Çok Uzak, Fazla Yakın…

Alaattin Diker Pazar Sohbetinde bir taşra romantizmi yaparak Alman Taşrasında dolaştırıyor bizleri. Bakmayın siz taşra romantizmi dediğimize. En realistinden değerlendirmeler de söz konusu sohbette.

Japan Institut‘dan ayrıldıktan sonra -yaz aylarında mutat olduğu üzere- yine taşranın yolunu tuttuk. Bilincin ve uygarlığın içgüdülerimiz üzerinde zararlı etkisi bulunmakta mıdır? Kesin bilmiyorum. Bunlar, Fransız düşünür Rousseau tarafından, yozlaşmış ve ahlaki açıdan bozulmuş toplumsal yapıyı eleştirmek; bu arka plana karşı doğayı daha güçlü bir şekilde yüceltmek için çok tartışılmış. Çağın maddi ve manevi koşullarının eşitsizliği arttırması, doğadan uzaklaşmanın yarattığı yabancılaşmanın bir işareti olarak kabul edilmiştir.

60 km. sonra hedefimize ulaştık ama hava koşulları bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bir saat içerisinde yaz havasından sonbahara geçtik ki bu ülkenin havasına güvenilmeyeceğine dair önyargım tekrar depreşti. Almanya’da şemsiyesiz yola çıkılmaz! Eski mahallemizdeki yaşlı komşulardan öğrendiğim ilk altın kural bu. O yüzden yanımızda bulundururuz hep. Hemen planör uçakların iniş yaptığı alana yöneliyoruz. Eski ve yeni hobim bu artık. Alanın yanıbaşına Ukraynalı bir uyanık ‘Kiosk‘ açmış; etrafını tel örgüler ile kapatarak bir bahçe yaratmış. Üzerine masalar attığı mekanı ‘Cafe‘ olarak kullanıyor! Lâkin ortalıkta ölüm sessizliği hâkim. Yarım eşarp takmış bir hanımın yanında duran iri kıyım kahveciye ‘Bugün uçuş yok mu?‘ diye soruyorum. Eşi olan kadın anlamamış bir şekilde yüzüme bakıyor. Adam eliyle yağan yağmuru işaret ederek kötü bir Almancayla belki yarın olabilir, diyor. En azından söylemeye çalışıyor.

Kim korkar yaz yağmurundan? Önümüzde uçsuz bucaksız bir arazi uzanıyor. Belli ki çoğu tarıma ayrılmış. Gözüm ilerdeki yel değirmenine takılıyor. Budanmış vaziyette bekliyor. Halbuki resimlerde pervaneler gözüküyor. Buğday tarlaları üzerinden oraya ulaşamayacağımızı anlayınca evlere doğru yöneliyoruz. Burası çok eski bir yerleşim alanı. Şimdilerde Krefeld şehrine bağlanmış ama eski bir köy/kasaba. Bugün bile toplam nüfus 4 bini geçmez.

Traar‘dan bahsediyorum. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu‘nun özerk 7 beyliğinden biri Traar. Haçlı Savaşları’nın zalim savaşçıları Tapınak Şövalyeleri benzeri Alman Şövalyelerin kurduğu bir tarikat yönetmiş yüzyıllar boyu. Tımar düzeni kapsamında bin hektarlık bir arazi Ritterorden isimli tarikata bırakılmış.

1255 yılında inşa edilen Tarikatın İdare Merkezi ‘Haus Traar’ hala ayakta ve giriş kapısı üzerinde aslan ve haç motifleri işlenmiş. Evin hemen yanında ise Golf Klübü bulunuyor. Bölgede bulunan iki değirmen bu egemenliğin alameti gibi duruyor ki kasaba flamasında yerini almışlar. Unutmadan belirteyim. Kasabaya girerken ‘Traar Krallığı’ levhası dikkatimi çekmişti.

