Kendi Evinde Deplasmanda Olmak

Sevda Sezer Gülle yazdı…

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor”

Edip Cansever

Ahmet Uluçay’ın ‘’Karpuz Kabuğundan gemiler yapmak‘’ filminin bir sahnesinde, filmin esas oğlanı Recep’in çalıştığı Karpuz sergisinin önünden geçen iki oğlan çocuğuyla karşılaşırız. Yiyebildikleri kadar yedikleri karpuzlardan arta kalan yarımlara ip bağlayıp, Tavşanlı sokaklarında arkalarından sürüyerek götürmelerini oyun sayarlar. Aynı filmin iki çocuk kahramanının filim çekmek gibi bir hayalleri de vardır. Bunun için ne kadar çok yol deneyip, asla yılmadıklarını izleyenler hatırlayacaktır. Hayata dair bir duruşları ve planları olan çocuklar, ya olursa diyerek içinde bulundukları imkânsızlıklıkları bile göz ardı edip önce hayalini kurmuş, sonra da yola koyulmuşlardı. Deneyip, başarmışlardı da…

Kız çocuklarının sahip olmakla mutlu olacağı ağlayan bebek, kırmızı rugan ayakkabı ve pembe bisikletli yılların hayal gücünün Tavşanlı sokaklarına denk geldiği zamanlardan geliyorum. Bu, aynı zamanda erkeklerin telden arabalar yapıp, toprak üzerinde mikrop kapar endişesi olmadan, misket ve hunharca uzun eşek oynamaktan zevk aldığı yıllardı. Biliyorum ki yalnız değilim. Hansel ve Gratel’in bıraktığı ekmek kırıntılarını nasıl kuşlar yemez ki realitesini inkar edip evlerine geri döneceğine inanacak kadar umutlu, Tursil kutularından çıkan yapboz parçalarını birleştirerek araba sahibi olacağını sanıp, -hatta beklentiyi yükselterek- ömründe bir kere bile otomobil sürmemiş babamızın memur maaşıyla sizi tatile götüreceğine bile inanacak kadar hayalperest ve kalabalık bir nesiliz. Beş yıldızı bilmiyoruz tabii o yıllarda. Hayaller velev ki gerçek olsun, amele işi ekmek arasına bile razıyız. Çocuğuz çünkü, büyük düşünen canlılar değiliz ve anın tadını çıkarmayı erken dönemde öğrenmişiz. Bu yüzyılda kaldı mı böyle çocuklar sorumun cevabını en son bundan 6-7 sene önce kadar Mardin’in Ömerli ilçesindeki çocukları görünce almıştım. Hepsi ne kadar hükmünü yitirmiş çocuk oyunu varsa kendi aleminde oynuyor ve tablet ya da ebeveyn telefonunu ele geçiremediği için sahte sinir buhranı falan da yaşamıyordu. Tesbiti, her şeyi çok bulmak olan tavrı, Pedagog’ların Hiperaktive ya da Dikkat eksikliği teşhisi koyamadığı topraklar… Mezapotamya’nın, eksikliği de sonrasında meziyeti olan yaşanmışlıkları…

90 öncesi nesil de yaşamazdı. Yokluk bilirdik yokluğa aşinaydık. yoksunluğa biad eder, halden anlatmasalar da anlardık. Bisikletleriyle yaz tatilinde rüzgâr estirenlerle onların rüzgârlarına kapılan çocuklar olarak ikiye ayrılırdık. Beklerdik hadi bir tur atabilirsin demelerini. Çoğunlukla da demezlerdi. Verseler de almak için bir pundunu beklerlerdi. Lanet gele senin bisikletine deyip yere fırlatarak sırtımızı dönüp gelme artistliğini yapamazdık tabii. O hareketi yapabilsek, zaten bisikletimiz olurdu. Çocuklar duygularını en saklamayan küçük insanlar oldukları için bazen acımasız da olabiliyorlar. O zamanlarda öyleydiler. ‘Ama ben takdir getirmiştim, tatili hak eden bendim’ iç geçirişi, bisikletinin olması yetmiyormuş gibi bir de denize mi gitmesi gerekiyordu kıskaçlığına usulca dönüşüverirdi kimimiz için. Müstakil bir evin demirlerin arasından bir yandan yoldan geçen yaşıtlarına bu duyguları beslerken, bir yandan da daha 12 yaşında niye o kadar acele ettirildiğimi bilmeden çeyizine işlediği kanaviçe masa örtüsüne delikleri kaçırmamak için bakan, ben mesela. Aslında haminnelik makamını daha evvelden ermiştim de, bu artık saha da ‘bu da ne ki ‘ özgüveniyle ukalaca tur atmalarımdı. Ve bu o yaş için gayet lüzümsuz deneyimden sadece ben haberdardım. İlkokul öncesi götürüldüğü ev gezmelerinde sonsuzca zincir çekmekle başlayan maceram, beyaz kurdelayla saçlarımın Çakıl gibi toplandığı andan itibaren Nakışa dönüşüvermişti. (Çakıl: Zamane çizgi filmi Taş devri’nde Fred ve Vilma’nın ponçik çocukları)

