Tala va Mes/Altın ve Bakır

Sevda Sezer Gülle yazdı…

talalalala.jpg

İran Sinemasını severim. Büyük bütçeler gerektirmeyen filimlerini mütevazi dekorları ve genellikle de aynı oyuncularıyla çekerler. Bir derdi olması hasebiyle yine başka bir tercihim olan Hint Sinemasından farkı ise üç saat süren filimlerine karşılık İran filmlerinin yarı zamanlı olmasıdır. Bir buçuk saatte meseleyi anlatmaya çalışır, çoğunlukla da sonu seyircinin muhayele gücüne bırakırlar. Bu arada Hint filmlerindeki en dramatik sahnede bile bir parmak şıklatmasıyla neredeyse ülkenin tamamını tüm sokak ve caddelerinden trenlerin üstlerine kadar çıkaran kıvrak danslar da yoktur. Onun yerine ciğerleri dağlayan Azeri türküler ve Farsça ezgiler dinleriz gözlerimizi nemlendirerek…

Altın ve Bakır, hala izlememiş olanlar için tavsiye edebilirim ki İran Sinemasında aşkı, merhameti ve vefayı anlatan en güzel filmlerden biri… İlme, öğrenmeye, kitaplara aç Seyyid Rıza’nın ve kendisini unutup varlığını ailesine sunan Zehra’nın öyküsüdür bu. Başarılı bir eğitim almasına rağmen kendini hep eksik hisseden Seyyid Rıza, Tahran’da bulunan bir medreseye giderek eğitimini tamamlamak ister. Tüm zamanını öğrenmeye ayırmak isterken, ona ve çocuklarına büyük bir aşkla bağlı olan eşinin hastalığı ortaya çıkar. İlmin dışında öğrenmesi gereken pek çok şey düşüverir önüne; aslında ilmin tam da kendisini öğrenir farkında olmadan. Eksik olanı keşfeder tevekkül ederken. Ve hayatı paylaşırken küçük anların ne kadar da değerli olduğunu…

altın vebakır

Seyyid Rıza; eşinin MS (Multipl Skleroz) hastası olmasından sonra, edindiği İslam ilmini hayata geçirmek zorundadır. Kasları gittikçe güçsüzleşen karısı neredeyse hiçbir şey yapamaz hale gelmeye başlayınca, ev işleri, çocukların bakımı hatta Zehra‘nın dokuduğu yarım kalan halıyı bile bitirmek zorunda kalır. Çünkü hastalık, paraya olan ihtiyacı daha da arttırmıştır. Acemilik evresini atlattıktan sonra gece gündüz demeden sabrını da, aşkını da, vicdanını da ilmekleri gibi bir bir, dokur da dokur. Dokurken aynı anda ders yapmayı da öğrenir zamanla, çocuğunun altını değiştirmeyi de… Sırtına binen onca yüke rağmen asla şikayet etmez ve belki de bu mecbur kalış olmasa fark etmeyeceği şeyleri görmeye başlar. Allah için sevmek ve O’nun rızası için çalışmak ise payına düşen en büyük öğretidir.

Down sendromlu komşu kızı Ayla‘nın sürekli elinde gezdirdiği teypte Hakan Peker şarkısı çalınması ise filmin bizlerin payına düşen sürprizi. Yaşlanmaktan muaf şarkıcımızın söylediği şarkı ise Molla Efendinin küçük oğlunun ağlama nöbetlerine de iyi geliyor. Haliyle bir din adamının evinden gelen bu müzik sesi duyulmasın diye pencereler sımsıkı kapatılıp, perdelerde içeri gözükmeyecek şekilde çekiliyor. Zamanında George’dan sürekli borç isteyen Michale’a onda da olmadığını defalarca söylettiren Hakan Peker, bu şarkısında ne diyor da bebeler susuyor diyorsanız : ‘’Vakti geldi ayrılığın Gözlerinden anladım/İçim yandı ama sustum Sebebini sormadım/Hayat bana hep insafsız Bu kaçıncı saymadım/Aşkı tattım hep ucundan Geri aldı doymadım/Hangi aşkın sonu mutlu Mesut bitmiş duymadım/Göze aldım ayrılığı Aşkla bittim durmadım.’’

talala

Çok sevdiği karısı hastalığının kasvetinden biraz uzaklaşsın ve yüzü gülsün diye Rıza‘nın yaptıkları takdire şayan. Bir şal alıyor mesela rengarenk, bir de Zehra Sada’nın bitmesin diye kullanmaya kıyamadığı bir parfüm… Eşler arasındaki edep ve utanma günümüze ders mahiyetinde. Çocuklar için tekrar evlenmesi gerektiğini gözyaşlarıyla söyleyen karısına bir ağaca yaslanmış halde onu çok sevdiğini söylerken, Seyyid’in okuduğu İnşirah suresiyle gönüller ferahlıyor… Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla 1. Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? 4. Senin şânını yükseltmedik mi? 5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. 6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. 7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. 8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.

Velhasıl, film Tahran‘daki günlük hayat ile, en derin ve en temel İslami öğretiyi (onlara göre), yani aşkı; Hafız-ı Şirazi ve Celaleddin-i Rumi’nin şiirsel diliyle birleştiriyor. Filmin adı takılmıştı aklıma. Neden Altın ve Bakır?  ”Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi” sözleri filmin bitiş cümlelerinden biri. Çok da derin bilmediğim bir konu olduğu için tasavvufi öğretiyi biraz araştırdım. Celaleddin-i Rumi ’’Aşk ile acılar lezzete, bakır ise altına dönüşür’’ demiş. Galiba bu dönüşümü anlatmak için bu iki maden sembol olarak kullanılmış!

altın.jpg

“Kurusa fidanım güllerim solsa/Gönlümde solmayan gülümsün benim/ Yaprakların güzel olsa dökülse/Daha taze fidan, dalımsın benim/Ağarsa saçların belin bükülse/Birer birer hep dişlerin dökülse/Kurusa vücudun kanın çekilse/Gine şu gönlümün yarisin benim” diyen bir Neşet Ertaş türküsü geldi aklıma tam da şu anda. Söylemesem film yarım kalacaktı. Hem içinde ‘goonüm ‘geçen bir kelimeden daha iyi ne anlatabilir ki sevdayı? ‘Sen ağlama bir damla göz yaşın için dünyayı yakarım’ deyip, ilk zorda ardına bakmadan gidenlere karsılık Şairin “Nemsin sen benim” sorusunun cevabıdır Rıza.

Fedakârlığın ilk hecesi olan feda’nın karsılığı ikinci hece kâr’ın ise düşmanı. Mahremine bile sevdiğini söylerken bakışlarını öne eğeni. Sevileni ve sevilmesi farz olanı… Filmin final cümlesiyle bitirelim “Eğer okuduklarınız bizimkisiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı! Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz. “

Sevda Sezer GÜLLE

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s