1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransız orduları 1794 yılında Rhein Havzası(Köln-Aachen-Koblenz-Trier)‘nı işgal eder. Ve 1814 yılına kadar sürecek bir Fransız egemenliği başlar. Tam 215 yıl önce Temmuz ayı içerisinde Napolyon bizim gezdiğimiz yerlere gelir. Ama henüz imparatorluğunu ilan etmemiştir. Fransızların bu bölgeyi işgal etmesiyle birlikte, yaşamın her alanında değişiklikler ve yenilikler gerçekleşir. Özellikle en önemli olanı, lonca ve tarikatlerin kaldırılması ve buna bağlı olarak ticari serbestliğinin getirilmesidir. Bu özgürlük bilhassa yerli ipek endüstrisinin faydalandığı bir olay. Ayrıca ‘Code Napoleon‘ olarak da bilinen Medeni Kanun yürürlüğe girmiştir. Örneğin Ren Nehri‘nin sol yakasında noterlik ve avukatlık ayrı mesleklerdir. Yine günümüzde hâlâ geçerli olan mahalli idareler kanunu o günlerden kalmadır. Demek ki, bugün Rhein Havzası’nda huzur içinde içinde yaşayan Türkler veya Müslümanlar bu rahatı I.Napolyon’a borçlular!

20 yıl süren Fransız egemenliği, Ren lehçesine de yansır. Fransızca’nın kalıntısı birçok kelimede bu etki kendini göstermektedir: Reklam, bilet, buket, kravat gibi onlarca kelime Almanca’ya mal olmuştur. 1802 Laiklik Reformu kapsamında gerek araziler gerek yapılar Tarikat’ın elinden alınır; ve tüm bölge 1868 yılından itibaren Prusya idaresine geçer.

Taşra sanılanın aksine ıssız ve sessiz değil burada. Gelenek ve yenilik buluşmuş. Böylece kendini yenilemiş Traar. Keşfedilecek ne çok şey var! Özellikle tam ortasından otoyol (A57) geçince ilkin tarım ve hayvancılık gerilemiş. Turizm öne çıkmış. Uçuş sporu için yeni alanlar açılmış. Varlıklı kimseler için golf ve tenis sahaları. Ama yerli mukimler kendilerini hala ayrıcalıklı görüyorlar.

Modernleşmeyle birlikte kültürel hafıza boyut kaybetmemiş anlayacağınız. Türkçeye ‘Nişancılar Bayramı’ olarak çevirebileceğimiz etkinliğin kral ile kraliçesini bir yakınımız tanıyormuş. Haziran ayı sonunda düzenlenen bu bayram için diktirdikleri bir elbise için altı bin € ödemişler söylediğine göre. Onun röportaj yapmak ister misin? sorusunu ‘gazeteci değilim’ cevabıyla karşıladım.

Bahsettiğim kişi tesadüf eseri Traar‘da -yağan yoğun yağmur altında- bir Cafe’de pineklerden aradı. “Bize çok uzak değil orası; akşama mutlaka bekliyoruz!” cümlesiyle telefonu kapattı. Yağmur diner dinmez kalktık. Akşama epey zaman vardı. On kilometre ötede Niep‘i görmek için bir fırsat doğdu bir bakıma. Ayrıca Niep, Köln’de islami cemiyetlere/camilere beşiklik yapan Nippes semtine çağrışım yapıyordu. Gerçekten ikisi de Rhein nehrinden kopan dere yatakları üzerinde kurulmuş. Ama Niep‘in etrafı hâlâ göl(cük)ler ile çevrili durumda, yani yemyeşil. Ekin tarlaları, at çiftlikleri, çayırlarda dolaşan koyun ve inek sürüleri…

Uçsuz bucaksız arazinin üzerini pamuk kabarcığı gibi örtmüş sis, havada şekiller çizerek dağılmak istiyor. Ufka doğru uzanan bir boşluk hissi Ortaçağ şövalyelerinin duygularını çağımıza yansıtıyor sanki. Eskiden böyle günlerde kendini Tanrı’ya adamış insanlar ormana çekilirmiş. Bizde erenlerin huzur aramak için dağa sığındıkları gibi. Tam, yabani hayvan yok mu, derken önümüzden iki ceylan hoplayıp geçti. Sanıyorum bir kartal peşlerindeydi. Öyle dedi eşim.

Eski bir köy şimdi Krefeld ve Duisburg arasında bir dinlenme merkezine dönüşmüş. Yazlık da diyebiliriz. 12 km.uzunluğundaki Rhein nehrinin eski bir kolu (Nieper Kuhlen) koruma altına alınarak doğal sit alanı ilan edilmiş. Çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar 1974’e dek bir tren istasyonuna sahip olan köyü canlandırmak için çok uğraşmışlar. 19. yüzyılda Niep ekonomik yönden bir sıçrama yaşamış.

