Kuzey Ülkeleri (Hollanda-Almanya-Danimarka-İsveç-Norveç) Notları

Mustafa Everdi yazdı…

Kuzey Ülkeleri-I

Kuzey Işıkları diye bir tur programına yazılmıştım. Birçok şehri hızlandırılmış bir turla gezdirecekti. Fiyortlara kadar çıkaracak, Kuzey Buz denizi ile Baltık denizi çevresine toplanmış ülkelerdeki hayatı panoramik de olsa gösterecekti bizlere. 

Her toplum doğaya uyum sağlar ve ayakta kalır. Afrika’da sazdan, orta kuşakta taş ve mermerden, yukarılara doğru çıktıkça tuğla ve keresteden, nihayet kutba dayanınca Eskimolar gibi buzdan ve balık kemiklerinden yaparsınız evlerinizi. Teknik farklı olsa da evlerimiz güvenlik ve huzur sağlayabilir bizlere. Ülkeleri büyümüş evler gibi düşünürsek farklılıklar kadar benzerlikler de dikkatimizi çekecek, izlenimlerimiz insanı arayan/tanıyan bir kanaate varıp dayanacak. Böyle bir umutla geziyorum. Bizi zorlayan hayat, onlara neden kırmızı halılar sermiş? Dünya bize cehennemse onlara niye cennet?

İskandinav Ülkeleri

Bir zamanlar Türkiye solunun Kübası olan ülkelerdi, İskandinav coğrafyası. Komünist ülkelerin –SSCB, Yugoslavya ya da Bulgaristan gibi- sefaletine yönelik eleştirileri karşılamaktansa sosyal demokrat politikalarla tanınmış İsveç-Norveç’i örnek vermek daha kolaydı. Özgürlük vardı bu ülkelerde, sosyal politikalarla halkını mutlu etmek üzere bir siyasi sistem kurmuşlardı. Hatta dünya tek kutuplu bir yönelişe yaklaşmış, Demir Perde’nin çökmesi bekleniyordu. Her zaman ABD’nin sıkı müttefiki olan bu ülkeler siyaseten bağımsız bir blok denemesine girişmek üzereydi. Üçüncü dünyaya umut veren bu ülkelerden İsveç Başbakanı Olof Palme tiyatrodan çıkarken vurulmuş, olay yerinde can vermişti. 1986 yılında gerçekleşen bu olayda bir katil bulunsa da aslında fail-i meçhuldü. Hem de dünyanın en şöhretli fail-i meçhulü. Olof Palme suikasti. Neydi dünya egemen güçleri korkutan bu İsveç-Norveç deneyimi? Devletin; halkının mutluluğunu esas alan bir aygıta dönüşmesi ve siyasetin buna hizmet etmesini başaran bir sistem kurabilmesi mi? 

Tabiatın soğuk ve karanlık kıldığı bir coğrafyada dünyaya umut veren, örnek alınmaya çalışılan ülkeler kurabilmeyi nasıl başarmışlardı? Yılın bir yarısı gece, bir yarısı gündüz olan bu ülkelerde 365 gün hava durumundan başka merakı olmayan insanların en büyük özlemi güneşti belki de. Böyleyken bilim-edebiyat barış alanlarındaki Nobel ödülleri ile insanlığı yükseltme derdine niye düşmüşlerdi? Belki ucundan kıyısından bu sırlarına vakıf olabilirdim.

‘One World’ diye dünya birliğine umut besleyenlere, 50 yıldır AB giriş çabalarımıza inat, en büyük engelimiz yine de ‘vize’ alabilmek. Vizeler, pasaportlar, dünyayı ortasından yaran fay hatları hâlâ. 

Bir şekilde vize alıp girebildiğimiz bu ülkeler coğrafyamızdaki tedirginliklerden, devletlerimizdeki zalim uygulamalardan çok farklı. Bambaşka bir dünyaya giriş yapıyoruz sanki. Biz doğudan gelen mülteciler, zorunlu ya da gönüllü bu manzara karşısında nasıl bir travma yaşayacak, bizden daha zeki olmayan bu toplumların ulaştığı hayata ve anlayışa şaşıp kalmayacak mıyız? Şu an bulundukları yere ulaştığımızda onlar nerelerde olacaklar? Aradaki makas kapanabilir mi? Biz niye ‘Other National’ kapılarında uzun kuyruklar, uçak kapısında pasaport-vize denetimleri sonunda girebiliyoruz? Devletlerimizin karnesinden dolayı belki de. Yoksa beni tanımazlar etmezler. Mülteci olarak içeri girince vatandaşlarının burun kıvırdığı işlerde çalışan, hep alan insanlar katında olmaktan ne zaman çıkabileceğiz? 

