Yola, Yolculuğa Devam Ağzımda Kiraz Tadıyla…

Suna Kızılırmak yazdı…

“İnsan iyi bir filmi daha önce izlemiş olmasına rağmen tekrardan niye izlemek ister?” diye sordu. Bu kez nereden vurulacağımı görmek için dedim. Ve açtım ikinci kez; Kirazın Tadı/Bir Abbas Kiaröstami filmini. Abbas Kiaröstami‘nin kendisini, filmlerini hayran hayran bakarak, özlemle izleyenlerden onu çok sevenlerdenim ben de. Bir çok filmini izledim ve benim en sevdiğim bu galiba sonraki de Füruğ şiirinden esinlenilen ve filmde de şiirden bir kısım okunan ‘Rüzgar Bizi Götürecek (Sürükleyecek)’ filmidir.

İran’ın siyasetine, uygulanan rejimine inat nasıl da parıl parıl bir sanat anlayışı vardır değil mi? Edebiyatla, şiirle, şarkıyla nasıl ilerideler ve ne güzel isimler miras kaldı bu dünyaya, bu uğurda… Pers İmparatorluğu‘nun kurulduğu topraklar oralar. Pakistan‘dan Bulgaristan‘a uzanan bir kültür mirası aslında. Persler hakkında ne bilinir bilmem, belleklerde ne vardır bilmem ama merak edip ilgilenen okuyan varsa benim gibi şunlar dikkatini çekecek güzel gerçekleridir; Tek Tanrı’lı dine inanırlar adı Allah, Tanrı, Rabb olmasa da… Bu dinin temel ilkesi, dayanağı ‘iyi’ ve ‘kötü’ arasındaki mücadeleye dayanmaktadır, tüm köleleri azad edip bir daha kölelik uygulaması yapılmamakta ve etnik kimlere bakılmaksızın herkes eşit haklara sahip olarak yaşamaktalarmış. Sanatla, kültürle iç içe bir yaşam. Farsça zaten başlı başına ‘böyle lezzetli dil mi olur’ dedirtir bana. Ve böyle zengin, böyle oluk oluk şair, sanatçı mı doğurur bu hüzün toprakları dedim, derim. Mollalar, İran’ın sanat akışını, aslını unutsa da yine de sahip çıkma yaşatma adına hâlâ çok iyiler var o topraklarda. Evvela iç içe yaşadıkları ve hüzünlü ruhları cezbeden kalıntılar, emareler, kitaplar yapıtlar müthiş bir miras olarak kalmış o günlerden bu günlere o topraklarda yaşayanlara ve tüm dünyaya.

Hasılı; Bu film varlık içinde yokluk çeken, yani dünya malının huzur, mutluluk getirmediğini anlamış, öğrenmiş ama kimsesiz, yapayalnız, umutsuz lezzetsiz, baharsız, muratsız bir adamın dramı ve uyanışıdır! Bir çare bulamayınca yalnızlığına, sıkılmışlığına, bu dünyadan usanmışlığına bunalıma girip intiharın eşiğine geliyor. İntihar edecek etmesine lakin tek derdi ölü bedeninin ortada kalmaması ve mezarının olmasını istediği yerde olması… Oraya o ağacın dibine kimseler görmeden, bilmeden, törensiz, ağıtsız, duasız gömülmek. Gerçi kim tören falan yapacak kim ilgilenecek bu işlerle kendisi istese bile? Üzerine toprak atmak için bir kişi olsa yetecek ona. Ama kim bu bir kişi? Kim örtecek ve kim onun orada intihar etmişliğine ‘şahit kalmak’ isteyecek? Parası malı mülkü ve ikna edebilmek için döktüğü dili o ‘bir kişi’yi bulmaya yetecek mi?

