Şeffaflık Toplumu

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Başkalarının hakkımda bilmedikleriyle geçinirim ben”

Peter Handke

Hoş bir hanım. Kendisine ait olduğu şüpheli bir fotoğraftan sesleniyor halkına:

“Selaaam. Bu gün hiç keyfim yok. Ne yapmak lazım ki?

Like -Kalpli like- Üzgün surat-şaşıran surat… 500 beğeni

Trend bir bey etkileyici olduğundan emin gözleriyle özlü söz ekmeğini yemeye devam ediyor:

“Gel, ne olursan ol gel” (Mevlana)

Kalpli like-Kalpli like 600 beğeni.

Aşinası olduğumuz görüntülerin, yerlisi olmaya isyan ettiğimiz anlarından sadece birkaç örnek. İtirazımız kadar suskunluğumuz ve hatta onaylamamızla destek olduğumuz platformlardan bir şekilde uzak kalamıyoruz. Beğenilmek ve takdir edilmek derin meselemiz! Sevgisizlik ve yalnızlık ise yeni yeni farkına vardığımız…

Hayatların her anının mahremiyete önem verilmeksizin gösterildiği, şov aralıksız devam ederken görünenin makbul, gösterilenin ise en güzel olduğunun sanıldığı haz ve hız dolu zamanlar! Güney Koreli yazar Byung-Chul Han 72 sayfalık hacmi küçük, kapsamı büyük bu kitabında önümüze tepsiyle ikram edilen her şeyi olumlayarak şeffaflaştıran toplumu anlatırken, günümüz toplumunun sosyal medya ağları ve arama motorları sayesinde nasıl bir teşhir toplumuna dönüştüğünden bahsediyor.

‘’Şeffaflık insanın camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekün kontrol ve gözetime dönüşür.’’ ( sf.12)

Sınırsız özgürlük! Bu mu istediğimiz?

Netflix kanalına olan merakımız ve ABD’den bile daha fazla itibar ediyor oluşumuzun nedenlerinden biri olabilir mi sorusu düşüyor aklıma? Sonsuz hürriyet ve onu gözetlemekten hoşlanan insan toplulukları!

“Oysa anlam, yavaşlıktadır. Enformasyon ve iletişimin hızı yavaşlıktan haz etmez. Enformasyon yığınından ortaya hakikat çıkmaz. Bunlarda yön ve anlam eksiktir.”

Şeffaflığın hazzı ve ilgiyi öldürdüğünü, merak duygusunu ve araştırma-bulma isteğini yok ettiğini, her şeyin hazır olduğunu söyleyen Han, bunun kaosu getirebileceğini de belirtiyor. Her şey ortada ve tüketilmeye amade bir vaziyette beklemektedir. Fazlası kimsenin ilgisini çekmez ve bildiği, tamamıyla gördüğünden ibarettir.

-Olumluluk Toplumu-

“Olumluluk toplumunun genel yargısı Like/beğendim’dir. Facebook’un Dislike/Beğenmedim seçeneği sunmamaktaki kararlılığı anlamlıdır. Olumluluk toplumu , iletişimi sekteye uğratacağı için olumsuzluğun her türünden kaçınır…(sf. 23)

Onaylamayan iletişim artık iletişim değildir. Bilgi boşlukları değildir burada önemli olan, sadece aynileşmektir. Ve Byung’un dediği gibi: Şeffaflık toplumu aynının cehennemidir.

“Olumluluk toplumu hiçbir olumsuz duyguya da izin vermez.Böylece insanlar eziyet ve acıyla başa çıkma,buna biçim verme becerisini yitirirler. Nietzsche’ye göre insan ruhu derinliğini, büyüklüğünü ve gücünü tam da olumsuzlukta oyalanmaya borçludur.” (sf.20)

