‘Gülün Adı’ Yok

Alaattin Diker Bu haftaki pazar sohbetinde Gülün Adı dizisini anlattı…

Güzel bir tevafuk oldu. Hafta sonu önce 12.yüzyılda yapılmış Michael Manastırı‘nı, ardından 15.yüzyılda gerçekleşen cadı avını anlatan Siegburg Şehir Müzesi‘ni ziyaret ettik. Ama bu haftaki sohbet konumuz bu olmayacak! Alman Sky ve İtalyan Rai televizyonlarının ortak yapımı olan ‘Gülün Adı‘ dizisini konuşacağız.

Hatırlayacak olursanız; bir süre önce, filmi aynı isimli romana bağlı kalarak değerlendirmiştik…

Orta Çağ, Avrupa için çok uzak bir geçmiş değil: Otuz kırk yıl önce tamamen güncel bir olaydı. Öğrenciliğimde o rüzgârın etkisinde kalarak Etnoloji Bölümü’nde cadılarla ilgili bir seminere katılmıştım. O sırada, ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel‘ın öğrencisi Prof. Jacques Le Goff, Orta Çağ’ın Luther ile değil, matbaanın icadı ya da Amerika’nın keşfi veya en geç Fransız Devrimi ile sona erdiğini ileri sürmekteydi.

Ondan sonra, bir başka İtalyan Profesör, Umberto Eco, topa girdi: 1327 yılında Benedikt Tarikatı‘na ait bir manastırda geçen “Gülün Adı” isimli çok satan bir cinayet romanı yayınladı. 1980 yılında piyasaya çıkan bu roman 1986 yılında sinemaya uyarlandı. Sean Connery‘nin keşiş William, Jean-Jacques Annaud‘un mürit Adson rolünü oynadıkları ‘Sherlock Holmes’ türü film gişe rekorları kırdı.

Filmde kesiş William, Orta Çağ’da bir manastırda işlenen cinayetlerin katilini arıyor ve tesadüfen teolojik tartışmaların ortasında kalıyordu; kısaca ne oyuncuların ne yönetmenin ne de senaristin açıklayacak çok fazla bir şeyi yoktu. Hikâye çok iyi biliniyordu; tarihsel olarak zekice araştırılmış postmodern bir roman yüzbinlerce kişi tarafından okunmuştu ayrıca. Üstelik başrol oyuncusu çok popüler ve bütçe o kadar büyüktü ki, filmi eleştirmek isteyenler en fazla romanı karalayabilirlerdi belki.

Yazar, İsa‘nın fakir olup olmadığına ilişkin tartışmalar ve Papa ile Kayzer arasında geçen iktidar kavgası için çok fazla yer ayırmıştı. Williams‘ın misyonu, Engizisyon yargısı dâhil olmak üzere manastırda ortaya çıkan dini anlaşmazlıkları denetlemek ve cemaatlar arası barışı tesis etmek idi. Aynı süreçte taşrada yoksulluğu istismar ederek azıtan radikal dini topluluklar ve şehirlerde rasyonel düşünceyi zamana yayan gelişmeler görülmekteydi. Film, bu yüzden olsa gerek, sessiz ve ironik şekilde yalnızca cinayet hikayesine odaklanmak zorunda kalır.

Ama şimdi dizide herşey farklı. Uluslararası bir ortak yapım olan ve sekiz bölümden oluşan bu dizi, sanki “Gülün Adı” romanını hiç okumamış ya da Umberto Eco ismini hiç duymamış ve belki de yalnızca “Thrones Game” dizisine vurgun bir seyirci kitlesini kazanmayı hedefliyor. Benim ilk izlenimim bu oldu. Bir şekilde eserden uzaklaşılmış ama bu günümüz şartlarında anlaşılabilir bir durum. Romana sadık ve özgün kalmak kaygısı ağır basıyorsa eğer, diziye egemen ‘feminist’ bakış hoşumuza gitmeyebilir.

Ancak asıl olay, savaş alanında yaşanan bir katliamdan sonra komutan babanın oğlu Adson‘a fahişe sunduğu yatak sahnesinden sonra başlıyor. Dijital teknolojiden yararlanarak bir dağın tepesinde bulunan manastır sisler arasından izleyicinin önüne seriliyor. Siegburg‘da bu resmi yakından gördüğüm için olacak doğrusu pek yadırgamadım. Yani bir manastırı önceden görmüştüm.

Zeki keşiş William rolünü oynayan John Turturro, şaşırtıcı derecede pasif – hatta sıkıcı oynuyor. Dizide William sakin ve ciddi bir kesiş haline gelmiş; Manastır, entrikalarla değil ayinlerle bezenmiş bir mekâna benziyor daha çok. Örneğin, cinayetler eşit düzeyde kalıyor: Fıçıdaki ölüler, küvetteki ölüler, zehirlenmeden ötürü mavileşmiş diller, bulanık gözler ve şaşkın bakışlar… Engizisyon mahkemesi başkanı Bernardo Gui olarak Rupert Everett göz dolduruyor sadece.

Ve sonradan uydurulmuş ve eklenmiş sahneler önümüze çıkıyor: Kılıç sallayan ve ok atan kadın kahramanlar arz-ı endam ediyorlar. Çünkü güçlü kadınlar olmadan diziler tutmuyor artık. Cinayet hikayesine paralel olarak köylü isyanlarına öncülük eden dini hareketin lideri Fra Dolcino‘nun (Alessio Boni) hayatı ve ölümü anlatılıyor. Kızı (Greta Scarano) intikam yemini ederek Yoksulluk Zirvesi’ne katılmak üzere yola çıkan Bernardo Gui‘nin yolunu kesiyor ve onu öldürdükten sonra ormanda gizleniyor. Yine mürit Adson’un sevdiği ve ormanda yaşayan mülteci kız (Antonia Fotaras) Orta Çağ’da yaygın cadı avını temsil edecek bir fırsat sunuyor yönetmen Giacomo Battiato‘ya. Bu yaklaşım su götürür ama tartışmak için yerimiz ve zamanınız dar.

Filme kıyasla dört katı bir zaman ve iki katı bir bütçe ile yola çıkan dizi için beklentileri karşılıyor denilemez. Kuşkusuz ‘feminist’ yaklaşım günümüzde rağbet görse de, bir dizi için yeterli olmuyor. İkinci nokta, senaryonun – başka bir gerekçe yaratmadan, hatta ihtiyaç duymadan orijinal öykü üzerine çıkması doğru değil. Yoksa hikaye, kapalı bir alanda, sayısız şüpheli ve şüpheli tesadüfler ile karışık bir seyir haline gelir. Üç yıl önce ölen Umberto Eco, bu sorunu birçok kez ifade etmiş zaten: “Herkesin Orta Çağ hakkında (çoğunlukla yozlaşmış) bir fikri mutlaka vardır.”

Özetle, Gülün Adı dizisi feminizm için bir başarı sayılabilir!

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s