Günümüzde Sosyal Teori

Nilgün Çelebi’nin 16 Mart 2019 tarihinde Ankara Us Atölyesi’nde yaptığı konuşmanın özeti…

Genelde sosyolojinin, özelde sosyal teorinin buharlaşmakta olduğu iddiası giderek daha çok seslendirilir hale geldi. Bu iddia artık tedavüle girdi ve adım adım da adeta olgusallaşıyor. Bu iddianın gerçekle ne denli çakıştığına baktığımızda neler görüyoruz? Öncelikle, sosyolojik bilgiyi kimse satın almıyor. Ne kamuoyu ne siyaset ne medya ne kamu kurumları, ne iş dünyası ne de herhangi bir ekonomik sektör sosyolojik bilgiye talepte bulunuyor. Sosyolojik bilgiyi entelektüeller de satın almıyor. Entelektüeller ilgilerini felsefeye, iletişim bilimine, politik bilime, uluslararası ilişkilere, sanata yöneltiyor, o cephelerden gelen seslere kulak veriyorlar. Sosyolojik bilgiye talep olmayınca sosyologlara iş olanağı da çıkmıyor. Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Kitapçılardaki sosyoloji raflarının başka ülkelerde de az yer kapladığı, raflarda psikoloji ve felsefe kitaplarına daha çok yer verildiği gözlenmektedir. J. Shephard bu durumu “Işığın Sonundaki Tünel” başlıklı kitabında konu etmiş. Frederic van der Berge mealen “uygarlıklar biter, sosyoloji de bitiyor” diyor. Ama bir taraftan da sosyoloji için mealen post-modern çağda, post-truth’un yayıldığı şu dönemde diğer sosyal bilimlere iş birliği yaparak ayakta kalabilir diyerek, sosyolojiye bir kapı aralamaya çalışıyor. Görüleceği üzere Berge bu önerisinde sosyolojiye aktif değil pasif bir rol önermiş oluyor.  

Sosyolojideki manâyı, sosyoloğa güveni kaybetmiş bireyler ve görüşler çoğalmış olabilir. Peki biz ne yapmalıyız? Bu soruya sosyolojiye gönül vermiş herkesin bir cevabı vardır. Benim cevabım ise şöyle: “Durun, ne demek sosyolojinin bitmesi, tükenmesi, kapanması. Son cümlemi baştan söyleyeyim. Sosyoloji de Sosyal Teori de ölmedi. Yaşıyor, yaşayacak da. Timsah gözyaşları dökenler şöyle bir kenara çekilsinler. Evet bir kriz var ama bu kriz aşılmayacak bir kriz değil. Yeter ki krizin müsebbiplerini isabetle tanıyabilelim”. Şimdi asıl meselemize odaklanalım.

Sosyoloji de sosyal teori de yaşayacak ama bu öyle kendiliğinden olacak bir şey değil. Bunun için önce has sosyologların gözlerini, kulaklarını açıp kendilerine ve çevrelerine şöyle bir bakmaları gerekiyor. Belli noktalarda kendimizi sorumlu hissedip, sosyolojiyi bulunduğu hasta konumundan kaldırmak da bizlerin görevi olsa gerek. Bunun için ise öncelikle hatalarımızı ortaya dökmeliyiz; sosyoloji adına yapılmış hatalardan bahsediyorum. Bu noktada kendi adıma sosyolojiye ve öğrencilerime özürlerimi ifade etmek isterim. Neden mi? Yıllarca Wright Mills’in ve Kritik Teorisyenlerin görüşlerini yeterince eleştiriye tabi tutmadan aktardığım için.

