Bilgi ve Mutluluk Üzerine

Halil Kırık yazdı…

İnsan şüphesiz dünyada mutlu olmak için yaşar. Mutlu olmanın başka başka  yollarını  arar  dururuz.  Acaba  insan  bedensel hazları ve  onun türevlerini mi  çok yaşasa mutlu olur, yoksa  bilgiyi  öğrenme, keşfetme,  üretme  sürecinde mi  daha mutlu olur? İlk etapta bedensel hazlar muhakkak kişiye  zevk verir,  tatmin eder  ancak bu tatminsel  durumun süresi  anlık, geçicidir. Ayrıca sadece yaşamı zevkten ibaret görenler sürekli dışsal  araçlara, nesnelere bağımlı  olacağı  için  bir nevi  kendi benliğinin dışında  bir  haz  eğiliminde  olacak.  Yani insan için araç olan, geçici ihtiyaç  olan  zevkler  kişi  için yaşamın temel  amacı  olacaktır. Tabi olanakları ölçüsünde hazzı yaşayan kişi bu araçlardan mahrum kaldı mı  boşluğu düşecektir. 

Veya imkanları fazla olan haz eğilimli kişi için haz kaynakları zamanla tükenmişlik sendromuna yol açıp kişiyi doyumsuz yaparak boşluğa düşürebilir. Şöyle ki yaşam  amacını sadece dışsal nesnelere sahip olmak, bedensel arzuları  tatmin etmek şeklinde  algılayan kişi  zamanla  bunlarla  yetinmeyecek,  belki de  bunlardan daha iyi haz  durumu  bulamayınca  bunalıma  girecektir. Nitekim bugün maddi durumu çok iyi olan İskandinav  ülkelerinde hedonist (hazcı) insanlar zamanla maddiyatın verdiği  hazdan sıkılınca bunalıma girip intihar edebilmektedir. Haz yaşamak gereklilik muhakkak ama bunun yaşamın tek gayesi yapınca kişinin ruhani, psikolojik  ihtiyaçları  tatmin olmaz ki nitekim  insan  maddi yapısı kadar  ruhani  boyutunun da  tatmine ihtiyacı vardır. Ruhani boyutta  bilgiyi alma,  düşünme, üretme, keşfetme, merhamet etme gibi durumlar da  kişinin var oluşunu anlamlandırdığı gibi gerçekten  huzurlu olmasını sağlar. Nitekim vicdani gelişmiş, yardımsever insanlar  sadece  bedensel  haz  için yaşayan insanlarda  daha  huzurlu,  doyumlu  yaşam  sürebilmektedir. 

Bedensel haz odaklı yaşayan insan hayata bencil olabilmekte,  paylaşma durumunu gereksiz gördüğü için gerçekten sevgiden, erdemli davranışlardan uzak  kalabilmektedir. Bu insanlar için hayat sadece kendileri için var, mutluluk ancak bedeni tatmin eden ilkel bir algıdan ibarettir. Medeniyet algısı zayıf olan bu tarz insanlar bilgiyi dahi evrensel,  bütünsel, paylaşımcı olmak için kendi haz anlayışına araç  olarak görmektedir. Mutluluk bu kadar basit bir süreçte gelişmez. İnsani değerleri içselleştirmeyen, beyinde öğrenmeye bağlı hormonların gelişimi olmadan insanlık gerçek anlamda mutlu olamaz. Nitekim beynimizdeki nöronlar bizler okudukça,  öğrendikçe, paylaştıkça, ürettikçe çoğalmakta, buna bağlı olarak   mutluluk  hormonları  artmaktadır.  Yani bilgiyle meydana gelen erdemli yaşantı  bir bakıma beynin kimyasını da olumlu  değiştirip  kişiyi  gerçekten istikrarlı huzurlu yapmaktadır.

