Mutsuzluk Bağımlılığı

Halil Kırık yazdı…

mutsuzluk

Kendi içimizdeki yalnızlığa, boşluklara çare bulamayınca onun telafisi için elde ettiğimiz her şey, maddiyat, konfor çölde serap misali uçup gidiyor her an, tutmak ne güç zamanı ve heyecanımızı. Ve içimizdeki çölü gül bahçesine çeviremedikten sonra başka insanlar huzur veremiyor, sadece usul usul geliyorlar, gidiyorlar. Hayat ruhumuzda açması gereken bir çiçekken güneş kokulu, yaprakları sararıp duruyor her an, biz dikenleri gül sayarken. Özgürlük, hiçbir şeyin mutlak sahibi olmadığımızı fark ettiğimiz anda başlayacak bir olgudur. Sahiplenme hissi, mutlak hükmetme hissi, bağımlılıkları oluşturacağı gibi kişinin elinde olan hiçbir şeyden mutlu olmamasına da neden olur.

En uzun ve meşakkatli yaptığımız yolculuk aslında kendimize, özümüze yaptığımız yolculuktur. Yolculuğun içe dönük olduğunu bilenler dışa dönük olduğunu düşünenlere her zaman yeni yollar, ufuklar açar. Modern çağda sorgulanması gereken bilginin, tekniğin bizi ne kadar konfora alıştırdığı değil bunların bizim hayatımızdaki rolünü sorgulamak, bizdeki etkilerinin sonuçlarını düşünüp tekrardan bu süreçlerin insani yapımıza olumlu katkı yapacak sürece girmesini düşünmektir.

Büyük bir tüketim hipnozu altındayız aslında. Bilinçaltımızdaki yalnızlık, değersizlik, anlaşılamama hislerinin yarattığı açlığı yine kendi iç dünyamızda çözmek yerine dışsal araçlara, travmatik tutkulara bağlıyız. Bu yüzden ki erdemli insan azlığı, var olan güvensiz toplum algısı, politize olmuş türlü sosyal ilişkiler var oluşumuza vurduğumuz derin anlam kaymasının sonucudur.

Ankiyesite çağında narsist ruhlar, zihinsel algılarını kendilerini tanımlayıp, anlamlandırıp yaşamı keşfetmekten çok tekrar eden kısır düşünceler eşliğinde, mutluymuş gibi görünüp derin boşluklar yaşamakta. Ve bunun farkında olmak acı verdiği için kaçma girişimi olarak daha çok dışa dönülmekte, daha çok hazza yönenilmekte. Çözüm için alternatif düşünceleri yetersiz olunca yaşam artık hakikatlerin bastırıldığı, karanlık yanlarımızın fazla olduğu durum haline gelmekte. Yaşam artık kişi için evrendeki cazip, gizemli, geliştirici her şeye seyirci kalıp, böyle seyirci tutumu olan insanlarla diyalog kurarak içsel sıkıntılarını aşmaya çalışmaktan ibaret hale gelmekte. Zamanla  varoluşunu, sorgulamayı unutan, içe derin  bakmayı   unutan insan gündelik  sorunların  pencesinde ömür  tüketebiliyor,  bilinci farkındalığı az  olduğu için sahip olduğu  değerlerin hazzını  yaşayamıyor. Depresif  bir halde edilgenleşiyor. Bu şekildeki hayat algısı artık hiçbir derinliği, etkiselliği olmayan, rolden role girerek savruk benlikleri oluşturdu. Oturaklı  bir  hayat  duruşu yerine  değişkenlik gösteren kırılgan, edilgenleşen yapay benliklerin  aktörü  olabiliyor. Fakat öz benliğin arzusu,  ruhun istediği roller çeşitliliği, gösteriş, edilgenlik  değil denge sakinlik, aşmaya, üretmeye  dönük ruhsal süreçlerdir. Benlik, kişilik  algımız daha çok toplumsal etkenlerle dışa dönük olunca,  toplumun etkisinde gelişince saf, kendisi olabilen yapıdan ziyade rotasız biçimde anlık heyecanların tutsağı olabilmektedir.

En büyük fakirlik doyumsuzluk ve de tüketim çılgınlığıdır. Üretmeyip sürekli tüketim derdinde olanlar bir zaman sonra üretenlere sorun yaratmaya başlıyor. Üretmek için içsel zenginliğe gereksinim varken içsel fakirlik, yetersiz benlik anlayışı kişi daha çok tüketmeye sevk eder ki ego burada güç kazanır. Egosuna yenilen kişi gelişme, öğrenme ihtiyacı duymaz, hayat artık anlık hazları elde etme sürecinde olur ki kişi elde edemediği her şeyin kölesi olur, elde ettiği şeylerin de nankörü olur. Ve bir kişinin eleştirilmesi için mutlaka üretmesi lazımdır. İyi insan demek aynı zaman da başkalarının da iyiliği için çabalayan insan demektir. Modern zamanın haz odaklı tüketim insanı, insani güdülerini dünyalık isteklerine kurban veriyor ama aynı doyumsuz insan ”Dünya boş, hayat anlamsız, her şey yalan ” diyebiliyor !! Hayata anlam katmak için hayata anlamlı katkılar yapmak ve verimi çabalar peşinde koşmak lazımdır.