Wright Mills’in Kültür Bakanlığı yayını Ünsal Oskay çevirisi Toplumbilimsel Düşün başlıklı kitabında neler yazdığını bir hatırlayalım. Ne diyordu? Mills bu kitabında Grand Teori’yi ve onun başat temsilcisi olarak gördüğü Parsons’ı yerden yere vuruyordu. Amerikan sosyolojisinin bir yandan Grand Teori merkezli sosyal teoriye ağırlık verdiğini iddia ederken, ki ben buna “holistik yaklaşım” derim, bir yandan da Amerikan sosyolojisinin bireyciliği, empirizmi yücelten bir sosyoloji çizgisi izlediğini ifade etmekteydi. İlginçtir ki bu iki eleştirinin birbiriyle derinden çeliştiği her nasılsa yeterince vurgulanmamıştır. Mills’e göre Avrupa sosyoloji çizgisi, sosyolojiye daha çok açılımlar getirebilecek bir kapasiteye sahiptir. (Ki ben yapı’yı önceleyen Fransız sosyoloji geleneğinin de “holistik olduğunu düşünürüm).

Mills, Parsons’ın Sosyal Sistem kitabında, değişme konusuna kitabın sadece son kısmında yer vermesini de eleştirir. Parsons ise bu tür eleştirilere karşılık mealen “sosyal değişmeyi anlatmadan önce değişenin ne olduğunu anlatmam gerekirdi” der.

Şimdi burada durup düşünelim. Sosyal teori neyi konu edinir? Sosyal olanın ne’liğini, nasıl’lığını, yapısını, oluşturucu ögelerini, bağlantılarını konu edinir. Önce onun bu ne’liğini bileceğiz ki onun nelerle nasıl ilişkiler içinde olduğunu da kavrayabilelim. Sosyal teorinin yaptığı işte budur. Sosyal teori mikro seviyedeki olaylardan kaynaklanan süreçlerden mezzo seviyedeki kurumsallaşmalara, oradan makro seviyedeki yapılaşmalara giden olgusallaşma sürecini, ya da bunun tam tersi bir güzergahı ama aynı duraklardan geçerek, izler. Devlet, aile, kimlik, cemaat, toplumun kendisi bile bir süreç izleyerek farkına varılabilir, adı konabilir gerçeklikler haline gelmiştir. Fizik biliminde de kütle esastır, kütle enerjinin en üst seviyede yoğunlaştığı yerdir. Burada dilin oyununa gelmekten sakınmamız gerekir. Dil bize sanki önce olgunun sonra sürecin deneyimlendiği izlenimini verir. Örneğin sanki önce olgu olan kent var olur, sonra da süreç olan kentleşme var olur gibi bir izlenime kapılmamıza yol açar. Oysa gerçekte olan bunun tam tersidir. Evet, ama bunun analiz edilmesine geldiğimizde önce sonuç olan kent’in tespit edilmesi sonra da onun oluşturucu ve bağlantılarının tespiti gerekir. Önce sonuç’u, ürün’ü, (kütleyi) bir bilelim, bir tespit edelim, kabaca da olsa bir tanımlayalım ki onun ardında nelerin yattığına eğilebilelim, nedenlerini sebeplerini araştırabilelim. Özetle, Parsons’un sosyal sistemi teorileştirmedeki metodolojisi hatalı değildi. Parsons ilişkiler ağı sonucunda olgusallaşmış olan bir sosyal sistem teorisi kurmuştu. O olguyu resmettikten sonra içindeki dinamikleri, çevreyle etkileşimini analiz edebildi. Üstelik adı üstünde buna “kanun” demedi, “teori” dedi. Çoğu kapsamlı bir sınamaya tabii tutulmamış hipotezler bütünü idi.

Özetle, Wright Mills’i elbette seviyoruz. Özellikle McCharty dönemindeki acılarını yürekten paylaşıyoruz ama bu onun Parsons üzerinden yapmış olduğu sosyal teori eleştirisini onaylamamızın sebebi olamaz. Benim bu fikre ulaşmam uzun yıllarımı aldı, gençliğimde öğrencilerime Mills’in Parsons eleştirisinin haklı olduğunu anlatmıştım, şimdi hata yaptığımı itiraf ediyorum. Sosyal teori içinden konuşurken toptancı ifadelerden kaçınmamız gerekir. Örneğin 2. Dünya Savaşı ertesinde Chicago ekolüne bakanlar Amerikan sosyolojisi empiristtir, sayıya, rakama ve ankete dayanır derken Harvard ekolüne bakanlar Amerikan sosyolojisi Grand teori temellidir derler. Yine Parsons’ı biraz daha dikkatle okuduğumuzda onun, ‘batı’ temelli ve ‘batı’ için geliştirdiği teorisini evrenselmiş gibi sunduğu yönündeki eleştirilerin de haksız olduğu sonucuna ulaşabiliyoruz. Kavram çiftlerinin farklı kültür dairelerinin farklı çizgilerdeki maceralarını işaret etme kapasitesinin yüksekliğini görmememiz ise ayrı bir nakısamızdır.

