Almanya’da Ahiliğin İzleri

Alaattin Diker Bu haftaki pazar sohbetinde Almanya’daki bir balıkçı köyünü ve oradaki Ahiliği anlattı…

Adorno bir zamanlar Gelsenkirchen‘e hakaret ettiğinde tüm şehir ayağa kalkmıştı: «Doğadaki herhangi bir şeyin güzel olduğunun düşünülmesi ne kadar gerçek ise, Toscana’nın, Gelsenkirchen kırsalından daha güzel olduğu yargısı da o kadar doğrudur.» Yerel gazeteye gelen yüzlerce mektup ile “Toskana bize uzak, sana yakın olsun. Burası da güzel!” mesajı veriyordu halk. Kısaca, ‘Estetik Teori’ yazarının şehirlerini “bir şey” olarak adlandırmasına çok kızmıştı Gelsenkirchenliler

Turizm sektörünün Toskana veya Venedik gibi mekânlar icat etmesinden bu yana henüz yeterince tanınmayan birçok  bölge zor günler geçiriyor. Venedik de gezginler için bu kavgada bir ipotek. Orijinal yalnızca bir kez var olduğu için, bazı şehirler bu orijinal ile rekabet edemeyeceklerini baştan ilan etmişlerdir. Bugün mesela, Amsterdam ve Kopenhag gibi şehirler -marketing açısından- “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılmak istiyorlar. Bu konum avantajı sadece Petersburg‘da mevcut. Hem “Kuzey’in Venedik’i” hem de “Doğu’nun Venedik’i” sayılır Petersburg. Bizim yaşadığımız bölgenin de Eyfel’i var. Şu meşhur Eyfel kulesini Paris’e diken Alman mühendisin memleketi. Aynı zamanda milli park.

Bu hafta ziyaret edeceğimiz balıkçı köyü, bölgenin en yüksek dağı olarak bilinen Yedi Dağlar’ın hemen yanıbasında bulunuyor. Köln‘ün güney sınırında, yokuş yukarı uzanan rüzgarlı yolların kenarında, kır çiçekleriyle bezenmiş arazilerin arasından aşağıya doğru inen yemyeşil bir alan. Çekiciliği Sieg ve Rhein ırmaklarının birleştiği noktada yer almasından ileri gelir.

Yöre insanları cana yakındır, evlerin mahzeninde şaraplar yıllanır, dillerden düşmeyen neşeli şarkılar uzaktan balıkların seslerini andırır. Kısaca; yöre olağan bir tatil beldesine benzer. Siegburg tren istasyonunda sürekli elinde bavul taşıyan yabancılar görürsünüz. Manzara, güneş altında ışıldayan bir deniz gibi parlar. Ansızın yağmur bastırabilir. Ama korkmayın, yaz yağmuru uzun sürmez. Yağmurdan sonra, sis boşluklardan yükselir ve tepeler üzerine kabarık bulutlar halinde dağılır ki bu deniz dalgaları gibi bir görüntü çıkar karşınıza. Bir çiftçiye ait olduğu belli arazinin kenarında duran armut ağacının altında oturuyor ve haşhaş çiçeklerinin kardeşi gelincikleri seyre dalıyorum. Çocukluğumda içinde koştuğum haşhaş tarlaları kadar burası da çok güzel. Evet; burada herşey gerçekten çok güzel ve her bir gelincik rüzgârla birlikte nazlı bir geline dönüşüyor. Güzel de söz mü? Bu belki daha doğru bir söz. Herkes gibi bu şirin manzaranın resmini çekip sosyal ağlara hemen gönderebilirim. Öğrencilik yıllarının geçtiği Mosel Vadisi‘de güzel. Sokaklarında kalbimi yitirdiğim Heidelberg‘de çok güzel. Ama burası bir başka güzel. Özellikle köylü kızları. Dal gibi ince şehirli kızları kovalarken yüzlerine hiç bakmadığım gönlü güzeller…

Hafta sonları seyahate çıkarsak muhakkak doğanın kucağına atarız kendimizi. Şuraya gidiyoruz demeyiz. Almanlar ‘peyzaj’ kelimesini kullanıyor onun için. Peyzaj kelimesi bu bağlamda şu anlama gelir: Burada rastlantı yoktur. Adına yakışır bir manzara içerisinde küçük bir kilise iki kavak arasında durur, dereler vadiler arasından kıvrılarak akar. Ama şu tepeler olmasaydı gözlerimiz o resmi arar durur muydu hiç?

