Kar Çölü

Chao Tica yazdı…

kıi.jpg

Ellerimi cebimden çıkartamadığım için kapıya omzumla yüklendim. Dirseklerim donmuş, parmaklarımdan umudu kesmiştim. Ağaç kapının zayıf parçaları etrafa saçıldı. Koridoru geçerek sıcaklığın yoğunlaştığı odaya girdim, sobanın başına gittim ve biraz olsun ısınmayı bekledim. Ellerimi, gövdesine doğru yaklaştırdığım sobanın, tavana doğru eğreti bir biçimsizlikle uzanan kızılkor borusuna uzattım. İçeri girerken üzerimden dökülen kar öbekleri çoktan erimiş, küçük su birikintilerinden sessizlik yansıyordu.

Sobanın üzerindeki alüminyum çaydanlık, ıslıkla bilmediğim bir şarkıyı çalıyor, evdeki çocukların donları ve bezleri boruya tutturulmuş çamaşır tellerinden, nem kokusuyla birlikte yüzüme doğru sallanıyordu. Sobanın yanındaki yuvarlak yer sofrasında, üç küçük erkek çocuğu ve ebeveynlerinin bulunduğu Hissedenler ailesi kahvaltı yapıyorlar…

Hissedenler, duymuyor, görmüyor, konuşmuyorlar… Buna rağmen onlardan gizli bir şey yapamıyorsunuz. Onların, çevrelerinde gelişen olayları algılayış biçimleri bizden farklı. Buraya, Hissedenler’in hayatlarını incelemek üzere gelmiş olan bilim ekibinin korunması için gönderilmiştik. Donanımlı ve eğitimli olan bu askeri birlikte çavuştum ve aslına bakarsanız bilimsel araştırmalar hiç de umrumda değil. Sadece bir an önce evime dönmek istiyorum. Dünyaya…

Bizimle aynılar. Aynı elementlerden yapılmış eşyalar, soğuğa karşı aynı ilkel önlemler. Teknolojik olarak bizden yüz yıl kadar geride olduklarından başka bir şey söyleyemem. Belki daha fazla, belki daha az. Bunu bilim insanlarının çok daha net söyleyebilecekleri düşünüyorum. Ben bir askerim, kişisel gözlerimlerim ve fikirlerim olabilir fakat bunların bir değeri olacağını sanmıyorum. Kahvaltılarında, ağaç köklerinden yaptıkları bir çay içiyorlar. Bu onları sıcak tutuyor. Ya da biz öyle yorumluyorduk.

Atkımı gevşettim. Gözlerimin donmaması ve diğer olumsuz etkilerden korunmak için kullandığımız ısıtıcılı gözlüğü çıkardım. Omzumdaki silahın askısını başımın üzerinden geçirdim. Isınmıştım, terlemek istemiyordum.

Yer sofrasında kahvaltısını yapmakta olan sağır, dilsiz ve kör ailenin dikkatini daha kapıdan girerken çekmiştim. Tümü gözaklarını sobanın başında buluşturdular. Kasıtlı olarak biraz daha solda durdum. Daha doğrusu bakışlarını çevirdikleri odağa girmemeye çalıştım. Bu göz aklarına ve onların anlamlı boşluğuna alışamamıştım. Bizim türümüzdekilerin bakışlarını anlamlandıran şey göz bebeklerinin rengi, irislerinin büyüyüp küçülmesi hatta, fakat hayatım boyunca bundan daha anlamlı bir beyaz bakış, bundan daha anlamlı gören bir körlük görmediğime yemin edebilirim. Beni buldular. Çocuklar kıpırdanıp benim için de yer açtılar. Barışçıllar. Ya da ilkel oldukları için bizim donanımımız onları barışçıl olmaya itiyor, ya da biz öyle yorumluyorduk.

Evin kadını kalktı, girerken kırılan kapıyı kapadı, kapanabildiği kadar. Yerine döndü, sofraya çöktü. Üşüdükleri için de anlamış olabilirlerdi geldiğimi, botlarımla ezdiğim ahşap zeminin esnemesinden de, kokumdan da  Çıplaklardı. Tüm titreşimleri ve çevrelendikleri ortamdaki tüm değişiklikleri hissedebilmek için böyle çıplaklardı. Ya da biz öyle yorumluyorduk.

Yer sofrasından kalkan en küçük çocuk yanıma geldi. Göz aklarını bana dikti. Burnunu kıyafetlerime yaklaştırdı. Saçlarını okşadım. Bembeyaz olan sadece göz akları değil, tenleri de, saçları da… Kar üzerinde daha kolay kamufle olabilmek için böyle evrimleşmişlerdi. Ya da biz öyle yorumluyorduk.