Sosyal teoriye başka bir eleştiri Kritik Teorisyenlerden kaynaklanır. Horkheimer’ı hatırlayalım: Modern dünyanın külli, tümel, amaçsal akıl yerine tikel, kısmî, araçsal akıl temelinde ilerlediğini ileri sürer ve bu çizgiyi eleştirir. Mealen tümelsiz kaldığımız için tekili anlamlandıramadığımızı zira tekili anlayabilmek için ihtiyacımız olan anlam kodlarını içinden çekip alacağımız tümelimizin bulunmadığını ileri sürer. Demek ki Kritik teorinin önde gelen adlarından Horkheimer aslında tümelden yanadır. Peki ama tekili içine yerleştireceğimiz bir tümele ihtiyacımız varsa o tümel olmadan tekili anlayamayacak, anlamlandıramayacaksak Grand teoriye neden karşı çıkıyoruz? Buradaki anlamak, anlamlandırmak önemlidir. Zira Horkheimer kritik etmenin, eleştirmenin amacının ‘anlamak’ olduğunu özellikle vurgulayan bir teorisyendir. Demek neymiş? Grand teori o kadar da yanlış bir yerde durmuyormuş. (Burada şunu özellikle vurgulayayım burada benim kast ettiğim Parsons’ın Grand teorisinin içeriğinin isabetli olması değildir. Bunun çok dışında, sosyal olanın bir Grand teori çerçevesinde temellendirilme tarzındaki metodolojinin isabetli olduğudur. Bunun dışında Parsons’ın teorisi elbette içerik olarak eleştiriye açıktır).

Bu noktada anketçi, empirist diye eleştirilen akım için de birkaç söz söyleyelim. Evet ne bilim ne sosyoloji veri’den ibarettir. Veri toplama, toplanan veriyi sınıflama, sayma, ölçekleme, sayısallaştırma, tablolaştırma bilimin sadece bir kanadıdır. Diğer kanat kavramsallaştırmadır, teorizasyondur. Bilimsel bilgi teorik akıl yürütmenin ve empirik verinin bileşimidir. Alan verisi, gözlem verisi olmadan sadece tutarlı akıl yürütmeyle ulaşılan bilgi kanaattir, spekülasyondur, anlatıdır, en ileri haliyle felsefedir. Kuşkusuz, bilim veriden ibaret değildir ama titizlikle, kuralına uygun olarak toplanmış, derlenmiş veri olmadan da bilim olmaz. 

Bireyci, anketçi, empirist sosyolojiyi ve onun tam karşısında konumlandırılan Grand teoriyi sosyolojiden kovunca elimizde ne kaldı? Yangın yerine dönmüş bir sosyoloji. Sanki birileri ellerinde kılıçlarla sosyolojiye girdi ve önüne gelen her bilgi birikimini ve metodolojiyi kesti biçti. Peki onun yerine ne koyduk? Kocaman bir hiç koyduk. Oysa yukarıda ne demiştik? Eleştiri anlamak için yapılır. Eleştirmek deşmektir. Ama biz deşmedik; deldik, parçaladık. Foucault’yu Derrida’yı hatırlayalım. Yapı çözümü yapıyoruz dedik, yapıyı ne kadar derinlemesine çözersek onu o kadar iyi anlarız dedik. Yapıyı ‘deconstruct’ ettik. Ama çözdüğümüz, bozduğumuz, yıktığımız bu yapıyı öylece ortada bıraktık. Yeniden inşa etmedik. ‘Deconstruct’tan sonra ‘reconstruct’a geçemedik. Yeniden inşa etmek ilk hale dönmek değildir. Bunu bilemedik. Sanki yıkmak için yıktık. Oysa en başta anlamamızı derinleştirmek istiyorduk. Yapıyı anlamak için dibine kadar çözelim, bozalım demiştik. Anlamanın tekili ait olduğu bütüne yerleştirmekle mümkün olduğunu unuttuk. Bütün olmayınca anlama da havada kalmakta, mümkün olamamaktadır. Şimdi de yıktığımız karşısında elimizdeki parçalara bakıp “sosyoloji, sosyal teori ölmüş biz de başka sahillere yelken açalım” diyoruz.