Nitekim bilgili,  erdemli olan kişinin  ufku, bilinci geniş olur, yaşam içinde sorunlara  daha  aktif  çözümler bulur. Sürekli merak, öğrenme isteği onu  üretken yaptığı için hedefleri, başarı  hazzı yüksek olur. Nitekim insan ürettikçe, mücadele ruhu, sabır, deneyim kazandıkça  olgunlaşıp  toplumda  fark yaratır. Kendini bilme bilgisi başka bilimlerin de bilinmesi için bir anahtardır. Yine bilgiyle, fark etmeyle gelen mutluluğu yaşayan kişi detaylı düşüneceği için hayatta  küçük şeylerden de mutlu olur. Hayatta hiçbir şeyin anlamsız, gereksiz olmadığını anlar, her şeyden mutluluk çıkarmasını bilir. Erdemli bilgiye sahip kişi nesnelerden, dışsal araçlardan çok insanlara insani değerlere  önem verir. Böylece duygularının farkında olduğu  için sevgi alış verişi, verimli diyalog kurma gibi en temel insani değerleri yaşaması kolay olur. İnsanların çoğu altın, para, güzel araba, eşya, fiziği düzgün karşı cins bulabilir ama nadiren olgun, aydın insan bulabilir. Toplumun kalitesi toplumun hangi değerlere önem verdiğiyle ortaya çıkar. Nesnelere insani, zihinsel, ahlaki değerlerden daha fazla önem veren, onu merkeze koyan kitleler zamanla azalan insani değerlerini de kaybedecektir. Ellerindeki maddi imkanlar yeniden insani değerleri inşa etmek için geçerli, yeterli olamayacaktır.Çünkü bilinç, sevgi, ahlak, üretkenlik, sadakat, bilgelik gibi değerleri asla parayla satın alamazsınız. Bugün boşanmaların bile çoğu maddiyatsızlıktan dolayı değil iletişimsizlikten, bencillikten olduğu gözlenmektedir.

Popüler  kültür  yaşamı ‘’Al, tüket, mutlu ol‘’  şeklinde  özetlerken  aynı zamanda insanları basit bir makine gibi görmekte, para aracı gibi görülen insan gün içinde zamanını oyalayıcı işlerle geçirirken gerçekten kendi varlığına,  içsel değerlerine anlam katacak işler için motivasyonu yok,  bunu  çevreden de  görememektedir. Bilgiyle, irfanla beslenen kişinin beyin salgıları sadece bedensel zevkler için yaşayan kişilerden  daha  pozitiftir ve bu kişiler hayatı daha derinlikli gördüğü  için  sade   hayatları olsa bile  kendilerini  mutlu edecek  çok  neden bulabilirler. Nitekim dışa bağımlı mutluluk arayışında tüketilen  her  nesne yenisini isterken kişi de  ruhani boyutta adeta bir nesne, robot  halini alacaktır. Ayrıca geniş bir akla sahip olanlar detaylı düşünürler. Küçük şeylerden mutlu olmak için de büyük düşüncelere sahip olmak lazımdır.

Bilgiyle mutlu olabilen kişinin mutluluk kaynağı içsel değerleri, aklı olduğu için  dışa  bağımlı olmaz. Kişinin maddi durumu  iyi  olmasa bile   bilgi, üretme, paylaşma gibi erdemli yanları onun beynindeki mutluluk hormonlarını arttırır. Modern kapitalizm istek, arzu ve sahip olmayı kamçılıyor, insanların  heveslerini,  beklentilerini  uyarıyor. Öncelikle, yeterince çalışırsa, herkesin sahip olabileceğini ve başarabileceğini söylüyor. Sonra bunlara  ulaşamama durumunu  bir utanç,  aşağılanma,  basitlik  olarak  yansıtıyor.

Popüler kültür insanların arzularına yatırım yaparken bu aşırı uyarılma insanlarda dopamin sitemini, beyin kimyasını olumsuz etkiliyor. Bu şartlar altında olgunlaşan beyinler daha  huzursuz,  panik durumu içinde olup endişe,  öfke, hayal kırıklığı gibi duygulara  karşı  daha  edilgen oluyor. Böyle  oluşan toplumda bellekte bilgiler fazla olsa bile davranış  örüntüleri,  yaşam  amacı negatif  ve hep  hazza dönük olup ise cinnetler kaçınılmazdır. Nitekim bu evlerde insanların çoğunda kutu kutu antidepresan mevcut. Şüphesiz ilimle, erdemle arası açılan modern insan yalnız, kendisiyle  doğayla, diğer canlılarla yabancılaşma içinde. İnsan ilişkileri  duygudan yoksun, yabancılaşmış otomatikleşmiş ilişkiler ağına benziyor…

Nörobiyolojideki gelişmeler; başkalarını mutlu etmenin bireyin kendi beyninde mutlulukla ilgili hormon ve enzimleri salgılattığını, fedakar olmanın kısa süreli bir zevki terk edip uzun vadeli bir zevke ulaşmayı sağladığı, başkaları hakkında kaygı hissetmenin insan olmanın ölçütü olduğunu ve beraber yaşama bilincini doğurduğunu bizlere yeniden gösterdi. Mutlak insanda bilgi arttıkça zihin de gelişecektir. Zihni birikimi bulunmayan kişinin duygusal birikimi de yeterli düzeyde olmayacaktır. Ormanın olmadığı çöllerde yağmur yağmaması gibi bu kimselerin de sağduyuları açık değildir.Son yıllarda yapılan araştırmalar kişinin merhamet, şefkat, acıma duyguları oluştuğunda beyinde ‘’İç morfin‘’ denilen endorfin, serotonin gibi mutluluk hormonları salgılandığı belirtilmiştir. Yani olumlu insani duygulara sahip olanlar insanlar aslında  daha  huzurlu  yaşıyor  haz odaklı   yaşayanlara göre. Mutluluğu hedefleyen kişilerin daha çok merhamet duymaya ihtiyacı var. Merhamet, mutluluğu düzenleyen beyin alanlarının aktif hale gelmesini sağlamaktadır. 

