllarda Bayrampaşa hapishanesinde zalim oldular.

Yeri gelmişken kitaplarınızda hapishaneler önemli yer tutuyor, bunun özel bir nedeni var mıdır?

Evet, hapishaneler kitaplarımda önemli yer tutuyor, tutmalı çünkü bu savaşın en şiddetli  ve yoğun yaşandığı bir yerdir hapishaneler. Bir bu yönüyle bir de ister devlet iktidarı, ister örgüt iktidarı olsun, bunların en iyi çıplak ve sert halleri hapishanelerde tanınır. Hapishaneler bir toplumun ve iktidarın aynasıdır. Geçmişteki darbe dönemlerini ayrı tutarsak, 1990’lı yıllarda hapishanelerde çok kötü şeyler oldu. Dışarıdaki çatışmalı süreç en çıplak haliyle hapishanelerde yaşandı. Bu kötü şeyleri hem devlet hem de PKK ve radikal sol örgütler yaptı. Hatırlıyorum 1996’da jandarmalar Diyarbakır hapishanesinde 10 mahpusu demir kalaslarla vura vura öldürdüler, bir benzerini İstanbul Ümraniye hapishanesinde ve İzmir Buca hapishanesinde yaptılar. Devlet kendi hapishanesindeki mahpuslara operasyon yapıp öldürdü. Diğer taraftan PKK ve sol örgütler de iktidar oldukları iç hapishanelerde (kendi koğuşlarında) yoldaşlarından 40’tan fazla mahpusu öldürdüler. “Onlar Daha Çocuktu” kitabında anlatılan, Ulucanlar hapishanesinde Ulaş, Erzurum hapishanesinde Ercan ve iki arkadaşı henüz çocuktular. Kitaplarımda anlattığım hapishaneler ve sol örgüt cinayetleri işin dramatize edilmiş halidir. Durum bundan daha geniş ve derindir. Sol örgütler ve PKK tarihlerinde bir defa iktidar oldular, o da hapishane koğuşlarında.

Hapishane içinde hapishane kurdular diyorsunuz, devletin buna nasıl müsaade ettiğini anlamak güç gibi…?

PKK ve radikal sol örgütler hapishane içinde hapishane kurdular evet. Bu hapishane içinde hapishane olgusu dünya hapishane tarihinde bir ilktir. Beni asıl yazmaya iten şeylerin başında bu görünmek konuşmak istenmeyen gerçek geliyor. Bazen şöyle diyorum, dünya yazın tarihinde ve edebiyatında hapishaneleri yazan çok yazar var, ama hapishane içinde hapishaneyi anlatan örneklere rastlamadık. Türkiye hapishanelerinde bu deneyimi yazdım. Hapishane zaten kötü bir yerdir, bir de hapishane içinde hapishane düşünseniz ya… Çok korkunç şeyler yaptılar bu iç hapishanelerde. Kitaplarımda yazdığım için ayrıntısına girmiyorum. Ama şunu söylemem gerekiyor, örgütlerin iç hapishanelerindeki uygulamalar birer toplama kampı uygulamalarıydı. Hapishaneler özelinde yazdığım kitaplar aslında gelecekten haber veriyor, eğer bu örgütler daha iktidar olmadan hapishane koğuşlarında bunları yapabiliyorlarsa, bir gün devlet iktidarını aldıklarında toplama kamplarına herkes hazır olmalıdır. Abarttığımı düşünenler olabilir, onlara da diyeceğim şu, niye ki Rusya’da Tolstoy, Dostoyevski okumuş Bolşevik devrimcilerin toplama kampları kurduğuna inanıyorsunuz da,“Varılacak yere kanla varılacaktır, zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp alınacaktır” diyen Nazım Hikmet okumuş devrimcilerin toplama kampları kuracağına neden inanmıyorsunuz!

Devlet hapishanelerde bu örgütlere neden izin vermiş olabilir sizce..?

1990’lı yılların çatışmalı döneminin bir konsepti diyebiliriz. Özellikle İstanbul Bayrampaşa hapishanesi pilot bölge olarak kullanılmış. Örgüt yöneticileri burada toplatılmış sonra da takip izleme denetim yapmışlar. Yıllar sonra Bayrampaşa’da ikinci müdürlük yapmış birine sordum, “Bayrampaşa’daki örgüt infazları hakkında ne düşünüyorsunuz, neden izin verdiniz?” dediğimde, cevabı ilginç olmuştu, “C Bloğa (PKK ve sol örgütlerin kaldığı blok) biz bakmıyorduk, İstanbul emniyeti bakıyordu” demişti.