Yıkma konusunu devam ettirelim: Peki, yıktık da karşılığında elimize ne geçti? Sosyal eşitsizlikleri mi anladık? Kadın yönelik şiddeti mi anladık? Çocuk istismarını mı anladık? İslamizasyonu mu anladık? Terorizmi mi anladık? Kimliklerin keşfini ya da icadını mı anladık? Yoksulluğu mu anladık? Sığınmacılığı mı anladık? Çift kutuplu dünyanın çöküşünü mü anladık? Küreselleşmeyi mi anladık? Eşitsizlikleri mi anladık? Örnekleri artırmak mümkün. İtiraf edelim bunların ve burada sıralayamadığımız diğerlerinin hiçbirini kestiremedik. Halâ piyasa ekonomisinden, otoriter yönetimlerden, yabancılaşmadan yakınıyoruz. Başarısızlığımızın gerekçesi olarak da sosyolojiyi etiketliyoruz.

Felsefenin peşine takılıp yapı sökümü yapıyoruz dedik. Ama sökümün şehvetine kapıldığımız için neyi neden söktüğümüzü sorgulamadık. İşin negatif yönünde kaldık. Söküldüğünde kaybolan hayatları düşünmedik. Parçaları bir bütün içine koymayı bilemedik zira bütünümüz yoktu. Neden söktüğümüzü bilmekten çok, aracı amaç yerine kullandık. Oysa yapı söküm bir araçtır. Ne için? Sosyal sistemimizi yıkarken bir projemiz var mıydı? Amaç yıkmak mıydı? Kişinin ahlakî rasyonalite doğrultusunda inşa edebileceği bir sosyalite imgesi var mıydı? Yoktu. Maalesef yoktu. Mevcut yolumuzu tahrip ettik ama yeni bir yol da oluşturamadık.

Modernite bir proje idi. Aydınlanma düşünürleri, insan -doğa ve insan– insan ilişkisini bir proje temeline kurguladılar ve bu kurguyu hayata geçirmeye cehd ettiler. Başardılar da. Ama post-modernite bir proje değildi. O bir söylemeydi. Söylem değil, söyleme. Bir fantezi idi. Her ne kadar post modernite ‘tek gerçek söylemdir’ dedi ise de gerçeklik asla ve asla söylemden ibaret olmadığı için de uçtu gitti. Aynen onun uzantısı post-truth’u da uçup gideceği gibi. Şunun farkında olalım ki bu etiketler algı operasyonlarını meşrulaştırmak için geliştirilmiştir. Has sosyologların bunların birer oyun olduğunu bilmesi gerekir. Post’un arkasına saklanıp gerçekliği, yaşanmışlığı söküp atmak kabul edilemez. Post modernin arkasına sığınıp sosyal teori öldü, sosyoloji öldü demekle olmuyor. Post-modernite, post-truth kavramları ardına sığınıp hayatı bir yanılsamalar zinciri gibi görme kolaycılığına kapılmamak gerekiyor. Gerçeklik, yaşanmışlık post-truth modasına uymak adına sosyal hayattan, insanlar arası birlikteliklerden silinip atılamaz. 

