Bir Karınca’nın Anlattıkları

Cemil Kanca yazdı…

karınca

Bugün size teşekkür borçluyum. Beni, davetsiz konuk olarak odanızın duvarlarında şaşkın şaşkın dolanırken gördüğünüzde öldürebilirdiniz. Beni gördüğünüzü farkettiğimde, her şeyin bittiği korkusuna kapılmıştım ki, kendimi parmaklarınızın kıskacında buldum. Parmaklarınızın sıcaklığından öldürmeyeceğinizi hissettim. Hatta beni incitmekten çekinen bir haliniz vardı. Yüzünüze baktım ama bunu farkedemezdiniz. O bakıştaki minnet duygularını görebilmenizi ne çok isterdim.

Beni çok mutlu eden başka bir şey daha yaptınız: Merdivenin başından boşluğa bırakmanızı bekliyordum ki, siz bahçeye indiniz ve beni toprağa bıraktınız. Yuvam oralarda bir yerdeydi. Hemen yönümü bulma yeteneğimi harekete geçirebilirdim ama yaşamım boyunca karşılaşmadığım bu davranışınız  karşında ne yapacağımı bilemiyordum. ‘Merhaba insan’ diye sesimin çıktığı kadar haykırdım. Beni duyamazdınız; yürüdünüz.

Seni anlatacağım karıncalara. Kara kuru, tel bacaklı bir karıncanın bir insanın yaşamında yeri nedir ki ? Varlığını bile hatırlatamadığı cüssesiyle, bir hiç olmaktan öteye ne anlamı olabilir ki? Kaldı ki yemeğine düşse, zehirleyebilir, ısırabilir. Kediler kadar, hatta serçeler kadar sevimli de gelmez insana. Seni anlatacağım karıncalara; bugün bir insanla tanıştım diye başlayacağım. Beni sevimli bulmuş muydunuz? Öyle hissetmiştim de. Bizi haşarattan saymayan bir insandan söz edeceğim onlara.

Bize haksızlık edildi. Kendi kimliğimizle tanıtılmadık çocuklara. Özellikle  La Fontaine denilen ozanın yüzünden oldu bu. Sözümona ağustos böceğinin tembelliğini bizim de ne kadar çalışkan olduğumuzu anlatacağım derken, katı yürekli ve cimri olduğumuzu anlattı. İşin doğrusu bu değildi. Çalışkan olduğumuz doğruydu ama ağustos böceklerinin kara kışta bir lokma yiyecek için kapımızı çaldıkları doğru değildi. Olamazdı da. Çünkü ağustos böcekleri yalnız bir mevsim için ve yalnız yumurtaya durmak için yaşıyorlar, kışa girmeden de ölüyorlar. İnceleyen ve iyi gören bir göz onların kurumuş kabuklarını ağaç dallarında görebilir. Hem sonra, bizim cömert olmadığımızı kim ileri sürebilir? Buğday ambarlarınızı delmeye niyet eden pek çok fareye biriktirdiğimiz buğdaylardan ikram ettik de sizi korumadık mı? O bilgisiz ozan olmasaydı, belki bunu daha kolay öğrenecektiniz. Biliyor musunuz, çok önyargılısınız.

Aslında yaşamınızda en az arılar kadar yerimiz vardır. Onlardan daha uslu olduğumuz da bilinen bir gerçek. Kızgınlık göstersek de, iğne taşımadığımızı biliyorsunuz. Belki en eksik yanımız, arılar gibi bal yapamamış olmamız. Bunu eksik sayamazsınız. Niye mi? Bizim böyle bir görevimiz olmadı.

İlkbaharda yuvalarımızdan çıkıp yeni bir çalışma yılına başladığımızda;size sunduğumuz yaşama sevinci az şey mi? Bu görevimizi Nuh’un gemisinde de yapmıştık da tufana tutulan canlıların umutlarını tazelemiştik.

Masallarınızdaki yerimizi ne çabuk unutuyorsunuz. Uyuma yeteneğini yitiren güzel prensesin avutulması için anlatılan binbir gece masallarının kahramanı biz değil miydik? O akıllı masalcı genç adam, binbir gece süren  masalında, bir karıncanın  silme dolu bir ambardan buğdayları tek tek taşımasını anlatmıştı da dünyalar güzeli prensesle evlenmeyi hakketmişti.