Kitabınızda gerçekten çok yaralayıcı hayat gerçeklikleri var. Hapiste bir damla suda boğulan Ulaş, dağlarda yok edilen Dilşa, hamile hamile infaz edilen Perinaz, kafası ranzaya vurula vurula öldürülen Baran, çocuk yaşta savaştırılan, yakalandıklarında türlü işkencelerle konuşturulan ve gönderildikleri hapishanelerde itirafçı diye örgütler tarafından infaz edilen bu çocukları yazarken neler hissettiniz, ayrıca hapishane şartlarından da bahseder misiniz?

thumbnail_Onlar daha kapak-3Kitapta trajik hikayeleri anlatılan bu çocuklar 1990’lı yılların kurbanlarıdır. O dönem çatışmalar çok yoğundu ve çok sert biçimde yaşanıyordu. PKK ve radikal sol örgütler kendi örgütsel güçlerini korumak için, örgüt disiplinini hâkim kılmak için bu çocukları hapishanelerde ve dağlarda öldürdüler. Böyle binlerce çocuk öldürüldü kitapta birkaç örneğini yazabildim ancak. Gerçek tablo yazılanlardan çok daha büyük ve dehşet verici boyutlardadır. Bu cinayetleri araştırırken beni en çok düşündüren şey, öldürülen çocukların ailelerinin suskunluğu oldu. Devlet mağduru aileler Cumartesi aileleri biçiminde görülürlerken, örgüt mağduru aileler hiçbir yerde yoklar.

Bu konu üzerinde düşündüğünüz oldu mu, bu sessizliği neye bağlıyorsunuz?

Bir süredir düşünüyorum, sol ve Kürt mahallesinin örgüt cinayetleri ve uygulamaları karşısındaki suskunluklarını nasıl açıklasam acaba? Benzetebileceğim tek yer, Auschwitz toplama kampları oldu. Türkiye’de bu konuya ilişkin insanların suskunluğunu ve korkusunu anlatabileceğim tek örnek yerler bu kamplar oldu. Auschwitz kampları hakkında filmler izleyenler hatırlarlar. İnsanlar orada yaşadıkları sürece her türlü kötülüğe maruz kalmalarına rağmen susarlar. Çünkü itiraz ettiklerinde sonları olabileceğini biliyorlar. Bu ülkede de devleti eleştirenler, örgütler söz konusu olduğunda susuyorlar.

Bu durumda PKK ve sol radikal örgütler, bu konuda devletten daha mı baskıcıdır?

Eğer Nazi kamplarına susan Almanlar varsa, bir de onları susturan Nazi subaylarının olması gerekiyor. Bu toplum, özellikle de sol ve Kürt mahallesinin bu konudaki tutumu, bana 1940’ların Nazi Almanya’sında Yahudilere yapılanları hatırlatıyor. Almanlar nasıl ki Yahudi katliamlarına sustuysalar, bu sol ve Kürt mahalleler de PKK ve örgütlerin cinayetlerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Bu suskunluk komple biçimde devam ediyor, sol mahalleden gazeteciler örgüt cinayetlerinin haberini yazmıyorlar, insan hakları örgütleri örgüt mağduru insanları savunmuyorlar, yazarlar yazılarına konu etmiyorlar. Örgütlü bir suskunluğu hep birlikte gerçekleştiriyorlar.

Siz uzun yıllar devrimler ve dünyadaki muhalif örgütler üzerine çalışıyorsunuz? Dünyadaki sol muhalif örgütlerle Ülkemizdeki bir karşılaştırın desek neler söylersiniz?

Dünyada son 50 yıllık sol muhaliflerin geçmişine baktığımızda diğer ülkelerdeki sol örgütlerin daha mütevazi oldukları anlaşılıyor. Mesela Almanya’da RAF, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa da Doğrudan Eylem Grubu gibi bir dönem devrimci şiddeti savunmuş sol örgütler, ortalama 15-20 yıllık eylemli mücadelelerine son verdiler. Ve bunu kamuoylarına açıkladılar, dediler ki, “Biz şiddet yöntemini denedik olmadı. Bundan sonra bu türden eylemler yapmayacağız.” Birkaç yıl sonrasında ise çoğu örgütlerini kapattılar. Benzer bir durum Latin Amerika ülkelerinin sol örgütleri için söylenebilir. Baktılar ki devrimci şiddet yöntemiyle amaçlarına varamıyorlar, bir çoğu örgütünü kapattı.

