Kazdağları’nda Bir Aşk Öyküsü

Gülşen Ünüvar yazdı…

Hayatım boyunca en çok görmek istediğim yere doğru yol alıyorum nihayet. İçim heyecan dolu. Evet, büyüklerimden dinlediğim bir hikâyenin peşine düştüm. Efsaneler böyledir işte, seni ısrarla kendine çağırır.

Yaklaşık on saattir yollardayız. Batıya doğru aheste bir seyir tutturmuşuz ki içimizde tarifsiz heyecanlar. Sağımızda uçsuz bucaksız bir mavilik uzanıyor; Ege Denizi. Solumuza düşen, yeşilin her tonuna sahip Kaz Dağları. Her ikisi de büyük bir asaletle takip ediyor aracımızı. İkisinin de başı dik, ikisi de derin öykülere sahip. İkisi de sonsuz bir sabırla bekliyor misafirlerini.

Edremit’den çıkalı henüz on beş dakika olmuş. Mesafeler yakın, bir köyü hemen diğeri takip ediyor. Yol boyunca; nar, ceviz, incir ağaçları akıp geçiyor arabanın camından. Ama başı duman duman olmuş zeytin ağaçlarının ihtişamı, diğer tüm bitkileri gölgede bırakıyor. Ya da bana öyle geliyor, bilemiyorum. Oldum olası çok severim bu ağacı. Yaşlı, pütürlü bir gövdeden uzanan taze dalları mı, yoksa yaprakların arasına gizlenmiş bereketli tanecikleri mi beni böyle kendine hayran bırakan…? Emin değilim, ama saygı duyulası bir ağaç olduğunu düşünüyorum.

Ormana doğru sapan aracımız hafiften yavaşlıyor. Yol çakıl, yol engebeli ve oldukça dar. Şoförümüz aceleci! Nereye yetişeceğiz yahu? Etrafı seyre doyamadan hızlıca geçip gitmesin, ziyan olmasın şu manzara diyesim geliyor. Ama susuyorum. Sağlı sollu zeytinlikler akıp gidiyor yanı başımızdan. Hayret ediyorum. Ne kadar çok, ne kadar gür ve bereketli! Bir köyün içine giriyoruz. Tek tük evler karşılıyor bizi ve aynı seyreklikte insanlar. Bu uzanan uçsuz bucaksız bahçelerden olsa gerek, Zeytinli imiş köyün adı. Bir isim ancak bu kadar yakışır bir yerleşim alanına. İsminin hakkını fazlasıyla veriyor diyorum içimden.

Şoför oraların yabancısı olmamasına rağmen birkaç kere yanlış yola sapıyor. Köy meydanına varıp iyice bir sormak, yol tarifi almak istiyor. Meydan, devasa çınar ağaçlarıyla kaplı bir alan. Sağlı sollu kahvehaneler var. Tahta sandalye ve masalarla donatılmış, yerler parke taşlarla döşenmiş tertemiz bir atmosfer. Başında fötr şapka olan orta yaş üstü köy sakinleri oturmuş muhabbet ediyorlar. Yaşadıkları bu huzurlu ortamın enerjisi yüzlerine yansımış. Çınarın solundan direkt devam et diyor içlerinden biri. Aracın içini şöyle bir süzmekten de geri durmuyor. Selamlıyorum başımla, büyük bir nezaketle karşılık veriyor o da. Tarif ettiği yöne doğru gidiyoruz. Zeytinli köyünü çıktıktan sonra nice çınarlar nice zeytinlikler geçiyoruz. Manzaranın büyüsüne kapılmamak imkânsız diye düşünürken yolun sol tarafında bir mezarlık fark ediyorum. Zeytinli köyünün mezarlığı olmalı. İçinden uzanan servi ağaçlarının ihtişamı gözlerimi kamaştırıyor. Renkleri ayrı sanat, uzunlukları ayrı, gölgeleri apayrı… Su gibi dize dize akan şiirleri temsil ediyorlar adeta. Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiirinde, ahirete perdelik endamlı servilerden kastının tam olarak da bu ağaçlar olduğunu düşünüyorum o anda.

Mezarlığın başlamasıyla bitmesi bir oluyor sanki. Biraz oyalanmamız mümkün mü acaba diyesim geliyor. Ama şoför aceleci, hayata yetişme telaşı sarıp sarmalamış bir insanı yavaşlatmak, hele ki bir mezarlıkta durdurmak ve bunu ona anlatmak imkânsız. El mahkûm vazgeçiyorum… Aracın arka camından bakarak biraz daha uzatmak istiyorum bu süreyi. Mezarlığın dış duvarının tam köşesine küçük, yıpranmış, harflerin bazılarının silikleştiği bir levha kondurulmuş, son anda görüyorum. “Hasan’a bir Fatiha okumadan geçme!” diyor yazıda. İçim burkuluyor… Ah be Hasan! Rahmet olsun sana. Selam olsun tüm güzel sevenlere; Hasanlara, Keremlere, Zührelere, Tahirlere…

Araçla dağa doğru iyice sarıyoruz. Yol dikleşiyor, dönemeçler keskin. Dolu dolu olan gözlerimi nasıl teselli edeceğimi bilemiyorum. Öykü, beni kendine doğru çağırıyor hızla. Öykünün yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Dinlemek, öğrenmek yetmiyor insana. İstiyorum ki öykünün yaşandığı yerlerde yürüyeyim. İz bırakayım, bırakılmış izlerin üzerine. Dağların, taşların, ağaçların ve gürül gürül akan suyun sesini dinleyeyim. Yaprakların hışırtısına kulak vereyim. Biliyorum ki sevene en büyük şahittir doğa.