“Olumlulaştırma girişimlerinin sonucu olarak aşk da sığlaşarak, hoş duygularla karmaşıklıktan ve sonuçtan yoksun uyarıların düzenlenişi haline gelir. Bu bağlamda Alan Badiou Aşka Övgü adlı eserinde eş bulma hizmeti veren Meetic adlı şirketin sloganlarına dikkat çeker: “Birine vurulmadan da âşık olabilirsiniz! (sans tomber amoureux) Ya da: “Acı çekmeden âşık olmak çok kolay!” Aşk, tüketim ve rahatlık formülü haline gelecek şekilde evcilleştirilip olumlulaştırılmıştır. Her türü yara kaçınılması gereken bir şey olarak görülür. Eziyet (Leiden) ve tutku (Leidenschaft) olumsuzluğun temsilcileridir.” (sf.20)

Oysa aşkla ve acıyla başa çıkabilmek için insanın kendisine varoluşuyla ilgili bazı soruları sorarak ruhsal fukaralıktan kurtulmasıdır yapması gereken. Şeffaf ve her şeyi tasdikleyen toplum, bireyin bunu yapmasını istemez. Tarkovski’nin “Mühürlenmiş zaman” kitabında söylediği gibi “…kendini algılayabilmesinin yollarını tıkayarak ruhların sakat kalmasını ister.”

Yaralar, bizi üzse de besler, büyütür ve bugünümüzü belirler. Her şey zıddıyla kaimse, hüznün ıstırabını çektikten sonra gelen mutluluk elbette çok daha kıymetli olacaktır. Fakat bu şeffaf toplumu ilgilendirmez. Olumlar, onaylar, gösterir, acıyı bal eylemez ve doğru olanın bu olduğu sanrısıyla nefes almaya devam eder. Bitkiler gibi sadece solunum yapar. Güneşe çevirmeden yüzünü, sulamadan köklerini yaşamaya çalışır aldığı nefesle. Yaşayabildiği kadar…

847511002

-Teşhircillik Toplumu-

“Kendi içinde kalan, kendinde oyalanan bir şeyin değeri yoktur artık، şeyler görüldükleri zaman bir değer kazanırlar.” ( sf.25)

“Teşhircilik toplumunda her özne kendi reklam nesnesidir. Her şey sergi değeriyle ölçülür. Teşhircilik toplumu pornografik bir toplumdur. Her şey dışa çevrilmiş, ifşa edilmiş, çıplaklaştırılmış, soyulmuş, ortaya serilmiş durumdadır” ( sf.28)

Görünmez olan ilgi yaratmadığı için aslında yoktur ve bir şey güzelse sergilenmelidir. Bunu da ‘bakın bakın size ne göstereceğim‘ diye yapmaz gösteri toplumu bireyleri. Gizli mesajları sever. Mesela, okunan kitapların yanında yer alan afilli kahve fincanları, dekoratif eşyalar vs. Sadece estetik kaygısı mı? Peki kitabın buna ihtiyacı var mı? Soralım bakalım kendimize fotoğrafta esas göstermek istediğimiz hangi obje ya da duygudur?

Okuduğum kitabı tavsiye ediyorum.

Heyy kitap okuyorum.

Herhangi bir kitap okumuyorum.

Kahve içerken okuyorum.

Kahve içiyorum.

İçiyorum.

…?

“Herkes gibi olmak olmayacak bir şey.

Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey”

Sezai Karakoç

“Mesafesizlik bir yakınlık değildir. Yakınlığı yok eder daha ziyâde. Yakınlık mekân açısından zengindir, mesafesizlik ise mekânı yok eder. Yakınlığa uzaklık nakşedilmiştir. Bu nedenle de geniştir. Bu nedenle Heidegger “uzaklığa katlanan saf yakınlık”tan bahsetmiştir. Ama “uzaklığın yakınlığının acısı” giderilmesi gereken bir olumsuzluktur. Şeffaflık her şeyi ne yakın ne de uzak olan bir örnek mesafesizliğe doğru uzak-laştırır (ent-fernt). ” (sf.30)

Her mesafe şeffaflık toplumuna göre ortadan kaldırılması gereken bir olumsuzluktur. Kişi ancak ilişkiye girdiği, güzelliğini yakinen sergileyebildiğiyle temas kurabilir. Şeffaf olan uzakları sevmez. Oysa biliriz ki, gerçek güzel onu aramayanlardan gizlerken kendini, gonülden gonüle giden gizli yollara da iman eder. Ve mesafeler sonunda gerçek olana kavuşmakla bitecekse verdiği eleme elbette değer der, bu kadim kültüre en mutmain içtenliğimizle sığınırız.

