Bir Aydınlanma Düşüncesi: İşrakilik-II

Gürgün Karaman yazdı…

Aydınlanma Mı Devrim Mi?

Öncelikle “aydınlanma nedir” sorusunu cevaplayalım. Aydınlanma herhangi bir toplumun birtakım mekanizmalar tarafından esir edilmesi, iradelerinin işgal edilmesi ve özgürlüklerinin ellerinden alınması sonucunda toplumların göstermiş olduğu gerek eylemsel gerekse reaksiyoner tavırlardır.

Medeniyetler çatışması teziyle beraber tüm ideolojik, dinsel düşünme biçimlerinin sona erdiğini ilan eden ve kapitalist modernitenin, liberal demokratik yaşam biçiminin mutlak hakikat olarak insanlığa dayatılmasının ardından dünyanın tek tipleştirici batı merkezci ve tahakkümcü sömürgeciliğin esiri olduğu izahtan varestedir. Dünyanın tamamının batılılaşmasını hedefleyen bu tuğyan ve tahakküm ilanihaye devam etmez. Çünkü dünyanın tamamı Batılılaştırıldığında Güneş’in doğuşu yok sayılmış olacaktır. O zaman Güneş nerden doğacaktır, sorusu kendisini dayatacak ve bu tahakkümü kabul etmeyecektir.  Gelinen noktada liberal kapitalist modernitenin ve onun bir ileri aşaması olan postmodernist aşama tüm mega anlatıların (dinlerin ve ideolojilerin) işlevini yitirdiğini, hakikatin göreceleştiğini, buharlaştığını, artık bu anlatıların morga kaldırılması gerektiğini ilan etti. Maddenin ruhuna nüfuz ederek kuantum fiziği ve yapay zekâyla insanlık üzerindeki tahakkümü tahkimleştiren bu siyasal batıcı anlama biçimi, insanlık yok olduğunda, insanlığın ölümünü ilan edecek ve insanlığa son bir Fatiha dahi okuyacak bir insanı bulabilecek mi? Toplumların kaderine el koyan dünyanın sermaye ve iktidar sahipleri bu despotizmi tarihi boyunca hep uygulayagelmişlerdir. Fakat her seferinde bu tahakkümün, “Nur”un kendisini farklı bölgelerde, farklı milletlerde ve dillerde tecelli etmesiyle kırıldığı da bir hakikattir.

Gelinen noktada ideolojilerin ve tüm mega anlatıların ölümünü ilan eden bu despotizm karşısında genel bir insanlık vicdanı tekrar zuhur eder mi? Edecekse bu devrimlerle mi bireylerin ve toplumların aydınlanmasıyla mı gerçekleşecektir? Bu, üzerinde tartışılması gereken bir konudur. Marksizm ve onun türevleri olan yaklaşımlar devrim üzerinde durarak direkt olarak var olan iktidar biçimlerinin cepheden yürütülecek olan başkaldırılarla yıkılması gerektiğini savunur. Fakat Sovyet, Çin vb. deneyimlerde görülen Marksit yaklaşımın devrimden sonra kendi diktatörlüğünü ve despotizmini dayattığı yakın dönemlere ait tarihsel birer gerçekliktir. Dinlerin bu konudaki tutumları “devrim midir, aydınlanma mıdır?” sorusu ise tartışmaya açık olmakla birlikte bizim cihetimizden dinler aydınlanma ve devrimi birlikte bağrında taşıyan bir olgudur. Her türlü ilerlemeci kapitalist post modernite ve her türlü güç temerküzüne dayalı despotizmler karşısında “eleştirel düşünceler bugün, büyük tarihsel eğilimin karşısında güçsüzmüş gibi gözükseler de, özgürlük kalıntılarından ve gerçek insani eğilimlerden yana olmayı gerektiriyor.” (Adorno) Batı merkezli bir aydınlanma karşıtı değil ama tüm insanlığın selameti, hak-hukuk, adalet-özgürlük perspektifine dayalı aydınlanma ve buna bağlı yıkıcı olmayan inşacı aydınlanmalar her zaman mümkündür. Bunun tarihte sayısız örnekleri vardır. En basitinden yakın dönem tarihi açısından Said Nursi’nin projesi, Hindistan bağımsızlığında Mahatma Gandhi’nin aydınlanmacı sivil itaatsizlik ve direniş metodu sadece iki örnektir. Sorun, siyasal batı merkezli bir aydınlanmanın dayatılması ve gerek liberal kapitalist siyasal batı gerekse düşünsel/felsefi batı açısından batı dışında bir aydınlanmanın dinamiklerinin ortaya konulma çabasının gösterilmesi gerekir. Batılı “aydınlanmanın –demirden faşistlerin ikiyüzlülükle göklere çıkardığı ve her şeye uyum gösterebilen insanlık uzmanlarının hayata geçirdiği- durmaksızın kendisini tahrip etmesi düşünmeyi, zamanın ruhunun (Zeitgesist) getirdiği alışkanlıklar ve eğilimler karşısında kalan son masumiyeti de kendisine yasaklamaya zorlamaktadır.” (Adorno)