Özgür olmanın ilk şartı, özgürlüğün dışarıda başlamadığının farkına varılmasıdır. İnsan bu dünyada kişisel olarak ne kadar çok şeye istek, arzu duyarsa o kadar çok yalnızlaşmaya başlıyor. Konformist ve tüketim çılgını insanlarda bastırılmış ölüm korkusu vardır. Aşırı eğlenme isteği, tüketimci ve haz odaklı yaşama şekli zamanla kişiyi boşluğa sürükler, tükenmişlik sendromuna iter, zamanla kişi hayatın anlamını yitirir. Yaşamdaki önceliği para kazanmak, çok zengin yaşamak olanlar insanlarla kaliteli, etkili bağlar kurmaya değer veren kişilere kıyasla daha kaygılı, daha depresif olurlar.

tele

Bu dünyada ya izleyici olup biyolojik olarak haz odaklı şekilde yaşarsınız, mutluluk peşinde koşayım derken varlığınızın amacından çıkarsınız tatmin olmadan ölürsünüz. Ya da her şeyin mükemmel, sistemli anlamlı olduğu evrende kendinizin de öylesine, manasız gelmediğinizi anlayıp güzel bir amaca bağlanıp ruhunuz tekamül sürecinde hayatı adam gibi yaşarsınız. Derdimiz yemek, içmek cinsellikse diğer canlılardan adımız neden farklı, neden bizde irade, akıl var da başka canlılarda yok ? Sahi amaç yemek, içmekse iradeye, akla ne gerek var ki ?

İnsan belli dönem hayatında önemli olan birçok şeyden mahrum kalmalı ki zamanla duyarsızlaştığımız, bize sıradan gelen önemli değerlerin farkına varmalı, anlamları ruhlarda yeniden belirmeli. Modern insan bu açıdan kendisiyle yüzleşemeyecek kadar korkuların esaretinde, ve yalnızlıkta üretken olmak yerine içsel boşlukların yüzünden sıkılmakta. Tefekkür; zenginlik iken yalnızlıkta yok olan insan için dünya, eşya az gelmekte, amaçsız hayat yaşayan insan için yaşam coşkudan öte öylesine biyolojik süreçler evresi olarak algılanmakta. Yalnızlık kimselerin olmaması değil kendimizden uzaklaşmak ve derin düşünmeyi unutmaktır.

Parıltılı ruhların gösterişli yaşamlara ihtiyacı yoktur.

İnsan yalnızlığını sevmeye başladığında içinde çoğalmaya başlıyor. İçinizdeki alemi keşfettiğinizde dışınızdaki her şeye bağımlılığınız biter. Yaşam, gelişim içimizde başlar, dışımıza yansıyanlar içimizdekilerin yansımasından başka bir şey değildir. Modern insan kendisiyle baş başa kalıp iç alemini göremeyecek kadar dışarısıyla meşgul ki bu kendi özünden kopuk, zihinsel karmaşa içinde rotasını kaybetmesine yol açmaktadır. Yalnız kalmamak için yalnızlıkla barışmak lazım. Ve Arzularının esaretinden kurtulabilenler başkalarına yardım edebilir, gerçekten başkalarına gerçek sevgi verebilir. İnsanoğlu ne kadar bilirse bilsin kalbi yumuşamamışsa, ne hayatı ne de başkalarını anlayamaz.

Rahat bir biçimde kendine ait olanı, koşul öne sürmeden, başkalarıyla paylaşabilmek ve verebilmek cesaretini ancak kendisiyle birlik- bütünlük kuracak kadar derin, yüreği alabildiğine geniş olgun ruhların işidir, onların mutluluk aracıdır bunlar. Nitekim insan kendi özüne vardıkça edindiği evrensel-külli bilinç onu kaçınılmaz olarak başka insanlarla, canlılarla bir olmaya, onların da yaşama, mutlu olma sürecine katkı yapmaya iter. Eskiye oranla yetişen nesli etki altına alan sosyal etkenler çoğaldı, karmaşık hale geldi. Bu durum neslin kişisel, sosyal yönden gelişip odaklanacağı zeminlerden sapmalara yol açtı. Sosyal hayatta ihtiyaç olarak görülen birçok şey aslında psikolojik hezeyan yaratan, depresif ruh hali içinde doyumsuz insan yapısı oluşturdu. İnsanlar isteklerini zamanla ihtiyacıymış gibi görmeye başlayınca ruhsal gelişim azalıp yerine egosal gelişim hız kazandı. Eskiden hayatımızda daha az insan vardı ama daha çok mutluyduk. Şimdiyse etkileşim arttı daha çok insan var hayatımızda ama mutluluğumuz azaldı.

Bir millet için ekonomik sorunlardan daha ciddi sorun halkının fikirsel boşluk içinde olması ve insani erdemlerden uzaklaşmasıdır. Popüler kültür alışkanlığı içinde olan kitleler arzularını ihtiyaçları olarak algılayınca ve buna malzeme sağlayan sektörlerin oluşmasıyla gerçekten neye ihtiyaç olduklarına yabancı kalmakta böylelikle ruhsal çatışmalar içinde mutsuzluğa, doyumsuzluğa yönelmekte. İsteklerimiz ile ihtiyaçlarımız yer değiştirince bireysel sosyal sorunlar kaçınılmaz olmakta.

En derin insani isteklerimizi karşılama adına yol alamamaktayız. Çünkü sürekli bizi manipüle eden popüler kültür alışkanlıklarımız olmakta. Televizyonda saatlerce yer alan yemek programları olmazsa acaba insanlar aç mı kalacaktı ? Veya günde 10 çeşit yemek tarifi öğreniyoruz, yeni lezzetler keşfediyoruz, yeni yerler buluyoruz gezmek için, yeni aletler alıp kullanmasını hemen öğreniyoruz ama kendimiz için çevremizle sağlıklı diyalog için acaba her gün kaç yeni bilgi öğreniyoruz ?

Modernizm ayrı medeniyet ayrıdır. Teknolojiye çok sahip olma isteği daha çok medeniyetten değil içsel boşlukların fazla olmasından kaynaklı. Araçlar amaç olunca tıp ve ilaç endüstrisinin müşterisi her zaman artma eğiliminde olur.

muts

Halil KIRIK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s