-Apaçıklık Toplumu-

‘’Hayal gücü haz ekonomisi için temel öneme sahiptir. örtüsüz olarak sunulan nesne hayal gücünü devreden çıkarır. sadece nesnenin geri çekilmesi ya da yokluğudur onu ateşleyen. gerçek zamandaki zevk alma değil, hayal gücünün bunun öncesi ve sonrasındaki oyunlarıdır, ertelemedir hazzı derinleştiren. hayali ve anlatısal yan yollara izin vermeyen zevk pornografiktir. medyadaki resimlerin aşırı gerçek netliği ve belirginliği de hayal gücünü felce uğratır ve boğar.’’ (sf.32)

“Derin olan her şey bir maskeyi sever(…) Her derin ruh bir maskeye ihtiyaç duyar; dahası her derin ruhun etrafında sürekli olarak bir maske oluşur.” (sf.35)

-Porno Topumu-

Şeffaflık güzelin ortamı değildir. ‘“Çünkü güzel olan ne örtü ne de örtülmüş olan nesne değil örtülü nesnedir. Örtüsü açıldığında sonsuz derecede göze çarpmaz olduğu ortaya çıkacaktır… Çünkü kendisi için son tahlilde örtünün asli olduğu nesne başka türlü tanımlanamaz. Güzel haricinde örten ve örtülü hiçbir şey asli olamayacağından güzelliğin ilahi varoluş temeli sırdadır. ” Walter Benjamin (sf.37)

Güzelliğin ilahi varoluş temeli sırdadır! Bedende olan gizlenmemelidir, her şey izlenir ve denetlenebilir olmalıdır şiarı bu sırrı anlamaya engeldir.

“Çıplaklık Hıristiyan geleneğinde silinmez bir teolojik imza” taşır. Agamben‘in tezine göre “Âdem ve Havva İlk Günah’tan önce çıplak değil bir “merhamet giysisi” ya da “ışık giysisi” ile örtülüydüler. İşledikleri günah ilahi giysilerinden olmalarına yol açtı. Çırılçıplak kalınca örtünmek zorunda hissettiler kendilerini. Buna göre çıplaklık merhamet giysisinin yitirilişi anlamına gelir. Agamben teolojik aygıt* (Dispositif) dışında bir çıplaklık tasarlamaya çalışır. Bu esnada da çıplak bedenin Benjamin‘deki yüceliğini pornografiye kadar uzatır. Yarı çıplak pornografik bir modele ilişkin olarak şöyle der: “Gülümseyerek çıplaklığını sergileyen bir yüzün söylediği tek bir şey vardır: ‘Sırrımı mı öğrenmek istiyorsun? Örtümü anlamak mı istiyorsun? Pekâlâ, bak o zaman, eğer becerebilirsen seyret bu komple, affedilemez sırdan arınmışlığı!… Ama işte güzelliğin büyüsünün çıplaklık tarafından bu yok edilişi, görünüşün sırdan ve anlamdan yoksun bu yüce ve zavallıca teşhir edilişidir teolojik aygıtı etkisizleştirecek olan…” (sf .38)

“Hiçbir şeyi örtmeyen, gizlemeyen, her şeyi bakışa açık kılan şeffaflık müstehcendir. Günümüzde medyadaki bütün resimler az çok pornografiktir. Bu resimler bize dokunabilecek, bizi yaralayabilecek hiçbir şeye sahip değildir. Olsa olsa like/beğendim nesnesi olabilir.” (sf.43)

Durmadan akan twitter, facebook sayfası. Her şeyden haberdarız, her şey göz yoracak kadar şeffaf ve manadan da bir o kadar uzak. Göz gördü gönül sevdi diyemediğimiz, anı mühürleyemediğimiz zamanlar. Bakarsın, beğenirsin, tüketirsin ve unutulur gider. İz bırakmaz, etkilemez. İçini acıtmaz, kalbini ağrıtmaz. Özlem duyulmayan, anı dondurmayan silik kareler hayatımızdan geçip giderken zaman akmaya devam eder. Ve sen hayat ne güzel sloganlarını yazarsın en güzel göründüğün selfie karalerinin altına gülücük emojileri eşliğinde. Su akar ama yolu senden geçmez.