Aracımız, Kaz Dağları’nın orta yerine gelip duruyor. Sanırım son durak! Etraf kalabalık, hava serin. Ayağımı toprağa basar basmaz bir ürperti sarıyor her yanımı. Nazik bir rüzgâr yalayıp geçiyor yüzümü. Bir şeyler söylüyor, sıkı sıkı bir şeyler tembih ediyor şoför. Anlamıyorum! Kulak vermiyorum belki de. Doğanın uğultusu zapt ediyor tüm benliğimi. Yürümek, yürümek, yürümek istiyorum. Tahta bir köprüden geçiyorum. İri taşlarla döşeli bir yola götürüyor ayaklarım beni. İnsan seli akıyor karşımdan. Kimi geliyor kimi gidiyor. Kimileri fotoğraf çektiriyor, patika yolun kenarından akan berrak derenin yamacında. Kimileri piknik yapıyor. Sağlı sollu satıcılar var; çeşit çeşit zeytin, peynir, armut, kekik, börülce, sumak…  Daha neler neler. Hep bir ağızdan konuşuyorlar. Herkes ürününü pazarlamak, elinden çıkarmak, en güzel satışı yapmak istiyor. Ama ben yolun sonuna odaklanıyorum. Yol beni çağırıyor! Varıyorum ben de. Berrak bir su, kayaların altından çağlayan. Hayatımda gördüğüm en temiz gölet. Ağaçların gölgesi düşmüş üzerine, bu yüzden yeşile çalıyor rengi. Yanı başında ulu bir çınar. Dallanıp budaklanmış, sarmış göletin dört bir yanını. Yaprakları hışır hışır, sanki bir türkü mırıldanıyor. Ağaç, en beklenen öyküyü, en güzel lisanıyla anlatıyor. Ben de dinliyorum…

Derler ki Kaz Dağları’nın bağrında, Beyoba Köyü’nde güzeller güzeli bir yörük kızı yaşarmış. Adı Emine. Bir erkek kadar güçlü, gözü pek. Tuttu mu bir ineği boynuzundan, savurur öte tarafa bir hamlede. En güzel sütü o sağar, en lezzetli peyniri o mayalar. Petek petek balları o toparlar. Emek emek biriktirdiği bu taze ürünleri götürür de pazarda satar.  Obanın göz bebeği, ailesinin biricik Emine’si…

Aşağılardaki köylerden birinde, Zeytinli Köyü’nde de Hasan adında bir delikanlı yaşarmış. Anasıyla birlikte bağ bahçe eker, yetiştirdiği sebze meyveyi pazarda satar, geçimlerini sağlar. Civan mert, çalışkan, anasına atasına saygılı, terbiyeli mi terbiyeli, ovanın biricik Hasan’ı…

Hasan ve Emine Edremit pazarında birbirlerini görürler. Oğlan, kızın gözlerine vurulur. Daha sonra gülüşüne… Kız ise Hasan’ın efendiliğine. Her hafta Çarşamba günü görüşüp konuşmaya başlarlar. Birbirlerine kendi ürünlerinden ikram ederler. Halleşirler, dertleşirler. Gel zaman git zaman iki genç birbirlerine sevdalanırlar. Ne Emine Hasan’sız edebilir artık, ne de Hasan Emine’siz… Her Pazar, ürünlerini satıp beraberce yürürler Zeytinli’ye kadar. Oğlan evine, anasının yanına varır. Kız, üç kat daha fazla yol yürüyerek obasının yolunu tutar. Emine narin bir kız olup çıkmıştır sevdiceğinin yanında. Hasan, bıyıkları yenice terlemiş civan bir delikanlı. İş ciddiye binince Emine’yi bir huzursuzluk sarar. Oğlan ovalı, kız obalı. Nasıl olur bu iş?  Nasıl ayak uydurur Hasan, obanın zor şartlarına? Alışık değildir dağa çıkmaya, çadırda yaşamaya. Konargöçerlik güç ister. Kuvvet ister. Yiğitlik ister. Ama Hasan özünde narin çocuk. Ağır işlere alışık değil. Olmaz bu iş der obadaki büyükler. Hem etrafımızda onca genç yiğit dururken yakışık alır mı ovaya gelin gitmen? Rıza göstermez Emine’nin ailesi bu izdivaca. Hasan ısrarcıdır! Günlerce, haftalarca dil döker güzeller güzeli Emine’ye ve onu ikna eder. Gün be gün gözlerinin önünde sararıp solan kızlarına kıyamaz obalılar. Tamam derler, olsun bu iş. Ancak Hasan bize kendini ispatlamalı önce. Yiğit bir delikanlı olduğunu, oba şartlarına dayanabileceğini ve senin gibi mert bir kıza layık olup olamayacağını göstermeli.