Yazılarınızı tanımlarken, kargacık burgacık karınca bacağı gibi diyerek anlaşılmaz bir şey için yine bizim adımızı, bağırgan kargalarla bir arada kullansanız da, ‘okumak’ eylemiyle bir arada anılmış olmaktan rahatsızlık duymadığımızı,hatta bundan sevinç duyduğumuzu bilmenizi isteriz.

karında dua

‘Karınca  Duası’ diye bir duanız olduğunu da biliyoruz. Doğrusunu isterseniz, sizi anlayamıyoruz. Bizim adımıza dua edeceğinize, bunu kendi adınıza yapsanıza.

Bir de kalabalıkları,özellikle de düzensiz kalabalıkları anlatırken, ‘karınca gibi’ diye bir benzetme yapmanızı kavrayabilmiş değiliz. Ne demek karınca gibi? Bizim toplumumuz sizinkinden çok daha düzenli. Dağınık ve kural tanımaz olanlar sizlersiniz. Bir arada yaşamayı beceremediğinizden, sürekli anayasalar yapıyorsunuz. Bizde öyle mi?

Siz yaşamayı bile bilmiyorsunuz. Kentler yapıyorsunuz ama yaptıklarınızın içinde boğuluyorsunuz. Kendinizi duvarlar arasına tutsak ediyorsunuz. Ne o, öyle insanın tepesine devrilecekmiş gibi yükselen kütlesel binalar? Hepsi de betondan. Duvarları değil,camları bile soluk almaz  kibrit kutuları.

Kurduğunuz kentlerden ağaçları, çiçekleri ve böcekleri kovmuş olmayı bir maharet mi sanıyorsunuz? Baharların geldiğini nereden anlayacaksınız? Dört duvar arasında bunaldığınızda, hangi yeşile bakıp içiniz açılacak? Aslında siz daha da çok bunalmayı hak ediyorsunuz ama içinizde bizi savunanlar olduğunu bildiğimiz için düştüğünüz bu duruma üzülüyoruz.

Hayatı ne sanıyorsunuz? Önü vadiye açılan bir yamaçtan devrilen bir küp su mu? Nasılsa, kendine bir yol bulup kendiliğinden akar mı diyorsunuz? Hayat kendi başına hiçbir şeydir dostum. Durduğu yerde de buharlaşıp uçabilir. Önemli olan onu kendi kabında taşımaktır. Hatta kabını cilalı tutmaktır.

Siz yaşamıyorsunuz; hayatın içinde debeleniyorsunuz. Dahası hayatı yaşanılmaz kılmaktan gizli bir zevk  duyduğunuzu hisseder gibi oluyorum. Başka bir amacınız yokmuş gibi, birbirinizin etini yemekten  mutluluk mu duyuyorsunuz?

Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Yer yüzünde sizden başka canlılar yokmuş gibi her şeyi kendinize göre ayarlıyorsunuz. Bu ne bencillik? Doğayı nasıl böyle hoyratça tahrip edebiliyorsunuz? Bir de kıtlık oldu mu başlıyorsunuz yakınmaya. Yağmurlar bekliyorsunuz ak saçaklı bulutlardan. Ormanları yok edenler sizler değil misiniz? Sizin yüzünüzden biz de az mı sıkıntı çekiyoruz? Günlerce susuz yaşamak zorunda kalıyoruz. Çeşmeleri kentlerden kovduğunuz yetmiyormuş gibi pınarları da kuruttunuz. Sanki yok etmek için varsınız.

Bana iyilik ettiniz. Canımı bağışladınız. Sizi karıncalara anlatacağıma söz verdim. Bu kadar azarlanmayı hak etmediğinizi biliyorum. Belki insan denilen varlığın en iyilerinden birisiniz. Ama bu, hakkınızdaki görüşlerimizi değiştirmeye yetmiyor ne yazık ki. Ne zaman yarınızdan fazlanız bu saydığım incelikleri kendisine yöntem edinir, işte o zaman hem biz hayvanlar dünyasıyla, hem de kendi kendinizle barışmış olursunuz.

Siz benim bu umudumu tazelemiş oldunuz sadece. Ölüm korkusunu sürekli hissetmek gibi bir takıntım hiç olmadı. Varlık gerekçesini hep yaşamak üzerine dayandırmış bir topluluğun üyesi olarak  tutumunuzdan mutluluk duyduğumu söylüyorum.

Beni duymamış olsanız da, adınızı ünlüyorum: İnsan.

karınnna

Cemil KANCA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s