Türkiye’de ne yazık ki böyle olmadı. 50 yıldır aynı mücadele yöntemini denedikleri halde, hiçbir amaçlarına ulaşamadıkları halde örgütlerini kapatmıyorlar. Geçmişe bakıldığında ülkenin demokratikleşmesi yönünde hiçbir katkılarının olmadığı anlaşılıyor. Yaptıkları en iyi şey, öldürmek ve ölmek olmuştur.

Devrimciler, hep asık suratlı olmak zorunda mı? Gülseler karizmaları mı bozulur? Aşırı ciddiyette samimiyetsizlik vardır derler. Siz ne dersiniz?

Kitaplarımı okuyan sol mahalleden insanlar bazen soruyorlar, “Örgütleri anlattığın kitaplarındaki kahramanlar genellikle kötü durumdalar, hiç biri mi iyi değil, hepsi mi kötü…?” Bunu yazanlar, sanki eksik yanlış bir şey yapmışım da onun hatırlatmasını yapıyorlar bana. Evet radikal illegal örgütlerde insanların ruh sağlığı iyi olmaz. Bir çok nedenden dolayı iyi olmazlar. Öncelikle maskeli yaşarlar. Kendilerine atfettikleri ideolojik kimlik onları kendi olmaktan uzaklaştırır. Küçük ve dar iktidara önderlerine itaat etmekle yükümlüdürler. Bu nedenle öz iradeleriyle değil, yukarıdan bazen hiç görmedikleri tanımadıkları insanların talimatlarıyla yönetilirler. Ve hepsinden önemlisi de şiddeti mücadele yöntemi olarak seçtikleri için, insanları ya öldürürler ya da insan ölümlerine destek olurlar. Dava için insan öldüren bir insanın ruhsal dünyasının normal olması mümkün değildir. İşte bu ve buna benzer nedenlerden ötürü radikal devrimcilerin ruhsal dünyaları iyi olamaz. O halde ne diyoruz, bütün iyilik ve güzellikler her türlü illegal örgütlerin ve iktidarın uzağında bir yerdedir. İyilik ve güzelliğinizi bunların ulaşamayacağı yerlerde saklayınız.

PKK de aşk yasağından bahsediyorsunuz ve bu yüzden öldürülenler olmuş. Aşkı yasaklayandan özgürlük iyilik gelir mi..?

Bence de öyle, aşka yasak koyanın dünyada yüzü gülmez derler. İşte sol radikal örgütlerde insanların yüzü neden asık diyoruz ya… Bence en önemli neden budur. Çünkü kimse kimseyi sevmiyor, sevemiyor. Aşkın yasaklandığı bir yerde iyi ve güzele ait ne varsa bozguna uğrar. Kitapta çetin ile Metin’in anlatıldığı bir bölüm var, orada şöyle dediğimi hatırlıyorum, “Koğuşta birbirini seven iki kişi vardı onları da sürdüler buradan” Bazen PKK örgüt ilişkilerinde aşkı yasakladı diye yazdığımda hemen nedenini soranlar oluyor. Bu konu üzerine de düşündüğüm oldu. Çünkü aşk yıkıcı ve bozguncudur. Hiyerarşi, talimat, alt-üst tanımaz. Hani derler ya aşkın kanunu olmaz diye. Aşk birey olmayı, kendin olmayı zorunlu kılar. Oysa örgüt üste itaat ister. Her şart altında birey üzerinde etkili olmak ister. Tek şefliğe dayalı örgütlerde bu daha çok böyledir. Aşkın ve sevginin olmadığı bir ortamda insanlara görev yaptırmak, talimat uygulatmak ve suç işletmek daha kolaydır. Oysa Aşk, cinsellik insanın en doğal yüce ihtiyaçlarındandır. Tıpkı yeme içme, uyku gibi. İşte bu olması gereken şey, sol radikal örgütlerin birçoğunda devrimden sonraya ertelendi. Başka ülkelerdeki gerilla hareketlerini inceledim örneğin Latin Amerika gerillalarında böyle bir yasak yok. İslami kaynaklara baktım. Peygamber Muhammed savaş sırasında ilk önce yasaklıyor evliliği, birlikte olmayı. Sonra askerlerinden bazıları bu yasağa isyan ediyor. ‘Şeyimizi keselim daha iyi madem işe yaramıyor’ diyerekten. Muhammed bunun üzerine savaşan askerlerine, ‘Herkese bir kadını helal kıldım’ diyor. Bu örneğimizde serbest olan cinsel ilişki sol örgütlerde yasak oldu. Yasak oldu diyorum ama bu yasağı dinleyen kim. Kimse aşkından sevgisinden geri kaldı mı? Hayır. Gizli de olsa yaşadılar bir biçimde. Kimisi açığa çıkmasın diye saflardan kaçtı. Kimisi yakalandı örgüt tarafından teşhir edildi. Kimisi cezalandırıldı.