Bir başka yazar Franz Kafka, peyzaj dayatması hakkında şöyle konuşur: “Doğa manzarası, düşünürken beni zorluyor. O kadar güzel ki insan sürekli ona bakmak istiyor.” Çok doğru. Harikulade bir manzara karşısında insan küçüldükçe küçülür. O manzaranın insan eliyle yapılmadığını hemen anlar. O görüntüyü artık kim yaptı ise nasıl yapılacağını kesinlikle biliyordur! Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya aynı şaşkınlıkla bakarız. Veya hayranlıkla seyrederiz önümüzde uzanan açık alanları…

Nehir sessizce akabilir, kıvrılabilir veya suyu bir başka ırmağın yatağına taşıyabilir. Kıyılarında dolaşan nice yazarı meşgul eden şey doğal güzellik fikridir. Ama ben Siegburg‘da, eski bir manastırın yükseldiği tepenin üzerinde, çayımı keyifle yudumluyorum ve tepelerle birlikte eğilen ve bükülen üzüm bağlarının desenlerine dalıyorum. Çayırların çiçeklenişini ve böceklerin sürüklenişini izliyorum. Ve sevgilim el sallıyor uzaktan ve yavaş yavaş bana doğru ilerliyor. Elinde iki adet gelincik var. Birini yakama tutuşturuyor…

Yaza yeni kavuştuk. Günü doyasıya yaşamalısın, diyor içimdeki ses. 10 km. ilerde doğa koruma alanı içerisinde kıyıda köşede kalmış bir balıkçı köyü bulunuyor. Tam iki ayrı nehrin birleştiği bir mevkide. Balıkçılık, yüzlerce yıllık bir geleneğe dayanıyor, kesin söylersek, Balıkçı Kardeşliği bin yaşına girmiş. Balıkçılar ilk kez Franklar zamanında, 1100 yılı civarı resmi olarak bir araya gelirler ve Kilise’den balıkçılık yapma izni koparırlar. Tabii öncesi de var. Yani 14 aile yaşam, iş ve inanç birlikteliği tesis etmişler ilkin. Yüzyıllar boyunca, Selçuklulardaki Ahilik, Osmanlılardaki Lonca teşkilâtına benzer şekilde örgütlenmişler. 1555’ten itibaren vergi mükellefi sayılırlar. Çiftçiler hasatın onda birini devlete vergi olarak öderken balıkçılar avın üçte birini Kilise’ye ödemek zorunda kalır. 1907’den sonra Balıkçılar Birliği, Medeni Kanun kapsamında dernekler masasına kayıt olur. Günümüzde köy halkının tek geçim kaynağı balıkçılık değil. Ama 1000 yıllık bir geleneği anmak için bayram alayı yapıldı o gün. Köyün kızları ve delikanlıları atalarının bin yıl önceki ķıyafetlerini giydiler. Balıkçı kıyafetleri içinde geçit törenine katıldılar.

Balıkçılar Birliği, bugün yaklaşık 400 üyeye sahip. Ahilik anlayışını genç nesillere aktarmak uğruna ayakta kalmakta ve sosyal etkinlikler ile adını duyurmaktadır. Artık birkaç yıldır hafta sonları açık olan bir Balıkçı Müzesi mevcut. Ekseriyetle çocuklara dönük kültürel etkinlikler ya da eğitim proğramları düzenliyorlar. Gençlere çevre bilinci aşılamaya çalışıyorlar. Irmakta 40 çesit balık yaşadığını, çevredeki ormanda 120’nin üzerinde kuş çeşidi bulunduğunu biz de müze yetkilisinden öğrendik.

Tabii her zamanki gibi gezimizi bir cafede noktaladık. Nehrin kıyısında ve Balıkçılık Müzesi’nin arkasında kurulmuş ‘Zum Bootshaus’un terasından hem doğayı hem de ırmakta yüzen çocukları büyük bir keyifle izledik. Kayıkla karşı köye geçen turistler el salladılar. Biz de onlara… Mutluluk, onları çoşturan besbelli…

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s