Cahildim Dünyanın Rengine Kandım

Ergür Altan yazdı…

Biz üç kişilik bir aileyiz. Ben Muharrem, oğlum Neşet ve kedimiz Garip. Babam, Muharrem Ertaş‘ı hayranlıkla dinlermiş, ismimi o yüzden Muharrem koymuş. Ben de Neşet Ertaş‘ı sonsuz bir saygıyla dinliyorum ve oğluma Neşet ismini koydum. Garip mahlasını kullanırdı türkülerinde Usta. Kedimize Garip ismini koyma sebebim budur.

Güzel bir aileyiz biz. Gidecek bir yeri olmayınca içimize kapanan bir aileyiz, birbirimizi bağrına basan bir aile. Kan bağım yok oğlum Neşet‘le, elime doğmadı kedim Garip. Yuvaya verilmiş Neşet annesi tarafından. Yuvaya verilmeden önce çok eziyet görmüş ve yuvada da hırpalanmış. Her fırsatta kaçıyormuş yuvadan. Bir kaçışında tanıştık oğlumla. Saz çalıp türkü söylüyordum ben. Sanatım budur benim. Sokak müzisyeniyim. Yanıma sokuldu Neşet. “Benim için bir türkü söylesene” dedi. Cahildim Dünyanın Rengine Kandım, başladım onu söylemeye. Gözleri doldu oğlumun. “Bu ne güzel türkü” dedi, “belli mi kim söyler bunu?” “Neşet Ertaş” dedim. “Can’dır” dedim, ozandır, ustadır.” “Belli can olduğu” dedi. “Gel sarılayım sana” dedim. “Sahi mi?” dedi, “sahi ya” dedim. Aramızda iki adım mesafe. Bana baktı uzun uzun. Yoldan gelip geçenler bizi seyrediyordu. “Çalsana dayı” diyenler, “iyi çalıyordun, niye bıraktın?” diyenler, “çalmayacaksan yolumuza gidelim” diyenler. Ben Neşet‘in gözlerine bakıyordum yalnızca. O kara gözlerine gülümsüyordum şefkatle. İlk adımını on beş dakika kadar sonra attı oğlum. Kâh bana bakıyor, kâh gökyüzüne, kâh sokak kedilerine. Dizlerinin titrediğini fark ettim. “Sana sarılacağım oğlum” dedim, “sımsıkı sarılacağım sana.” “Sahi mi?” dedi yine, sesi de titriyordu. “Söz” dedim… Benim de gözlerim doldu o anda. Bir adım daha attı bana. Onu içime aldım. Öptüm, kokladım. Aramızda mesafe yoktu artık. “Annem sarılmadı bana böyle“ dedi. “İsmin ne senin?” diye sordum. “Ali Rıza“ dedi. “Seviyor musun ismini?” dedim. “Yok” dedi, “bana başka isim bulalım.” “Neşet” dedim, “senin ismin Neşet olsun.” “Bir daha söylesene“ dedi, “o türküyü bir daha söyle…” Öğlendi ve hava kararana kadar o türküyü söyledim oğlum için; Cahildim Dünyanın Rengine Kandım… O günden sonra benim oğlum oldu Neşet

Üç yıldır yanımda oğlum. Babalık duygusunu doya doya yaşatıyor bana üç yıldır. Ona ne kadar minnet etsem azdır. Dört yıl evli kaldım. Eşim iyi bir insan olduğumu söylerdi, vefalı olduğumu, sadakatli olduğumu söylerdi. Beni eş değil, dost olarak gördü sanırım. Zor zamanlardan geçerken sığınacağı bir limandım. Bir gün, başka bir adama aşık olduğunu söyledi. Manavdan bir kilo patates isterkenki ses tonuyla söylemişti bana bunu ve ben çok incinmiştim. “Üzgünüm Muharrem dedi, “sevemiyorum seni, ama onu seviyorum.” “Yolun açık olsun” dedim, “sevdaya gem vurulmaz…” “Sağ olasın” dedi. Ben seviyordum eşimi. İncinmekle beraber iyi olmasını diliyorum her daim. Hâlâ sokaklarda müzisyenlik yaparken seyrederim insanların yüzlerini, onu görebilecek miyim diye…”Görsem ne olacak ki?” diyorum kendi kendime, sarılamam ama sesim nemlenir ve bir Neşet Ertaş türküsü daha yanık söylenir…