K. Marx, ne demişti? Felsefe yalnızca bilmek, anlamak için değil, dönüştürmek için de yapılmalı demişti. O kadar Marx okuduk ama bu cümlenin sosyoloji içindeki yorumunu yapma gereğini hissetmedik. Sosyolojiyi, mevcut eleştirilerin ardını da okuyarak, kendimizin dönüştürmesi gerektiğini düşünmedik. Toplumu dönüştüreceğiz bu yolda devrim yapacağız derken asıl konumuz olan sosyolojiyi dönüştürmeyi akıl etmez olduk.  Bu arada bir şeyi daha ihmal ettik.  Ahlâkın bilgiden ayrılamaz olduğunu unuttuk. Bilgi ve bilimi ne için, kimin için yaptığımızı unuttuk. Hayatta olan bitenden hareket etmesi gereken sosyolojinin öncelikle kendini anlaması, savunması, muhkemleştirmesi gerektiğini unuttuk. Sosyolojiyi ve sosyolojinin metodolojisini anlamadık ki sosyal olanı anlayabilelim. Ahlâkın metodolojinin ve bilimsel bilginin ayrılmaz parçası, mütemmim cüzü olduğunu düşünmedik. Sosyoloğun görevinin devrim yapmak değil ama şeyler ve sözler arası mesafenin insan emeğini sömürmeyi meşrulaştıran ideolojilerle doldurulmasını deşifre edip bunların yerine insanın sosyal uzamda insanî potansiyelini gerçekleştirebileceği bir işleyiş ve yapılanmanın yolunu açmak olduğunu ve bunun metodolojik bir ilke olduğunu düşünmedik.

Sosyolojiyi yıkanların bazıları sosyoloji dışından, başta felsefeden geldi ama bazıları da sosyolojinin içinden, sosyologlardan geldi. Sosyologlar olarak felsefecilerin çıkardığı yangına adeta çakmaklarımızdaki benzinle katkıda bulunduk.   Sonra da sosyoloji öldü, sosyal teori öldü dedik. Sosyolojiyi içten yıkmaya yönelenlerin önde gelen adlarından biri ise bir Amerikalı. Amerikan Sosyoloji Derneği (ASA)’nın başkanlığından sonra Uluslararası Sosyoloji Derneği (ISA)’nın da başkanlığını yapan Michael Burawoy.

Kamusal Aydın, kamusal sosyoloji, kamusal sosyolog nitelendirmeleri, benim 2006’dan beri ilgimi çekmiştir. Burawoy’in bu görüşlerini onun (ASA) başkanlığı döneminden beri izler ve eleştiririm. Özetlersek Burawoy dört ayrı yönelimdeki sosyolojiden söz eder. Bunlardan biri, ilhamını Marx’tan alır ve sosyoloğun kamusal aydın olarak toplumu değiştirme misyonunun olduğunu ileri sürer.  Burawoy kalbi hala devrim için atan bir sosyolog. 1999 Seattle olaylarını, bizim Gezi olaylarını, tüm ‘occupy’ hareketlerini heyecanla izler ve destekler. Sosyologlar onun gözünde birer devrim neferi. O böyle düşündü ama hayatın işleyişine baktığımızda sosyologların aktif katılımıyla yürüyen bir devrim sürecini göremedik. 1980 öncesi solun tüm varyasyonlarının beklentileri olan devrimin gerçekleşememesinden sonra özellikle Orta Avrupa ve Orta Doğu ülkelerindeki ‘bahar’lar, öğrenciliklerinden beri devrim bekleyen ileri yaştaki sosyologlara gençlik aşısı gibi geldi. Bu heyecan onların dikeldikleri neo liberal politikalar ile destekledikleri sınırların kalktığı dünya (küreselleşme diye okuyalım) arasındaki sıkı bağı görmelerini engelledi. Oysa küreselleşme tam da bu sınırların kalkma haliydi; emeğin, paranın, informasyonun sınırları aşan dolaşımı idi. Bu görememe hali hala sürmektedir ki Global Dialogue dergisinin 2018 yılı Nisan sayısında yeni editörler Burawoy’dan sonra bile Burawoy çizgisinin izleneceğini açıkça yazdılar: Piyasa tahakkümü ve devlet despotizmiyle mücadeleye devam edileceği açıklandı. Üretim ve paylaşım düzenindeki emeğin hakkını önceleyen düzeltmeler ile demokrasi arasındaki bağ yine görmezden gelindi. Bu bakışa göre, piyasa ağzıyla kuş da tutsa tahakkümcüdür; devlet, yurttaş önünde yer ile yeksan olsa da despottur.