Bizde özgür eleştiri, özellikle lider eleştirisi yapılmaz. Liderler, doktrinler, örgütler eleştirilemez, sorgulanamaz. Acaba bunun altında yatan sebepler ne olabilir? Liderler kendine güvenmiyor, örgüt dağılır diye mi düşünülüyor? PKK- A. Öcalan deneyimi üzerinden neler söylemek istersiniz?

Doğulu toplumlar cemaat toplumları olduğu için geçmişten gelen sosyolojik bir arka planı var bu dediğiniz şeyin. Oryantalist yazıcılar bazen bu durumu “Doğu despotizmi” başlığı altında açıklıyorlar. Toplumsal gerçeklik buna uygun olunca, siz adına ister sol devrimcilik ister sağcılık deyin, bu gerçeklik içinde gündelik yaşamda ilişki biçimlerinin çok da değişmediğini anlıyoruz. PKK ya da DHKP-C kendilerine hangi anlamı yüklerse yüklesin. Yukarıdan aşağıya örgüt ilişkileri her hangi bir dini tarikatten farklı olmadığı anlaşıldı. Müritler tarikat şeyhlerine nasıl itiraz edemiyorsa, bu örgütlerde de liderlerine itiraz edilemedi. Eleştirenler, gizlice hizip kuranlar sapkınlıkla tasfiyecilikle suçlanıp ya öldürüldüler, ya da saflardan kaçmak zorunda kaldılar. Öcalan bazı yazılarında, “PKK de iki- üç numaralı kişiler olmaz!” der. Daha da ileri gidip, “Benden sonra PKK olmaz!” dediği dönemleri hatırlıyorum. Tarihi kendisiyle başlatıp, kendisiyle bitirenler her daim ilgi gördü bu topraklarda. Bu coğrafya lider, önder çıkarmayı seviyor. Sol mahalleler de eskiden beri sürekli kurtarıcılarını bekliyor.

Sizin, dünya gençliğinin isyan ve devrim idolü Che Guevara ile ilgili romanınız da var. Che’ye herkes gibi bakmıyorsunuz. En azından bu konuda romantik değilsiniz. Bir tane yaşamış Che var ama onlarca Che imajı… Romantik devrimci Che, kapitalist tüketim tezgâhının Che’si, özgürlük sevdalısı Che, Doktor Che… Hangi Che ya da kim bu Che Guevara?

Sol mahallenin insanları öteden beri bu ülkede, devrimciler devrim yaptığında her şey düzelecek sanıyorlar. Oysa bu devrimciler hapishane koğuşlarında devrim yaptılar ve 10 yıl (1990-2000) iktidar oldular. Bu 10 yıllık iktidarları döneminde neler yaptıklarını kitaplarımda yazdım. Ne yaptılar, yoldaşlarını ve yaşı küçük çocukları öldürdüler. Koğuşları toplama kamplarına çevirdiler. Eğer dışarıda iktidar olsalar devletin geniş imkânlarıyla daha büyük toplama kampları kurarlardı. Gerçek buyken hala daha bu mahalleler devrim bekliyorlar bu devrimcilerden. Dünyada bu solcu radikal devrimcilerin büyüsü bozuldu. Türkiye’de de hızla bozuluyor. Bu çevrelerin Che Guevara sevgisi de nostaljik romantizm özentisinden başka şey değildir. Che Guevara tarzı (gerilla) mücadele yöntemiyle son 50 yılda yapılmış bir devrim yok. Bir de şöyle bir şey var, kolaycılık mı desek, ikiyüzlülük mü desek tam bilemedim. Gündelik hayatta güzelim evlerinde hayatlarını yaşarken, Che’yi yere göğe sığdıramayanlar var, mesela onlara desek ki üç gün Che’nin yaptığını yap, eline silah alıp dağlarda birkaç gün dolaş desek, tepkileri ne olur? “Yok niye dolaşayım ki. Hem elime silah almam hem de Che’yi severim.” diyenler olacaktır. Ben de onu diyorum zaten. Bizim yerimize ölenleri ve öldürenleri seviyoruz. “Ernesto’nun Dağları” romanımdaki gerilla kamplarının birinde şöyle bir yazı vardı, “Aramızda en iyilerimiz bizim için öldüler” Peki bir gün bizim için ölenler, artık ölmek istemediklerinde ne yapacağız?”