Oğlumla yaşıt Garip. On yaşında. İki göz odalı evimize dilediği gibi girip çıkmakta özgür. Neşet’le de çok iyi anlaşıyorlar. Bazen bizimle işe geldiği bile oluyor. Neşet, taburedeki yerini ona veriyor. “Çok seviyorsun Garip‘i değil mi?” diye sorduğumda, “hem seviyorum, hem de saygı duyuyorum” diyor. Bir kediye saygı duyan bir oğlum var benim, can’a hürmet eden bir oğlum. Bana diyorlar ki, “ilk kez bir sokak müzisyeni saz çalarken ceketini ilikliyor, niye?” Neşet Ertaş Usta‘dan öğrendim saz çalarken ceketimi iliklemeyi. Saz çalmak, deyiş söylemek, türkü havalandırmak, ekmek kavgamdan da öte kutsalımdır benim. Kimse yoksa oğlum ve kedim vardır yanımda. Onlara duyduğum saygıdandır. Onlar da yoksa, kendime duyduğum saygıdan ve kıymetini bilmemden ozanlığın. 

Kendi türkülerimi de havalandırıyorum bazen. Ben de bir garip’im bu ellerde, ben de incinmiş, yaralı bir can…

Yanmadım garip halime
Bir ayna döktüm yarime
Öz’ümdür aynadaki sır
Yarim vakıftır öz’üme…

Elli iki yaşındayım. Aşk’tan öte bir sır bilmedim. Sevdiğim kadınlar oldu, -eşim de dahil-, dost bellediler beni. Ses etmedim. “Başım gözüm üstüne hissiyatınız” dedim. Sazımla dertleştim, halimi ahvalimi bilen bir sazım var. Evlat duygusunu tatmak isterdim. Sağ olsun Neşet‘im var ve Garip‘im. Bir insana ve bir kediye, -iki parça can’a- babalık yapan bir adamım ben. Vasfımı soran olursa, belki de ilk söyleyeceğim budur. Sazım hem evlat, hem dost, hem yoldaştır bana. Sazıyla yoldaşlık edende bir abdallık vardır. Bizim abdallığımız garipliğimizden gelir, incitmememizden, anlamamızdan, bilmemizden can`a dair ne varsa. Can dediğinde aşk vardır, kardeşlik, dostanelik ve ilim irfan. İlim irfanımız can üzerinedir gayrı.

Nice çocuklara sarıldım ben. El sanatlarım sarılmak ve kucaklaşmak üzerinedir. Neşet ve Garip ailemdir; ama evim de, can evim de açıktır herkese. Neşet ders çalışıyor şimdi, Garip dalıp gitmiş, ben her zamanki garipliğimde. Bir türkümü havalandırayım, belki dinlemek istersiniz…

Doğrudur öz’ümde garip olduğum
İçten bir gülüştür bütün bolluğum
Felek bana ziynet sorarsa şayet
Sazımdır ziynetim, aşk’tır tokluğum…

Ben de bu dünyanın bir rengiyim işte. İki göz odalı bir evden sokaklara, caddelere serpilen bir rengim, buruk bir renk. Türlü türlü renklerine vakıf oldum dünyanın. Aldım o renkleri öz’ümdeki aşk’a sardım…

Abdallığımız cahil olduğumuzu bilmemizden gelir biraz da. Yeryüzünde, doğada, evrende neyiz ki biz buruk, soluk, yorgun bir renk olmaktan başka; cahildim dünyanın rengine kandım

Ergür ALTAN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s