Sonuç olarak; en başta söylediğimizi yineleyelim: Sosyoloji bitti, sosyal teori bitti söylemelerine kulak tıkamalıyız. Biten ne sosyoloji ne de sosyal teoridir. Biten; sosyolojiyi herhangi bir ideolojinin, devrimin ya da muhafazakârlığın, siyasî bir ajandanın aleti, aktörü olarak görmektir. Sonu gelen budur. Sosyoloji toplumun bilimi değil fakat insan birliktelikleri üzerine söylenen sözdür. Sosyal teori de insan birlikteliklerinin teorisidir. İnsan birliktelikleri var olduğu sürece bunların teorizasyonu devam edecektir. İnsan birliktelikleri betimlemek, açıklamak ve kestirilmek üzerine titiz incelemelere tabi tutulacaktır. Böylece insanın içindeki potansiyelini gerçekleştirmesini mümkün kılan insanın bilme, yapma, tasarlama güçlerinin yansıması olan sunumlarının, emeğinin, doğanın ve insanların ortak yararına kullanılmasına fırsat veren bir dünya idealine doğru aklın ve bilginin ışığında yürünecektir. Yarış kimin daha çok yıktığını görmek için değil kimin daha güzel işler yaptığını görmek için girilen bir yarıştır. Herkes hesabını bu yarıştaki cehdi, başarısı ve seçtiği yola göre verecektir. Evet bu da uzak hedeftir. Peki madem dedik ki modernite bir proje idi ama post-modernite bir proje koymayı beceremedi. Peki bu söylediğimiz uzak hedefe ulaşmak için bir proje koyabilir miyiz? Evet, koyabiliriz. Bu projeyi zaten koyanlar var. Kim? Japonlar sessiz sedasız bir proje örneği sunuyorlar. Dünyaya değil doğrudan kendilerine bakarak bir proje geliştiriyorlar. Bu bilim dünyası ile yönetimi de bir araya getiren mütevazı görünümlü ama aslında özellikle sosyologlara çok ama çok iş düşüren bir proje.

Burada şu soru sorulabilir Küreselleşen dünyada tekil toplum ya da ulus-devlet üzerinden bir proje geliştirilebilir mi? Bu sorunun alt fikri ‘geliştirilemez’dir. Ama ben bunun tersini iddia ediyorum. Tam da küreselleşen dünyada böyle ‘toplum’dan yani   ulus-devletten kalkan bir proje geliştirilebilir. Zira o kadar çok kolonyalizmin, emperyalizmin, kapitalizmin etkilerine baktık ve onları lanetledik ki işin lokal kısmını örneğin ‘lokal otoriteryanizm’ kısmını ihmal ettik. Bu kavramı Uluslararası Sosyoloji Derneğinin şimdiki başkanı olan Sari Hanafi kullanıyor. Hanafi diyor ki kolonyalistin yerini yerli otorite aldı. Doğrudur. Zira bir zamanlar semiperiferi olan ülkeler, BRICS’lere, G16’lara dahil olup bölgesel güç olmaya başladılar ve bu bölgesel güç olmalarının kaynağını da lokal otoriterliklerinden alıyorlar. Hanafi’ye göre otoriteryanizm sistematik olarak 1- devlette karar vericilik 2-bürokraside gücün merkezileşmesi ile karakterize edilir. Ama otoriteryanizmin farklı düzlemleri de vardır: Otoriteryanizm rejimle, politik-ekonomik sistemle ve birey düzlemiyle ilişkilidir.  Buna göre otoriter olan sadece soyut ‘devlet’, devletin kuruluş felsefesi ve kuruluşunun dayandığı ilkeler değil fakat devletin işleyiş düzeni, kamusal kurum ve kuruluşların yapılanma ve onların işlerini yürütme tarzları, ekonomik sistemin aktörleri ve işleyişi, mezzo seviyedeki kurumlar ve gündelik hayattaki aktörler de otorite kaynakları olabilmektedir. Lokal otoriteryanizmin teorizasyonu ya da kavramsallaştırılması için toplanacak veriler sosyal teoriyi ‘batı merkezli bir toplum kavramı’ ışığında donuklaşmaktan da alıkoyabilecektir.