Son yıllarda insan beyninde duyguları düzenleyen alanların bulunduğu, aslında sınırsız özgürlüğün istek ve arzulardan sıyrılmakla gerçekleştiği, bağışlamanın, insanları mutlu etmenin, iyilik yapmanın en büyük hürriyet olduğu anlaşılmıştır. Özgürlüğün en önemli göstergesi, kişinin kontrolünün kendi elinde olmasıdır.

‘’Hoşuna gideni  yap, mutlu ol; hoşuna gitmeyeni yapma, niye  mutsuz  olacaksın;  çıkarına olan iyidir ; çıkarına olmayan  kötüdür; canının istediği iyidir, istemediği kötüdür’’  şeklindeki, Freud’un getirdiği hedonizm (hazcılık) anlayışının 1995’ten sonra duygusal beyin çalışmalarıyla yanlışlığı ortaya çıkmaya başladı. Daha önceleri ‘’Özgür ol, zincirleri kır, canının istediğini yap‘’ tarzındaki anlayış değişip, sebatlığın kazandırılması gerçeği ortaya çıktı. Psikolojideki yeni paradigmaya göre, insan kendi geleceği için, yaşadığı toplum için bazı sıkıntılara katlanabilmeli ve bunlar sosyal beceriler şeklinde öğretilmelidir. Sebatlıkla sadece iyi niyet yetmez; fedakarlık, zevke değer vermeme, çile çekebilme gibi olgun savunma mekanizmalarının da kazandırılması gerekir. Ayrıca merhamet edebilen, yardımsever olabilen kişi arzularının, nefsinin mutlak kölesi olmaz.

Bireyler farklı düşünce, duyguya, eyleme karşı tedirginlik besliyor, kendi değerine yakın olmayanı tehdit olarak görebiliyor.  Bu da ufku dar, haz odaklı insanların travmatik  refleksidir. Herkes diğerine yakın durmaya çalışıyordu ama bir o kadar da yalnızlık vardı.  Bilinçleri kendi varlıklarıyla olan iletişimi kestiği için kişi için  dış  dünya  anlamsız, belirsiz  hatta  tehditlerle  dolu  olabiliyordu. Bu açıdan tüketim toplumun bireyleri kullandıkları teknolojik  araçlar  itibariyle modern ama beyin yapıları, egosal davranışlar,  bilgiye  uzak  olmaları açısından   medeni,  gelişmiş  bireyler   tanımına uzaktı.

Dünyanın neresinde olursa olsun, kim hangi inanca, hayat tarzına sahip olursa olsun özündeki kişi sevgiye, hakikate vardığı zaman, egosunun karanlık yanlarından sıyrıldığı zaman artık hayat amacı acı dindirmek, sevgi vermek, paylaşmak olur. Bilim adamlarında, topluma örnek olmuş şahsiyetlerde ortak özellik olarak akılla birlikte derin bir vicdana sahip olmalarıdır.

Günümüzde insanlar artık yaptıklarıyla değil etiketleriyle, statüleriyle, farklı sosyal etiketleriyle değerlendirdiği için iyi insan ile kötü insan karışmakta, sapla saman karışmakta. O yüzden çoğumuz şikayetçiyiz insanlardan, toplumdan, ”sevgi yok, güven yok” diyoruz. Edindiğimiz toplumsal etiketler maalesef içimizdeki karanlığı aydınlık yapamıyor, maalesef etiketlerimiz ancak egolarımızı besliyor, maskelerimize yeni maskeler ekliyor.

”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” sözünü düstur edinen toplumlar acılardan çıkamaz, maalesef din adına, ideoloji adına, demokrasi vs. çoğunluk rant peşinde, nefsinin derdinde. Artık bırakın sosyal ilişkileri eşler arasında bile ilişkiler sevgi, hoşgörü temelli değil politik hal almış. En evvel insan olma sorumluluğundan bahsediyorum. Artık bizlere dindar, ideolojisi bizden, hayat algısı şöyle vs. olan insanlar değil, bizlere insan olma erdemini isteyen, bu uğurda etkinlik yapan, gelişim odaklı, farklı insanları da kendisi gibi değerli gören insanlar lazım. Unutulmasın ki tüm toplumsal etiketler ancak illüzyondur.

Halil KIRIK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s