Şeffaflık toplumu, hem kurban hem fail olduğumuzu söylüyor ve son olarak, “özgürlüğün kontrol olduğu ortaya çıkıyor.” Kontrol altında olmamız için yaşadığımızı sandığımız “özgürlük.” Anlamının üzerimize bir güzel boca edildiği, kusurunun fark edilmediği iç içe geçmiş hayatlarımız.

-İvme Toplumu-

“Sosyal medya ve kişiselleştirilmiş arama motorları internette dışarısının ortadan kaldırılmış olduğu mutlak bir yakın alan oluşturur. Burada insan yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanlarla karşılaşır. Değişimi mümkün kılacak hiçbir olumsuzluk yoktur artık. Bu dijital mahalle insana sadece hoşuna gideceği kesimlerini sunar dünyanın. Böylelikle de kamusal alanı kamusal ve hatta eleştirel bilinci ortadan kaldırarak dünyayı özelleştirir. İnternet mahrem bir alana, rahatlık ortamına dönüşür. Her türlü uzaklıktan arınmış yakınlık da şeffaflığın dışavurum biçimlerinden biridir. (sf.54)

“Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil, mahremiyetlerin sergilendiği, satıldığı ve tüketildiği bir pazardır. Tiyatro temsilin, pazarsa sergilemenin mekânıdır. böylece de günümüzde teatral temsil yerini pornografik sergiye, teşhire bırakır. (sf.54)

Bankacı bir adamla tanışır kadın. Her şey güzeldir ilk başta. Sözlerin tükendiği bir dönemeçten geçerlerken bankacı adam, kadının gözlerinin içine bakarak der ki, ‘bilmem ne bankasındaki hesabınızı takip ettim, hayli yüklü bir paranız var, valla zenginsiniz siz, bunu bizim bankaya şu kadar yüzdeyle vadeli yatırmaya ne dersiniz? O zaman yeni aldığınız evin taksitlerini de daha rahat öder, küçük kızınızın okul taksitleri konusunda boşanmış kocanızın darboğazdaki haline muhtaç kalmazsınız!’

Konuşmanın nereye varabileceğini az çok tahmin edersiniz… Panoptik çağın getirdiği tuhaf ilişkilerden sadece birisidir bu enstantane. En zararsız gibi gözükeni!

Yaşadığımız zamanı, kısacası kontrol toplumu haline gelişimizi özetleyen bir sözcüktür panoptik. Yukarda verdiğim örneğin (yaşanmış bir örnek bu) ötesinde, iktidar biçimlerinin 21. yüzyıldaki gözle görülmeyen bakışının adıdır. Ve çok, çok daha ötesi.. Müge İplikçi, “Panoptik”, Gazete Vatan, 29 Mayıs 2017″ (Kitap hakkında yapılan bir yorumdan alıntıdır )

Byung, kitabında bahsi geçen kısımlar dışında ‘Teklifsizlik Toplumu, Enformasyon Toplumu, İfşâ Toplumu ve Kontrol Toplumu’ gibi alt bölümlere de yer vererek tüm anlatımlarla “Sergileme sömürmedir” ana düşüncesine varmıştır.