Ulus-devletin toplum’u ve onun teorizasyonu bugün dünden daha da önemlidir.  Zira her bir makro seviyedeki insan birlikteliği bir kültüre de sahip olup her insan birlikteliğinde olan bitenler bir manâ sistemiyle bağlantılandırılarak anlaşılabiliyor ve dillendiriliyor. Bu manâ sistemi bilinmeden ne o tekil olay anlatılabilir, anlaşılabilir, açıklanabilir ve kestirilebilir ne de aksayan yanları tespit edilip uygulamaya yönelik çözüm önerileri sunulabilir. Ayrıca şunu da bilelim manâlar mikro seviyedeki etkileşim, ilişki ve iletişim sürecindeki konuşmalar, imalar ve atıflardaki anlamlandırmalardan neşvünema bulur, oralardan dolaşıma giren anlamlandırmalar sosyolojize olma sürecinde diğer birincil ve giderek ikincil gruplara çınlar, oralarda titreşimlere neden olur. Anlamlandırmalar paylaşılarak adım adım manâlara, yani o dil ailesindekilerce paylaşılan anlam çerçevelerine dönüşür. Adım adım bir yandan bizatihi kültürel değer haline gelir bir yandan da kurumsal yapıların içine ve işleyişine sızarak onların dönüşümünü etkiler, yönlendirir. Şimdi bu genel bakış altında Toplum 5.0’a bakalım.

Yukarıda da değinildiği gibi Toplum 5.0 Japonya kaynaklı bir proje. Tanımı şöyle yapılıyor: Teknolojik gücü doğru yönetecek akıllı toplum felsefesi. Toplum 5.0 Japonların 2016 CEBIT toplantısından bu yana konu ettikleri dönüşümün adı.

Endüstri 4.0 üretim süreçlerindeki dijital transformasyonun adı idi. Bunun eğitim ve hukuktaki uzantıları devam ediyor. Toplum 5.0 ise tekil kurumların değil tüm bir Japon toplumunun oluşturucu birimleri, düzenlemeleri, kurumları, kuruluşları itibariyle dijital dönüşüme tabii tutulmasını işaret ediyor. Burada temel nokta Japon toplumunun bir bütün olarak makro, mezzo ve mikro seviyeleriyle birlikte dönüşüme tabi tutulacak olmasıdır.   

Toplum 5.0 projesini geliştirilmesinde dikkat çeken önemli bir husus Japonların bu dönüşümü planlarken öncelikle sorunlu alanların tespitini gerekli görmeleridir. Sorun derken kast ettikleri dert ve sıkıntılar değil, ama başa çıkmaları gereken sorunlar. Japonlar kendi toplumları için başa çıkılması gereken sorun olarak nüfusun yaşlanmasını koymuşlar. Japonlar ikinci önemli baş edilmesi gereken alan olarak deprem gibi doğal afetleri koymuşlar. Üçüncü olarak çevresel ekolojik sorunları sıralamışlar: Nükleer enerjinin yol açtığı tehditler dahil.

Japonların sorun alanları hep kendi toplumları içinden tespit edilmiş. Kendi sosyal, ekonomik, demografik, coğrafi sorunları ile ilgili. Bu tespitler çok önemli, bu ilk adımdan sonra bu sorunların çözümünde, smart teknolojilerin nasıl kullanılması gerektiği üzerinde durulmakta. Demek ki mesele smart teknoloji geliştirmekle bitmiyor. Çünkü Toplum 5.0 teknoloji değil Japon toplumu ve Japon insanı odaklı bir proje. Şimdi bunu sırayla görelim.

Mikro olarak, Japonlar öncelikle insanı smart haline getirmeleri gerektiğini düşünmüşler. Bireye odaklanma, bireyin reforme edilmesi, yani bireyin gücünün arttırılması, yaşlılar, kadınlar dahil güvenli, rahat, sağlıklı yaşayabilme, her bireyin kendi yaşam standardını realize edebilmesinin yollarını açma gibi öneriler geliştirmişler.

Mezzo olarak, şirketlerin reforme edilmesi, yeni değerler ve dijitalleşme ile verimliliği arttırma, iş modellerinin reforme edilmesi, inovasyon ve küreselleşmeye açık olma, gerekirse yeni kurum ve kuruluşlar tesis etme yolunda öneriler geliştirmişler.