Bu karizmatik abimiz (ki filmi türkçe altyazıyla izleyin o dili anlamasınız da sesini duyun isterim, sakin ve kontrollü, vurgulayıcı bir ses tonu var tane tane konuşan güzel sesli, çok güzel bakan bir insan, bir oyuncu kendisi) filmdeki ismiyle Bedii Bey, İranlı oyuncu Hümayun Erşadi‘dir. Niye intihar etmek isteyen, bunu aklına koymuş yaşamaktan caymış bir insan öldükten sonra cesedini merak eder, önemser? Niye illa üzerine toprak örtülsün derdindedir insan? Bunu düşündürdü bana ve bulduğum yani kendime söylediğim cevaplar hep ahiret inancına çıktı. Ben vazgeçtim ama dünyadan, canıma kıydım, canımı ellerimle aldım fakat Tanrım, bilirim ki topraktan geldik toprağa gideceğiz ve oradan yeniden diriltileceğiz, ölü bedenim toprak ile örtülmesi gerek bir tohum misali yeşermek için… ‘Yeniden Doğuş’ için! Demekten başka nedir ki bu? Bu özlemden gayrı nedir ki üstümüzdeki iki kürek toprak olsun arzusu?

İşte bu Bedii Bey‘imiz bir toprak örtücü bulmak için gezinirken bu uygun olur diye düşündüğü kişilerle sohbeti, muhabbeti ve onlardan yardım isteğini izliyoruz. Bu teklifi evvela Kürt kökenli bir askere götürüyor, sonra yaşça daha büyük Afgan bir işçiye, sonra daha da yaşlı kendi yaşından da büyük Türk kökenli müzede çalışan hasta çocuğu olan bir babaya.. Tıpkı ömür gibi Abbas Kiaröstemi‘nin seçtiği bu karakterler yani bir düşünceyi, bir fikri 20’lı yaşlarda, 35’li yaşlarda eğer yaşıyorsanız 60 yaş üstünde tekrar düşünün ve cevaplarına bakın der gibi bir ‘incelik’ gördüm ben orada. İlk olarak; ‘Gideceğin yere bırakayım’ bahanesiyle ‘gençlik’i arabasına aldığı askerle sohbeti onu ikna etmeye çalışış çabası var orada ve bir iki cümle çok etkiler beni bu konuşmada;

-‘İhtiyaç’ nedir?

-‘Yardım’ ne demek? ‘

Yardım mutlaka karşılığı olması gereken bir şey değildir.’ der. Ve bu ‘GENÇLİK’, KORKAR KAÇAR GİDER! Sonra ‘erişkinlik’e varır… Sohbet edebilmek için konuşur sorar da sorar. O da kabul etmez çünkü ‘ERİŞKİNLİK’ yani bu yaşların ‘önceliği’ GÖREV ve SORUMLULUK’tur. O işçi de böyle der tıpkı bu yaşların bize hep böyle dedirttiği gibi! Ve ‘OLGUNLUK’la yani ‘DENEYİMLE’ rast gelir yolda yani başrol oyuncumuz o derinliğin yanına varır..

Bu kez konuşan kendinden çok karşı taraftakidir. İkna etmeye çalıştığı kişinin ‘kendi hayatından’ anlattıklarıyla hayran hayran onu dinler ve müthiş etkilenir. Görmediklerini görür bu duyduklarında idrak perdeleri aralanır ve uyanış başlar… Bu olgun yaş beyimiz de vakti zamanında intihar için dut ağacına çıkmış, kendini asmayı plandığı ipi bir güzel düğümlemişken dala tam o sırada eline yumuşak bir seyler değiyor; Dut bu. Bir tane yiyeyim, bir tane daha, bir tane daha derken dut tadıyla irkilip uyanıyor. Rabbin mucizesinin uzaklardan ötelerden gelmesini bekleyenlere her ân her yerde olduğunu sadece görmediğimiz için bize sunulmuş ne çok güzelliklerden bihaber ve dikkatsiz önemsememiş olduğumuzu anlıyor ve de anlatıyor bizlere dut tadıyla.. Sonra gün doğuyor karşı dağlardan..

-‘O ne güneşti.. Ne manzaraydı.. Ne yeşillikti..” diye samimi samimi anlatıyor. Halbuki güneş her gün doğan aynı güneş! Ama o an işte o ân ‘bakmak’tan öte ‘görme’nin perdelerinin açıldığı ân. Sonra o ağaca ne niyetle çıkmış ama okula giderken oradan geçen çocuklar onu görüp dutu sallamasını istiyorlar ondan. Sallıyor yiyorlar ‘sebep’ oluyor, ‘vesile’ oluyor o çocuklara. Onların gülümsemeleriyle mutlu oluyor ve biraz daha dut toplayıp evine dönüyor uyuyan hanımı uyanınca dutları yeyip o da mutlu oluyor.