“Bir kişinin bir kelimeyle kastettiği bir diğerininkiyle tamı tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutabakat aynı zamanda bir ayrılıktır.” Byung-Chul Han

Güney Koreli yazarın bilmediği, -görse eminim ki bunca dertten sonra ne iyi yaptın kızçe diyeceği- ama bizim çok iyi bildiğimiz bir şey vardır ki, Anadolu topraklarında yazılan her kelimenin söylenen her sözün sonu bir Neşet Ertaş türküsüne bağlanır. Değil mi ki Ercan Kesal’ın bir ropörtajında söylediği gibi ‘Bir Zamanlar Anadolu’da ‘filmi Cannes’de gösterilip filmin sonunda Bozkırın tezenesi söylediği türküyle tüm entelijansiya tarafından bile ayakta alkışlanmıştır ya nasıl varmasın yollar o kara yağız Ozana? Mesela her şey bu kadar ortada ve mahrem bilinmezken o “sevda sırrınan olur” demiş ya, kitaptan çıkarak yola bu kadim öğretisine sığınarak buluşuruz onunla. Sonra da sırrını yine diyemediği bir türküsüne şeffaflık toplumuna nazire yaparcasına kulak veririz…

Ahu gözlerini sevdiğim dilber
Sana bir sözüm var diyemiyorum
Bilmem deli miyim mecnun gezerim
Sırrımı ellere veremiyorum
Derdimi ellere diyemiyorum

Şeffaflık Toplumu’ için 9 yanıt

  • Büyüteci eline alıp resmin tek bir noktasına odaklanarak yapılacak olan analiz, binlerce sayfalık kelime de barındırsa, resmin kendisini değil, büyütecin altında kalan sınırlı bölgeyi anlatacak, bu daraltılmış alandan yola çıkılarak tüme varılamayacak, analiz, resimle örtüşmeyecektir.

    Sosyal medya üzerinden toplumun davranışları değişiklik göstermez, fakat sanayi devriminden bu yana gözlemlenegelen bir metropol hastalığı olan anksiyete, sahte kimlikler üzerinden gerçek ya da gerçeküstü kimlikler yaratmayı körükleyebilir. Üretim bandında, pazar tezgahında, gişede, eğlence hayatında düzenli maaş dışında taktir edilmeden ömrünü çürütmek zorunda kalanların

    Beğen

  • biyosfer kültürün tek kültür odaklı anlayışı herkese dayatması toplumu oluşturan bireylerin değil, doğrudan bu kültüre entegre yapıların eleştiri merkezine oturtulması gerekliliğini bana hatırlatıyor.

    Not: telefondan yazınca parça parça oldu kusura bakmayın.

    Beğen

    • Estağfurullah.Teşekkür ederim öncelikle yorumlarınız için.

      Konunun devamı gibi denk gelen Psikiyatrist Kemal Sayar’ın ” Başı sınuklar için klavuz” adlı kitabını okuyorum şu sıralar.O da sosyolojik bir sorunun bireyler üzerinden yansımasını çesitli vakıalar üzerinden anlatıyor.Aslında her iki kitabında ortak paydası önce insanda olan bozulma.Sizin belirttiğiniz ,bunun sebeplerinden sadece biri.Mesela kitapta kendisinin bu gibi durumlar için kullandığı kimi kavramları söyleyeyim :
      ‘zaman miyobu,enformasyon obezi ,akışkan modern dünyada aslında namevcudiyet,değerlerden ve köklerden yoksun ,durmak bilmeyen malumat seli…” Bunlarin sonucunda meydana gelen anlam ve derinlikten uzak sığ yaşamlar,ruh sızıları.Peki ihtiyacımız olan için kullandığı tanımlama ne yazarin biliyor musunuz ?
      Ekranların fisinin cekilip,telefonların kapatıldığı kendimize ait ‘ zaman kovuklari’ .Yani zamanda eğleşmek..Sistem,yapılar ve tüm güçler bir yana bireysel olarak bunu yapabilirsek düzelmelerde başlayacaktır inanıyorum.Takdiri böyle kazanmak bu zamanın en büyük başarısı olmaz mıydı ? Kendi kendimizi ödüllendirmenin en büyük mükafat olduğunu kavramamız gerekiyor önce.Bir söz var Emerson’a ait belki bilirsiniz :
      ” Seni sürekli başka bir şey yapmaya çalışan bir dünyada kendin olmak büyük bir başarıdır.”

      Yapabilir ve başarabiliriz.