Kaiser II. Wilhelm tarafından kullanılan eski demiryolu hattı iptal edilmiş; bugün bu hat bir bisiklet yolu oluşturuyor. Ayrıca Niep‘te çok güzel bir golf sahası gördük. Şimdilik Yahya Kemal‘den geri kalan tek yanım şiir yazmak ve golf oynamak! Bu eksikliği telafi etmenin telaşında olduğumu gizlememe gerek var mı? Her Türk şair doğar ama Golf öğrenmek emek ve biraz masraf istiyor…

Akşam misafirlikteyiz. Kendi düşen ağlamaz! Ev sahibimiz mükemmel bir sofra hazırlamış. Tam masaya oturacaktık ki zil çaldı. Hepimiz bir şaşkınlık içerisindeyiz. Viyana‘da yaşayan ortak bir dostumuz eşiyle kapının önünde duruyor. İçeri buyur ediyoruz, kucaklaşıyoruz. Bir vefat nedeniyle Frankfurt‘a gelmişler. Almanya’ya gelmişken 2 saatlik mesafeyi göze alıp bizleri de ziyaret etmek istemişler. Süpriz ama bir iki saat önce babası telefon açıp halimizi hatırımızı sormuş ve nerede olduğumuzu öğrenmişti… Batı Avrupa Türkleri böyle işte! Zaman ve mekân sınırı tanımazlar. Misafirlerimiz iki saat sonra tekrar ayrıldılar. Annelerini Frankfurt‘daki cenaze evinden alıp Viyana‘ya geri dönecekler…

Neyse… Geceyi Krefeld‘de geçirdik. Bugün Pazar. Günboyu misafir idik desek doğru olur. Önce sabah kahvaltımızı şenlik havasında yaptık. Ancak benim aklım saat 11:30’da kaldı, çünkü o saatte uçuşlar başlayabilir, denmişti dün. Vaktinde yerimizi aldık. İzin mevsimi nedeniyle aşırı hareketlilik yoktu. Eylül ayı içerisinde düzenlenecek yarışlarla ilgili afişi dikkatlice okudum. Uçuşa hazırlanan birkaç planörü izlemeye koyulduk. Hiç yoktan iyiydi gördüklerimiz. Dün in cin top oynuyordu bu meydanda. Diyeceksiniz ki; nereden düştü aklınıza bu uçuş merakı? Gençlik yıllarımın başında model uçak merakım vardı.

Geçen ay ise 15 yaşında bir gencin Egelsberg Meydanı(Traar)‘ndan havalanarak tek başına 200 km. uçtuğunu yerel gazetede okumuştum. İniş ve kalkışları izledikten, ev sahibemizin köpeğini gezdirdikten sonra bir teklif geldi. Meğer Almanya’nın en iyi dondurmacısı Traar’da bulunuyormuş. Şaka yaptıklarını sandım ama Der Spiegel ve Die Zeit gibi ünlü ulusal dergilerde haber olmuş gerçekten. Şimdi bir gözlemimi paylaşmazsam içimde ukde kalır. Dağın başında ve orman içinde onlarca genç kız ve hanım hiç ürkmeden bisiklet sürüyordu. Üstelik ekserisi spor kıyafet olarak şort giymişti. Acaba niçin kuş konmaz kervan geçmez yerlerde yalnız dolaşmaktan korkmuyorlardı? Neden hiç kimse bu güzel kadınları taciz etmeye yeltenmiyordu? Başka aykırı sorularımda var ama canım tatlı benim. Fincancı katırlarını ürkütmek istemem…

Büyük bir mutlulukla ev sahibemizin peşine takıldık. Ancak San Marco Dondurmacısı önüne vardığımızda donduk kaldık. İçerisi iğne atsan yere düşmez; dışarısı uzun bir kuyruk… Tabii, taşralı iki kardeşin ulusal ün kazanmış olmasını görmesem ben de inanmazdım. Biri hukukçu diğeri biyolog iki kardeş, Mario ve Teresa, 3. kuşakta ata mesleğini sürdürüyor. Dondurma imalatının bir sanat olduğunu da ispat ediyorlar.