Obalıların öne sürdüğü şartı kabul eder Hasan. Kırk okkalık tuz çuvalını sırtından hiç indirmeden dört saatlik obaya taşımasını istemişlerdir. Emine defalarca vaz geçirmeye çalışır sevdiğini. Bilir onun zorlanacağını, zorda kalacağını. Ama kararlıdır Hasan! Nedir ki bir çuval tuzu ovadan obaya taşımak! Zeytinli’den yola çıkar Hasan. Sırtında kırk okkalık tuz çuvalı. Önünde dört saat sürecek olan çetin bir yol. Yol da denemez aslında, büyük taşlardan, kayalardan oluşan güç bir patika. Sütüven Şelalesi’nin olduğu yerde yol ile dere birleşir. Büyük kayaların üzerinden atlaya atlaya ilerler Hasan. Emine ise hemen ardında. Yorgun düşmüştür oğlan. Sırtını yakıp kavuran tuz, iyice takatini kesmiştir. Dizlerinde derman kalmayınca olduğu yere yığılıverir. Bu görüntü karşısında yıkılır Emine. Hayal kırıklığına uğrar. Ona göre yarı yolda bırakmıştır onu sevdiceği. Verdiği sözün ardında duramamıştır. Gücünü ispatlayamamış, aşkının ardında duramamıştır. Yere düşen tuz çuvalını bir hamlede sırtına kaldırıp yola düşer Emine.

Ardına bile bakmaz, gururu incinmiştir bir kere. Hasan yalvarır yakarır peşi sıra. “Gitme Eminem! Etme bunu bize! Ne obanıza varabilirim bu vakitten sonra, ne de ovama dönebilirim. Gel gidelim beraberce buralardan, uzaklarda bir yuva kuralım” dese de dinlemez kız. Hasan perişan, Hasan çaresiz! Kalakalır Gökbüvet’in başında. Emine ise hırsından dönüp bakmaz bile ardına. Saatler sonra varır obasına. Sırtında tuz çuvalı ama Hasan yok yanında. Anlarlar elbette olup biteni. Ses etmezler, daha da incinmesini istemezler Emine’nin. Fakat kız perişan, kız pişman! Sakinleşmesi ne mümkün. Gerisin geri dönüp Hasan’ın elinden tutmak ister. Onu öylece bırakmak gücüne gitmiştir sonradan ama ne fayda. İş işten geçmiş, gece karanlığı çoktan çökmüştür Kaz Dağları’nın yamacına. Zor zapt ederler genç kızı. “Hele sabah olsun, o zaman varır bakarsın hali nicedir” der anası babası.

Sabah ezanları ile çıkar kız yola. Geceden çok yağmur yağmış dereyi sel almıştır. Varır Hasan’ı bıraktığı Gökbüvet’in başına. Fakat ne sevdiceği vardır oralarda ne bir kimse. Bağırır, çağırır. Sesine ses veren yok! Çırpınır, gürül gürül akan derenin başında. Bir sağına debelenir bir soluna ama Hasan Yok! Vakti zamanında sevdiceğine hediye ettiği yazmayı fark eder suyun içine kadar uzanan ağaç dallarının arasında. O anda anlar Hasan’ın boğulduğunu. Azgın sulara kapılıp gittiğini… Bu acıya dayanamaz genç kız. Yazmayı alır suyun içinden. Sevdiceğine biran önce kavuşmaktır tek düşüncesi. Kendi yazmasıyla kendini asar hemen yanındaki çınar ağacının dalına. O günden sonra Gökbüvet’in adı; Hasanboğuldu, hemen yanıbaşındaki devasa çınarın adı da Emine Çınar’ı olarak anılır.

Başladığı yerde biten bu hikâye günümüze kadar ulaşmıştır. Nice şairlere esin kaynağı olmuş, nice yazarlar ilhamı burada bulmuştur. Ünlü yazar Sabahattin Ali de Emine ile Hasan’ın ölümsüz aşkını kaleme almış, insanın içini burkan bu olayı öyküleştirmiştir.

Yolunuz düşerse demiyorum, özellikle çıkıp gidin bir gün. O büyülü atmosferi soluyun. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Zeytinli Köyü’ndeki kahvehanede bir bardak çay için. Ulu çınarların altında bir soluk demlenin. Köy mezarlığının yanı başından geçerken biraz oyalanıp düşünün. Düşünmek, kafa yormak lazım gelir bazen hayatın akışına… Kim bilir, pay çıkarmak belki iyi gelecek sana. İbret alırsan aliyyül âlâ. Yok almadıysan şayet; gez dolaş, neyine senin bir dirhem gâlâ.

Gülşen ÜNÜVAR

Kazdağları’nda Bir Aşk Öyküsü” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s