Bugünkü el işine aşinalık kadar yazmaya merakımın da bir geçmişi vardı elbette. Denize gitmek isteme talebimizi anlatan notlar yazardık üç kardeş. En büyükleri, ele başı ve kalemi elbette benim. Önce anne babayı öven bir giriş, sonra acınası halimiz ve sonuçta da epi topu koca yaz sezonunda en fazla iki kere, bilemediniz büyük bir serkeşlik örneği gösterilerek götürüleceğimiz günü birlik ekmek arası kızartma/karpuz ikilisine çocukluğumuzdan infak etmeye razı olduklarımız. İtinayla tüm edebi sanatlar kullanılarak yazılan mektup yatak odası kapısının altından sessizce atılır ve sabaha da mesajın iletildisini alırdık. Kemalettin Tuğcu zamanın yazarı, Emrah da garipliğimizin sözcüsü olmasından sebep, bin bir aktarma yapılarak gidilecek olan bir denize girme isteği bile böylesine bir drama dönüşebiliyordu. Emrah dedim de, eve ilk teyip alındığı gün yakınlarda bir kaset çalar dükkanına yollanıp, ne istiyorsan onu al özgürlüğü tanındığında, bu imtiyazı Emrah’ın “Yaralı” albümünden yana kullanmamdan belliydi o günümden yarınım. Kaşlarıyla ve bükük boynuyla derdi ki şarkısında: “Yeter yarab yeter bitsin bu hasret/Ümit yollarımın hepsi kapalı/Kimsesiz yanlızım tükendim ben artık/Hep böyleyim dertliyim hep böyle yaralı/Yaralı yaralı şu gönlüm yaralı/Benim ki kahrolmak yaşamak değil ki/Her feryad bin dertle ağlamak nedir ki/Bu nasıl Allah çiledir çekilir değil ki/Çırpınır dururum hep böyle yaralı/Yaşarken yanmışım cehennem nedir ki/Bağrımda bir ateş yüreğim yaralı/Yaralı yaralı şu gönlüm yaralı” Şimdi düşününce, ‘sevecekse insan candan sevmeli’ eşliğinde pembe bisikletiyle saçlarını savurup, esrik teniyle deniz kızlığına soyunacak kadar plajlardan gelmeyen ve takdir alamadığı için bu zevk-ü sefayı onlara reva görmeyerek kendimi zavallı hissedecek kadar insanlıktan çıkmış olmalıyım. Hayır daha ne gördün ki bu kadar yaralandın demesin lütfen kimse. Dertler derya olmuş ben de sandal diyerek Kemalettin Tuğcu ve Ömer Seyfettin’e devam edip, batı özentisi içeren kitapları okumamak ise başka bir protest eylemim. Küçük Prens’in B612 Astroid’inden haberdar değilim o zamanlar. Yoksa bu arabeskle Gül’ünü yalnız bırakıp soldurduğu için sarı saçlarından sen sorumlusun vicdansız diye gezegenden aşağıya bile tepikleyebilirdim. Sıdıka gibi cam kenarından akıp giden hayatı izleyince, erken büyüyor belki de insan. O yaşlarda zannediyorsun ki senden büyük sıkıntısı olan yok ve tek özlemleri olan sensin. Değilmiş…

’Eski püskü bir resim olarak kimliğimde taşıyorum şimdi çocukluğu Ey Dünya ! Ben geldim ‘’

Ahmet Erhan

Sonra boyun uzuyor. Artık büyüdün ya istediğini yapabilirsin sanıyorsun. Tatlı Cadı’nın bir dizi karakteri olduğunu anlaman, burnunu kıpırdatmakla dünyanın senin önünde eğilmediğini görmekle oluyor. Yalan söyleyince uzayan burunlar da yok. Bisikletin var ama sürmek için sen müsait değilsin. Denize girmekten çok bakmanın şifasına erdiğini düşünüyorsun. Belki de imkân var ama sen üşengeçsin. Sevgiyle odunluktan insanlığa kavuşan bir Pinokyo ise var ve ona hâlâ inanmak istiyorsun. Çünkü 6 yaşında sesini duymamak için yorganın altında kulaklarını kapadığın şimşekler yine seni korkutuyor. Kaç yaşında olursan ol “Korkma, ben senin yanındayım” diyen bir sesi beklemekle geçiyor ömrün. Sıcaklığına hasret kaldığın dokunuşlardan yoksun. Küçükken çokta fark etmediğini artık biliyorsun, ki hayatta sarılarak geçecek korkular, seni sevenler elini tuttuğunda ise iyileşecek yaralar var. Belki de o yüzden kapanmayan yaralara rengarenk çiçek ekip büyütenler var aramızda kim bilir? “İnsan, hayatında eksik kalan şey, kendini mutlaka bir gün bir yerlerde tamamlar” dedi geçenlerde Psikoloji eğitimi alan sevdiğim bir arkadaşım. Her dem ihtiyaç duyulan bir duygu anlaşılan kendini asla unutturmuyor. Testi içindekini sızdırsa da, beyin hatırlamak istemediklerini gayet güzel sümen altı da edebiliyor. Sevgi ise yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak tek şey belki de. Anlayacağınız; Her hâlükarda kendi evimizde deplasmandayız.

Benden kalan her şeyi at/ya da uygun bir fiyata sat şimdi/önemli değilim/Artık eskisi gibi olmaz/olsa da aynısı olmaz şimdi emin değilim/Kendi evimde/Lay lay lay/Deplasmandayım/Bu çok acı bir şey bilmem nasıl anlatayım…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s