Oradan ayrılıp, güzergahımız üzerinde en yakın nokta olan Haus Traar‘a geçiyoruz. Yukarıda biraz bahsetmiştim zaten. Hemen ilerisinde kasabanın gerçek simgesi değirmen bulunuyor. Golf Klübü’ne ait restoran artı cafe olarak hizmet veriyor şimdi değirmen. Girişte polis arabaları bekliyordu. Bizi yabancı telâkki ettikleri için tedirgin olmuş olabilirler, zira içerdeki toplantıya mutlaka önemli bir şahsiyet katılmıştır. Kimbilir? Ancak bize karşı olumsuz bir tutum görmedik, o yönde bir izlenim de edinmedik Golf Klübü‘nde. Bir kez daha atasözümüzün doğruluğunu teyit etmiş olduk: “Arabın derdi Türk’ün kırmızı papucudur“. Siz onu Alman anlayın artık…

Doğrusu Traar‘ı dolaşırken Ukraynalı yüzler dikkatimi çekmişti. Meğer burada bir Bizans Kilisesi varmış! II. Dünya Savaşı sırasında maden ocaklarında çalıştırılmak üzere Ukrayna’dan getirilen Ortadoks işçiler için yapılmış bir Kilise. Hep o isimle anılmış içerisinde bulunan dini motifler ve ikonlar yüzünden. Belki yeri burası değil ama değinmeden geçemeyeceğim. Avrupa’da yaşayan halkımız Avrupa gerçeğinden uzak cami hocaları ile cemaat önderlerini gözünde çok büyütüyor. Dolayısıyla dindarlığı, ezikliğini telafi edecek bir araç olarak görüyor. Ancak bu yaklaşım Türk Toplumu’na Avrupa’da irtifa kaybettiriyor; gettolaşmak dışında yeni bir ufuk açmıyor önlerine. Bizimkiler okumadıkları için kartopunun henüz farkında değiller. Buna karşın Doğu Avrupalı göçmenlerin çoçukları yarın Almanya’yı her bakımdan sahiplenecek ve yakın bir gelecekte müslümanları büsbütün dışlayacaktır. Aşırı sağ partilerin en kolay insan devşirebildikleri topluluk bu ‘Jön-Almanlar‘. Üzerinde ciddiyetle durulması gereken yeni bir sorun bu.

Ayrılırken en duygulandığım an Yetimhane ile Özürlüler Okulu‘nun zenginler muhitinde ve azametli mevkilerde yer alması oldu. Benzer bir manzara ile geçen yıl Alman yazar Henrich Böllün bir zamanlar yaşadığı Eitorf kasabasında karşılaşmıştık. 30 yıl önce AMGT teşkilatının Almanya’da düzenlediği kitap fuarına katılan islamcı yazarlar müslüman ziyaretçilere Batı’nın battığını muştuluyorlardı! Şiddetli itirazlarım üzerine beni islam dairesi dışına çıkmakla itham ettiler. Tabii ki aldırmadım. O yıllar ‘medeniyet’ üzerine çalışmıştım çünkü. Bu çalışmanın ürünleri kısmen Mavera Dergisi‘nde de yayınlandı. Herşeye rağmen merakımı yenemeyerek Köln‘de mukim hadis alimi Muzaffer Can hocaya aynı soruyu yönelttim: Evet, Almanya neden batmıyordu? Benim akılcı izahlarımı Hoca manevi açıdan tamamladı. Ona göre; Almanya’da işsizlik parası ile geçinen Türkler bile Türkiye’de zor şartlar altında yaşayan yetim ve öksüzlere fitre ve sadaka göndererek Almanya’yı manevi yönden ayakta tutuyordu! Bu ülkede Erbakan Hoca’nın hayalini kurduğu ‘Adil Düzen‘ kurulmuş, sosyal adalet tesis edilmiş ve hukukun üstünlüğü sağlanmıştı… Sünnetullah’a göre böyle bir ülkenin batması mümkün olmazdı! Allah uzun ömür versin, Muzaffer Hoca hâlâ hayatta ve Karaman‘da ikamet ediyor.

Yazıma başlarken ağırlıklı olarak doğa ve insan ilişkisi üzerinde durmayı düşünmüştüm. Kalem yine farklı yönlere çekti. Affola…

Alaattin DİKER

Çok Uzak, Fazla Yakın…” için bir yanıt

  • Nefis bir yazı elinize sağlık.
    Adil düzen ilişkilendirmesi bence yerinde bir açıklama.
    Hukuk ve biyoloji mezunu iki genç dondurmacılık yapıyorlar. İlginç.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s