Tamam, ben zorunlu mülteci olarak gelmedim. Turistik bir ziyaret geliş sebebimiz.  Gönüllü sürgün diyemesem de gönüllü mülteciyiz. Hepi topu bir hafta sürse de. Şahit olduğumuz her şey bana hicran veriyor. Dil bilmediğimiz halde metroda, otobüste, trende yerlilerden daha becerikliyiz. Onlar kadar insana saygılı olmasak da. 

Tur arkadaşlarım aradaki farkı iktidara, 5 milyon Suriyeli mülteciye, yobazlığa bağlıyorlar. Kardeşlerim, diyorum; Aziz Türkiyeliler! mesele, dinsel, etnik, ideolojik değil. Her vatandaşı yıllık 40 bin dolar gelire ulaştırmak!

Ne yapayım ben şimdi? Arada mı kalayım? İki arada bir derede. Demir Özlü gibi garip bir yabancı hayranlığına, anlamsız bir ölüm saplantısına kapılıp ‘biz adam olmayız!’ melankolisine mi yöneleyim yoksa hicran içinde bir muhasebeye mi başlayayım?

En iyisi size bir şiirle sesleneyim:İsveçli bir şairle bitireyim bu bölümü.  Sonja Akesson’la.

Kuzey Ülkeleri-II

Amsterdam

Şubat ayında İsviçre’ye gitme niyetim vardı. Orada hayat pahalı ama bir arkadaşın evinde kalınca ve haftalık pay bileti alınca gidiş dönüş 629 TL. uçak parası ve biraz da dövizin varsa bir gezi mümkün hale geliyordu. Ancak bir aksilik sonucu gerçekleşmedi bu seyahat. Vize için sunulan belgelerin bir kaçında ismimi yazmayı unutmuş banka. Ben de dikkat etmemişim. İsviçre daha önce vize verdiği için çok rahattım. Bu kez evrak eksik tamamlayın diye geri çevirdi talebimi.

Bunda da bir hayır var diye düşündüm. İsviçre bir ‘eren’i görme şerefinden mahrum olsun, nasibinde yokmuş diye kabullendim. En kolay ve uzun, çoklu vizeyi hangi ülke veriyor diye sorduğumda Hollanda, dediler. Gerçekten Hollanda 6 aylık 90 gün çoklu (multi) giriş şengen vizesi verdi. Zamanı gelince ver elini Hollanda. Amsterdam’a indik.

Uçağın yolcuları hava alanı binasına girmeden gümrük polisleri pasaportları kontrol etmeden bırakmıyor bizleri. Uzun bir kuyruğa girdik. Dünyada en çok Türkiye pasaportu sahteciliği görülüyormuş. Gözlerinde kuyumcu büyüteci evirip çeviriyor polisler, yakınlaştırıp büyütüyor pasaport sayfalarını. Mustafa diyorum kendime, ne işin var buralarda, bu muameleyi hak edecek ne yaptın? Hiçbir şey. Hatta olumlu özellik ve yeteneklerim bile var ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olunca kuzu kuzu sıramızı bekliyoruz. Seyahat meşakkat demek. Kültür ve görgünü artırmak, medeniyetleri tanımak emek ister. Fedakârlık, mahrumiyet, eziyet ve işkence. Para da istiyor tabii. Gerçi yabancı ellerde magnete, giyeceğe ya da yiyeceğe para vermek yerine Nobel Müzesini, Van Gogh Müzesini hatta bir opera binasını bile gezmeyi tercih ediyorum.

Anlayacağınız Horasan köpekleri gibiyim. (Tasavvufî bir deyimdir. Bulunca şükreder, bulamazsa sabreder Horasan köpekleri. Oysa yüksek mertebe; bulunca dağıtmak, mahrum kalınca şükretmek ister) Bir bakıma derviş hayatı yaşıyor sonra dövizleri harcayıp gezilere gidiyorum. Eski mahrumiyetleri telafi mi yoksa yoksulluk çekilen çocukluğun tedavisi mi? Bilemiyorum.

Hadi bi imkân buldun, gelmişsin yadellere, gez eğlen. Yok, inceleme araştırma gezisi yazmak için bir hazırlık, üzerimde bir baskı. Beyazlar kordon boylarında kafelerde yerini almışlar, dünya umurlarında değil. Onlar, hayatın altın basamaklarını aheste adımlarla tırmanırken biz bir telaş arasında koşuşturuyoruz. Tarihi yerleri görmek, tuvalet ya da otobüs derdindeyiz. Gözlemlerin arasına insani ihtiyaçları sıkıştıralım diye iki de bir saate bakarken yarım yamalak bir izlenimle yetinmekteyiz. Allah muhafaza otobüsü kaçırırsak kim bizi ulaştırır tur programına?