-‘Kendimi öldürmek için ayrıldığım eve dutlar ile geri döndüm. Bir dut hayatımı kurtardı’ diyor hayret ve minnetle! Bizim Bedii Bey ise;

-‘Bir dut yediniz ve herşey düzeldi öyle mi?’ diye soruyor biraz dalga geçer gibi ama cevabını ise merakla bekleyerek..!

-‘Hayır öyle olmadı ama ben değiştim.’ !!! İşte burası filmin ve hayatın özeti burasıdır dedim bu izleyişimde! Müthiş bir hikâyeyle, müthiş bir anlatımla kendini, ömrünü, âlemi, kendindeki Rabbi anlatarak Bedii Bey‘i intihardan vazgeçiriyor. Üstelik teklifini kabul ederek yapıyor bunu!! Hasta oğlunun hastane masrafları için Bedii Bey‘in vereceği paraya ihtiyacı var. Bir hayatı kurtarabilmek için bir insanı kendi elleriyle öldürmese de onu gömmeye hazır! Ama bir şartı var adamın; ‘Bilmeliyim’ diyor, ‘Sorun nedir’, ‘sizi intiharın eşiğine getiren nedir?‘ Bilmeliyim ki yardım edebileyim gerekirse hayat kurtaran olarak gerekiyorsa da gömerek!

İstemeyerek de olsa bu gömme meselesi ona, inancına, deneyimine, hayattan aldığı derse ters olsa da bu sırrı şüphesiz saklayacağına kendinden ’emin’ bu güzel abimiz! Olgunlaşmış yüreklerin dost bilincidir bu! Muhteşemdir. Hani bizde derler ya; ‘Eşekten düşenin halininden eşekten düşenin’ anladığı ândır tam da o ân. Bedii Bey‘i intihardan vazgeçiren dutun, kirazın tadı, dünyadaki güzellikler belki ama bence yani beni bu filme tekrar çağıran gerekçe, bu filmin bana dediği, vurulduğum ve uyandığım o yer; Askere yani ‘gençlik’e sorduğu soruların cevaplarını bu teklifini kabul eden abimizde yani ‘olgunluk’ yani ‘deneyim’ de yani ‘yaşamın getirdiklerinde’ bulup görmesidir. Muazzam bir içselleştirme ânıdır orası. Hayretle bakıyor ve bunu bizlere gerek oyunculuğuyla, gerek yüz hatları mimikleri sebepli müthiş geçiriyorlar.

Ne sormuştu gençliğe?

-‘İhtiyaç’ nedir? ‘Yardım’ ne demek? Peki ne dedi olgunluk? Ne cevap verdi ona sormadığı halde bu soruya dost yüzlü o abimiz?

-“Birisine yardım etmek istediğiniz zaman bunu uygun biçimde yapmalısınız, bütün kalbinizle. Bu daha iyidir. Daha adil ve daha makbul. Hatta küreğin yerine ellerinizi bile kullanabilirsiniz..” Bu cümlede duyduğumsa şudur; Eminlik, razılık, gönüllülük…

Burda vuruldum kaldım işte! Ömrünün her gününe, yaptığın her işe, attığın her adıma ölç biç tart uygula bu üç kelimeyi; Eminlik, Razılık, Gönüllülük. Örttüğünde bunlarda uyuşmuyorsa yaptıkların içe sinmeyen bir şeyler muhakkak vardır orada. Al işte sana bir filmde bulduğun üç kelimelik pusula! Ve filmin sonunda oyuncumuz gömülmek için açtığı çukara yatağa uzanır gibi yatıyor gecenin güzelliğine, gökteki yıldızlara bakmanın o lezzetli tadıyla. Film müthiş… Abbas Kiarostami müthiş… Oyuncular ve konu müthiş… Mübarek olsun, Dünyada onca olumsuzluk, onca dert, tasa, sorun, keder, gam arasında kalıp da dut tadı, kiraz tadı, dost tadı, ekmek tadı, şarkı tadı, şiir tadı, güzellikler tadı alıp yola revan olanlara…

Suna KIZILIRMAK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s