      Liked by 1 kişi

      • Ekranların fişi ya da telefonların kapatılması metaforunuza istinaden, sizin de hak vereceğinizi düşündüğüm enformasyon obezitesi sorunundan hem etkilenen parçası hem de buna ilişkin soruların da muhatabı haline gelmemizi sağlayan bir detayı kaçıyoruz sanki. Tv fişi çekili! telefonu kapalı! topluluklarımız var aslında. Kimler? Köylüler, Romanlar ve kol gücüyle çalışanlar. Endüstriyel tarım ve hayvancılık sayesinde artık fabrikalaşan tarlalar, ağıllar, ahırlar sayesinde dönüştürdüğümüz ya da dönüşmesini dolaylı yoldan desteklediğimiz köylülerin televizyonunun fişini biz takıyor, faytonculuk yapan Romanları hayvan sömürüsü ile suçlayıp belediyelerde sekiz saatlik köleler haline getirerek telefonlarını açıyoruz, gelişen üretim araçlarıyla öldürdüğümüz zanaatçıların internetini bağlıyoruz. Bunu da özgür insanların çıkarları hakkında karar veren devletleri ya da medeniyeti destekleyerek yapıyoruz. Burada Foucault’un 20-21. yy modern insanına dair yaptığı tanım çok isabetli görünüyor: Kendini keşfetmeye çalışan, bunu araştıran kişiyken insan, şu anda olduklarını da reddeden birey haline dönüşmüşken, kişinin kendini düzeltme gayreti rasyonel bir zeminle buluşmayacaktır. Zamanı dolduran şey, değişip dönüşmemize yardımcı olan etkenlerdir. Bundan iki yüz yıl önce Urfa’dan başkente yürüyen bir dervişin yol boyunca yaşadıkları onun üzerinde bin bir değişiklik yaparken, aynı yolu şimdiki zamanda yürüyerek kat etmek hiçbir değişiklik yapmayacaktır çünkü Urfa İstanbul arasındaki kültürel çeşitliliğin mutlak surette son bulduğu, zaman içinde hantal araçların kullanımının gelişimimiz önündeki en büyük engeller haline geldiğini, bir hezimet gibi görünse de maalesef kabul etmemiz gerekiyor.

        Beğen

      • Son yorumunuza geç dönebildiğim için kusura bakmayın lütfen.Elbette katılıyorum söylediklerinize.Bireysel düzelmeler toplumsal boyuta tasınmayınca kendi cevresinden ileriye taşamıyor.Görünür de olamıyor haliyle.Bahsettiginiz konulari kendi icindeki dinamiklerle konusmak ve tartısmak gerekiyor.Bizim bildigimizi bizden daha iyi bildiği iddiasinda olanlar pekala biliyor.Onların istediğine bizlerin cehaleti ve teslimiyetci,kolaycı ruhu eklenince de sonucun bu olması kaçınılmaz oluyor.Yine de yazıp konusalım insaallah.
        Selamlarımla

        Beğen

  • sinchao’ya katılıyorum. Bütün dünyada her milletten, din dil ırk cinsiyet ayrımı olmadan insanlık cep telefonunda kendini buluyorsa derin bir ihtiyaca cevap veriyor demektir. Yavaşlamak, ‘vakti kuşanmak’ -nasıl oluyorsa- geçen zamanı seyretmek tembellik artık. Saniyenin onda biri bir zamanda refleks gösterenler level atlayabiliyor. Oturanlar, koşanların dertli olduğunu sanıyor. O hali yaşamadan, sorunlarını dert etmek, ‘oybirlikçi’ bir toplum için hamasete, ‘dar mahalle’ söylemine prim vermektir. İnsanlar beğeniye, takdire, övülmeye açılıyorsa, bunu sürdürmek için anlamlı ve kalıcı bir ‘şeyler’ de üretmek zorunda kalacak. Doygunluğu farklı, özgün olmakla aşabilecek çünkü.

    Liked by 1 kişi

    • Kesinlikle çok doğru bir yorum.Teşekkür ederim.Birçok şeye bakmadığımız için gözümüzün önünden geçip gidiyor.Zaman akıyor ve kızılderililerin dediği gibi ruhumuz bedenin arkasında ona yetişmek için sürekli koşuyor.

      Durup,yavaşlayıp,dinlemek ve demlenmek lazım..

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s