İsmet Özel’in sanığı gibiyim:

‘Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı suç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim’

Tur arkadaşlarından ayrıldım. Nasıl olsa belirlenen saate kadar zamanım var. İçeri giremesem de Van Gogh Müzesi önünde bir resmim olsun. Önemli olan bilgilenmek değil, buraya geldiğimize delil bulalım. Japonlar bir, -belki de Çinliler-, biz Türkler iki, elimizde kameralar. (Eskidendi o. Şimdi her milletin elinde cep telefonu. Selfi ya da rica ile bizi manzaraya ait kılmasını bekliyoruz.) Gülümse. Ağlanacak dünya başka diyarlarda kaldı. Buralar mutluluklar ülkesi. Dünyayı kameraların ardından görüyoruz. Bütün bedenimiz objektif, zamanın ruhu deklanşöre basar gibi tetiklemiş bizleri. Turist grupları aynı izden yürürler. Kümeler halinde tarihi veya turistik alanlarda dolanıyor, hiçbir yerin ruhuna dokunmadan geziniyoruz.

‘van Gogh, tetanoz edilmiş olarak, 
van Gogh, soluğun uçurumunda dayanaksız olarak, resim yapmaktaydı.
Çünkü van Gogh feci bir duyarlıktı. Bundan emin olmak için, onun hep soluk soluğa ve bazı yanlarıyla da büyüleyici kasap yüzüne bakmak yeterlidir.’

Ben de hacıağa gibi bakıyorum manzaraya. Amsterdam bisiklet şehri. Caddelerde trafiğe karşı şerbetliyiz ama kaldırım sandığımız alanlar, bisiklet yoluymuş meğer. Otomobilden çok bisikletli çarpma ihtimali, daha yüksek. Neyse ki güzel kadınlar. Belki çocukluktan bu yana bisiklete bindikleri için bu kadar güzel batılı kadınlar. Bu da büyük ihtimal. Bize bisikletle bari dokunsalar diye bir beklentimiz oluştu desem, inanın. Çarpar, belki yerden kaldırır, bir kafeye götürüp su içirir, yaramızı tamir eder. Nerde bizde bu talih, havada kaldı temennimiz. Zilleri çınlatıp kibar uyarılarla yol isteyince kenara çekiliyoruz, edebimizle.

Ancak Kırmızı fener sokağında edebe filan boşverdik. Gözlem yapınca günaha girilir mi? Biz ibret alacağız, batı çürümüş, bak kadınları kasap vitrinleri gibi camekânlı dükkânlarda teşhir ediyorlar diye vaaz vereceğiz. Azizim bu batıda aile, ahlak kalmamış, desek, işte delilimiz göz önünde. Ar damarımız çatlamadı ama esnedi. Camekânlar içinde örtmekten çok malı daha cazip gösteren ilginç iç çamaşırları ile sermayeler bize tebessüm edip göz kırpıyor. Denizci değiliz ki bu şehirde nasibimize koşsak. Bak bacım! da diyemiyoruz. Bu iş kadim bir meslek ama onurlu sayılmaz. Sen kendine daha itibarlı bir iş arasaydın. Onlar da biz ‘dansçıyız’ diyorlarmış zaten. Peki, niye turistik bir mekâna dönüştü bu yerler? Kapitalizm işte, para gelecekse ar-namus ahlak vız gelir tırıs gider.

Grupta kadınlar var, aileler, başörtülü bir kız, genç çocuklar. Para verdik diye hiçbir turistik gözlemi kaçıramayız. Gay kulüpleri, erkek erkeğe sarılanlar, her bir sokağı aştıkça dünyanın başka bir pis gerçeğine yakınlaşıyoruz. Kenevir, tarlalarda yakılan yasaklı, tehlikeli, bir ‘ot’ değil burada. Resmi bir serbestlik içinde kâğıda sarılıp insanları içten içe kutsayıp tütsülüyor. Ortamın kokusu bizde de kafa yapacak bir yoğunlukta. Adımlarımız hızlandıkça huriler, her bir camekânın ardında kalıyor. Otobüsten bakınca, hızla akan ağaçları andırıyor, cins-i lâtifler. Hayal ve gerçek gibi. Karanlık sokaklarda parlak ışıklarla aydınlatılmış hücrelerde plastik bebekler gibi. Niye görmemiş Holivut bunları? Artistler gibi güzeller oysa. Demek ki insanın kaderi güzel olmalı. Bu da anlatılır mı şimdi diyenler oldu. Gruptan biri ‘Bizde devlet hukuk açısından, toplum ahlak açısından çıplak. Buradaki daha masum kalmıyor mu?’ derken hak vermek bana düşmez diye soruyu almadım üzerime.

Yunan-Roma düşünürlerinden bu yana batıda güzel, her zaman insan bedeni üzerinden anlatılmıştır. Afrodit-Venüs örneğinde olduğu gibi. Gerçeğe ulaşmak; insanın gerçeği ile yani çıplak bedeni ile barışması demek bir anlamda. Rönesans da böyle başlamıştı. Montaigne, Denemeler’de sık sık buna değinmiştir. Biz de bir çıplaklıkla yüz yüze geldik ama bir gerçeğe ulaştığımız söylenemez.

Mustafa EVERDİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s