Makro olarak, sosyal konuların geleceğinin planlanması, nüfus planlaması, doğal afet, yaşlı bakımı gibi sorunlar çözülmeli ki toplumun müreffeh bir geleceği olsun. Bunlara ek olarak da yeni iş ve hizmetler yurt dışına doğru genişletilmeli ki, böylece global sorunlara çözüm önermek mümkün olabilsin demişler.

Dijitalleşmeye ayak uyduramayanlar tarih dışında kalacaklar, bu kesin. O halde smart toplum ideallerini engelleyicileri tespit edelim diyen Japonlar kendi toplumları için şunları öngörmüşler:

*Hukuk alanında: Hukuk anlayışının, hukuk kurallarının yeni toplum düzeniyle uyumlu hale getirilmesi, yeni toplumdaki yaşama tarzı ve insan-insan, insan-doğa, insan-kurum, insan-eşya ilişkilerine dönük yeni düzen tesisinin kurallarını belirleme, böyle bir toplumda birlikte yaşamanın dayanacağı ilkeleri, gerektireceği kuralları öngörme, suç ve cezaların içeriklerindeki dönüşümlerin yönetimi,

*Devlet ve kamu yönetimi alanında: Kamu yönetimi organlarının, devlet teşkilatının ve bürokrasinin yeni toplum düzeninin gereklerini karşılayabilecek yapısal ve işlevsel dönüşümünün belirlenmesi,

*Bilim ve teknoloji alanında: Nesnelerin dijitalleşmesini zorlaştıran bilim ve teknolojideki boşlukların, eksikliklerin, engelleyicilerin giderilmesi için gerekli önlemlerin alınması,

*İnsan kaynakları alanında: Kalifiye eleman eksikliğinin giderilmesi, eğitimin ileri dijital yetenekleri geliştirici hale dönüştürülmesi, yeni topluma uyumlu insan eğitimi planlaması,

*Değerler alanında: Yeni toplum düzenine yöneltilebilecek olumlu veya olumsuz sosyo politik eleştirilerin ve bunlara kaynaklık edebilecek ön yargıların araştırılması, sosyal oydaşmanın temini yollarının irdelenmesi, insan-insan ve insan–makine ilişkisindeki yeni etikal boyutun, bunun toplum düzenindeki yansımalarının ve mutluluk tanımlarındaki olası değişmelerin tespiti.

Sonuç olarak Toplum 5.0 ülke yöneticilerinin, yurttaşların ve akademinin paydaş olduğu bir proje alanı olarak sunulmaktadır. Görüleceği üzere burada akademi ülke yöneticileri ve yurttaşlar arasında bir eksen belirleyici, bir uzlaştırıcı, bir koordine edici, bir dengeleyici, bir düzenleyici ve bir denetleyici olarak belirmektedir. Teknolojik gücü doğru yönetecek akıllı toplum düzeninin üzerinde düşünmek ve bu yönde projeler geliştirmek ise açıktır ki sosyologların görevidir.

Toplum 5.0 ilk bakışta Japon sosyologların kendi ülkeleri için kendi toplumlarını sürdürülebilir kılma idealiyle geliştirdikleri ve sorun çözücü, uygulamalı, pratik temelli bir proje hatta bir vizyon metni gibi görünse de bunun ardında ayakları yere basan güçlü bir sosyal teorinin yattığı da açıktır. Bu örnekten hareketle diyebiliriz ki sosyal teori de sosyoloji de dipdiri ayaktadır, yeter ki sosyologlar olarak alanımıza sahip çıkalım. Alanımıza sahip çıkmanın ana arterlerinden biri ise toplumumuzu içten tanımamızı sağlayacak verilere sahip olmaktır. Bu verilere sahip olmalıyız ki toplumun sürdürülebilirliğinin ön koşullarından biri olan dijitalleşmesinin önündeki engellerin neler olduğunu da öğrenebilelim. Unutmayalım ki bu engeller aslında birer lokal otoriteryanizm örnekleridir de.

Nilgün ÇELEBİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s