Çocuk, sobanın yanında duran tüfeğin kokusunu aldı. Metalin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Tetiğe bastı. Emniyetini açık bıraktığım tüfek büyük bir gürültüyle patladı. Tüfek devrilirken içinden çıkan mermi çocuğun göğsünde ve sobanın üzerinde bir delik açtıktan sonra duvara saplandı. Çocuk yığıldı. Ayaklarımın dibinde biriken kan, ateşin de yansımasıyla daha da kızıllaştı. Ayakları seğiren çocuğu kucağıma alıp dışarı çıkardım. Karın üzerine bıraktım. Arkamı döndüğümde tüm aile kapıda dikiliyordu. Ayaklarında çocuklarının ve kardeşlerinin kanını taşıyan aile, kar üzerinde  kızıl ayak izleri bırakmışlardı.

Adam ve kadın yanıma geldiler. Karın üzerinde bastıkları yer kızardı. Yüzlerine çok acı çektiklerini gösteren bir ifade takınmışlardı. Elleriyle beni buldular. Kadın yüzüme dokundu. Başımı karda yatan çocuğa doğru çevirdi. Onu gördüğümü biliyordu. Adam diz üstü çöküp küçük yavrusunu kokladı. Parmaklarını çocuğun yarasında gezdirip gözpınarlarına sürdü. Botlarımı öptü.

Biraz sonra köydeki kapılar birer birer açıldı. Evlerden çıplak insanlar çıktılar. Kırk kişilik köy halkı tipiye aldırmadan yanımıza geldi. Tümü eğilip yerde yatan çocuğun yarasına parmaklarını sokup gözpınarlarına sürdükten sonra botlarımı öptüler. Bu onların acıya ve acının yaratanına karşı saygılarını gösteriyordu. Ya da biz öyle yorumluyorduk.

Onlara göre kutsanmıştık. Görebildiğimizi ve duyabildiğimizi hissediyorlardı. Onlardan farklıydık. Kutsanmışlığımız duyularımızdan değil tüfeklerimizden geliyordu. Ya da biz öyle yorumluyorduk.

En azından burada yarı tanrılar olduğumuzdan, en küçük bir karşı gelişle bile karşılaşmadığımız gibi, her şart altında saygıyla ödüllendiriliyorduk. Birliğimdeki bazı askerler hissedenlerin kadınlarına tecavüz etmişlerdi ama herhangi bir direnişle karşılaşmadıkları için zevk almadıklarını anlatmışlardı. Laf olsun diye nöbette sıkılanlar hissedenlere zaman zaman ateş ediyorlardı. Daha silahı omzuna dayayıp nişan alırlarken, Hissedenler, başlarını namluya doğru çeviriyorlar fakat kaçmıyorlardı. Kurşunlar başlarını parçalayarak geçip gidiyor, onlar ölüyor, diğerleri ölülerini almaya geliyorlardı.

Kadın elini yüzümden çekti. Eğilip, çocuğunun yarasına parmaklarını sokup, kanını kendi gözpınarlarına sürdü; sonra  yaraya parmaklarını tekrar soktu. Bu ayini defalarca izlemiştim. Kimse aynı yaraya parmaklarını ikinci kez sokmamıştı. Ayağa kalktı usulca parmaklarını göz hizama getirdi. Onu izliyordum. Gözlerimden dudaklarımın yanlarına kadar kan sürülmüştü. Kocası, kadının bileğini tutup usulca indirdi.

Bu kar çölünde kimbilir kaçıncı cinayetimdi. Onları öldürdüğümde hiçbir keyif almıyor, acı da hissetmiyordum. Bunca cinayete karşın, kan ilk kez sıçramıştı üzerime. Dahası, onların yas makyajı benim yüzümdeydi. İlk kez!

Tipi şiddetlendi. Cesedin başında öylece beklerken kar sırtlanları geldiler. Silahımı sırtlanlara doğrulttum. Anne namluyu indirdi. Çocuğun bedeni donmadan sırtlanların dişleri arasında parçalanıyordu.

Eve girdiler. Ben de girdim. Kapı açık bırakıldı. Kar sırtlanlarından biri, arkamızdan girip yerde kurumaya yüz tutmuş kanı yalayarak temizledi ve evden çıktı. Aile yeniden kahvaltı sofrasının başına geçti. Küçük çocuktan boşalan yeri işaret etti baba. Oturdum. Kadın önüme çocuğun bardağını uzattı. Bardağın üzerindeki yüzümün yansımasında gözlerim dikkatimi çekti. Göz bebeklerim…

Yoklar!!!

Yerlerinde bembeyaz boşluklar, içimde hissettiğim, yüreğimi kavuran tuhaf bir evlat acısı…

Anne henüz çayı koymamıştı.

Ya da biz öyle yorumluyorduk.

Chao TİCA

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s