Aytekin Bey kitabınızın son bölümlerinde önemli tez ve önerileriniz var. “Her Devrim Kendi Çocuğunu Yer” mottosunun artık değişmesi gerektiğine inanıyorsunuz sanırım. Tarih boyunca kendi çocuklarının kanına doymayan bir cine dönüşen devrimlerin aşılıp kendi çocuklarını yemeyen şiddetsiz/kansız devrimlerin olması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu mümkün mü? Bu kadar sert, yaşamdan çok ölümle ayakta duran ve propagandasını şiddet üzerine bina eden örgütler varken silahsız/kansız devrim bir hayal ya da revizyonist bir yalan olmasın?

Bu ülkede solculuk, devrimcilik demek, gözaltı, işkence, hapishane demek, yoksulluk ve her daim mağduriyet demek. Bu durum 100 yıldır istikrarlı biçimde değişmeksizin devam ediyor. Eğer yukarıdaki durum tespiti doğruysa, insanların bu ülkede neden solcu, devrimci olmak istemediklerine hak verilmesi gerekir. Sürekli mağdur olmak niye kader olsun ki…

Solculuğu, muhalifliği eziyetli bir mağdur olma halinden çıkarmadıkça, bu sahalarda değişen bir şey olmayacaktır. Peki bu kötü kaderden kurtulmak mümkün mü? Mümkündür, sadece devletin şiddetine değil, her türlü şiddete karşı olarak bunu başarmak mümkündür. Devlet mahallesinde şiddete karşı olup, kendi mahallenizde şiddeti savunarak barışa katkı yapamaz, bu kötü kadere son veremezsiniz. Şiddet meydanına kavga etmek için çıkarsanız her zaman daha güçlü olan kazanır. Türkiye’de ki kavgayı 100 yıldır devletin kazanmış olması bununla ilgilidir. Sol bu saatten sonra şiddet yöntemlerinin tümünden vazgeçmelidir. Devletin daha önceden bilmediği ve dersine çalışmadığı, şiddetsizlik gibi sivil itaatsiz yöntemler geliştirmelidir. Bir dava uğruna canına kıyan, aynı dava için başkalarına da kıyabilir. İnsan yaşamı özgürlükler için feda edilmemelidir, hak ve özgürlükler insanların daha iyi olanaklarda yaşaması içindir. Ölümlerden sonra özgürlük değil, mezarlık gelir. İnsan her ne yapacaksa yaşayarak yaşatarak yapmalıdır. Her zaman ölümü değil, yaşamı savunalım yüceltelim!

thumbnail_AKK_7725

Aytekin Yılmaz Kimdir?

Siyasi nedenlerden dolayı yaklaşık 10 yıl hapis yattı. 2001’de hapisten çıkınca çalışmalarını sivil aktivist olarak sürdürdü. Geçmişle yüzleşme ve hapishaneler üzerine birçok proje yürüttü ve bu konularda kitaplar yazdı. Benzer çalışmalarını kurucularından olduğu Mahsus Mahal Derneği’nde yürütmeye devam ediyor.

Yayımlanmış eserleri: Doğu’nun Talanı ve İnkârı (Belge Yayınları, 2001); İçimizdeki Hapishane / Labirentin Sonu (İletişim Yayınları, 2003); Dağbozumu (Doğan Kitap, 2011); Yoldaşını Öldürmek (İletişim Yayınları, 2014); Sığınamayanlar (Doğan Kitap, 2016); Ernesto’nun Dağları (Siyah Kitap, 2017). 1997 Musa Anter Gazetecilik İnceleme Araştırma Ödülü, 1999 MKM Film Öyküsü Ödülü, 2003 II. İstanbul Ulusal Kısa Film Festivali Öykü Ödülü sahibi.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s