Hâlihazırda genelde Müslüman toplumlarda ve yaşadığımız ülke olan Türkiye’de kuşatıcı bir aydınlanmanın ortaya çıkmamasının birçok temel sebebi vardır. En temelde kadim Anadolu-Mezopotamya toplumlarındaki iktidar anlayışı ve buna yamalı olarak üretilen bilginin hâkimiyetidir. Anadolu-Mezopotamya toplumlarında iktidar anlayışı Michel Foucault’nun tabiriyle pastoral olarak işlemektedir. Hâkim iktidar anlayışı Tanrı-Kral ve kutsallık üzerinden işlediği için ortaya bir “pastorallığın” çıkması kaçınılmazdır. Pastoral iktidardaki temel iktidar mekanizması sürü-çoban ilişkisine dayalıdır. İktidar ve halk arasındaki temel ilişki sultan-kul, padişah-tebaa olarak temayüz ederken âlim/aydın/entelektüel durum açısından ise havas (seçkinler, düşünürler)-avam (avam, cahil halk) dikotomilere/kategorilere dayanmaktadır. İktidar Mısır, Sümer, Akad, Babil, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve nihayetinde Osmanlı dönemlerinde iktidarın kutsalla olan ilişkisi üç şekilde ortaya çıkmıştır: kral ya Tanrı’nın kendisidir (Firavunlar) ya Tanrı’nın oğludur (Nemrutlar) ya da Tanrı’nın temsilcisidir. Tanrı’nın temsilcisi olan iktidar biçimindeki durum İslam’ın ortaya çıkışından sonra dört halife döneminin sona ermesiyle beraber ortaya çıkan bir işleyiş mekanizmasına sahiptir. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı iktidar mekanizmasında sultan “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” (Zillullah fil ard) ve yeryüzünün halifesi (halife-i ruyi zemin) olarak kodlanmıştır. İktidar mekanizması kutsallık halesi ve koruması altına alınınca dolayısıyla hâkim düşünme biçimi buna göre kendini yapılandırmış ve bu açıdan hâkimiyetini iktidarla birlikte tahkim etmiştir. Muhalif olan tüm damarlar kesilmiş, yok edilmiş, tekfir, tahkir ve tezyife tabi tutularak, hem önderleri hem de müntesipleri takibatlara uğramış, darağaçlarında sallandırılmıştır. Bunun en çarpıcı örnekleri İbni Rüşd, İmamı Azam Ebu Hanife ve Şeyhul İşrak Sühreverdi’dir.

Hz. Muhammed davetine başladığı zaman on üç yıllık Mekke döneminde kelimenin gerçek anlamında “entelektüel/âlim bir topluluk” inşa etti. Ve bu topluluk sahip olduğu bilgi ve birikimin Medine’de ve ilerleyen tarihi süreçlerde neye tekabül edeceklerini de çok iyi kavramışlardı. Hz. Peygamberin bu potansiyeli ortaya çıkarması olmasaydı Ebubekir, Ömer, Ali, Ebu Zer ve sonraki kuşakların nasıl ortaya çıktığını temellendirmek mümkün değildir. Dünyaya yön veren entelektüel devrim İslam ile birlikte tüm dünyaya yayılmaya başladı. Fakat asıl kırılma yine düşünsel olarak ortaya çıktı. Hz. Peygamberin vefatı ve dört halifeden sonra hortlayan “kabile-ganimet-akide” savaşında gerisin geriye siyasal olarak cahiliye aklına dönen Araplar “akideyi” (düşünce ve davayı) kabile ve ganimete tercih ettiler. Fakat entelektüel birikim İslam’dan aldığı ilhamla muazzam bir birikim ve medeniyet ortaya koydu. Siyasal tüm baskılara rağmen bunu canı pahasına ortaya koyan Müslüman ulema hala –Müslümanların yitiği olarak- keşfedilmeyi beklemektedir. Müslüman toplumların kendi medeniyetlerine olan borcunu ödemeleri ancak onların yeniden keşfi, okunması, yorumlanması ile mümkündür. Bu gerçekleştiği takdirde Müslümanlar hem bu vebalin altından kalkacaklar hem de insanlığa söyleyecek sözlerinin ve projelerinin olduğunu haykırabileceklerdir.

Gelinen modern dönemde –istisnalar hariç- ilmi/düşünsel üretim hala egemenlerin saraylarında üretilen ve hâkim olan yaklaşımdır. Yapılan tüm üretimler akademyada sadece ehliyete (diploma), kariyere, performansa endekslenmiş durumdadır. Bunun da ötesinde üretildiği varsayılan düşünce “olguların saptanmasına ve olasılıkların hesaplanmasına kesin bir sınır konmaması durumunda –olup-anlayan zihin şarlatanlıklara ve batıl inançlara karşı fazla duyarlı kalacağı kanısı, şarlatanlıkların ve batıl inançların büyük bir istekle kabul görmesine yol açan çorak bir zemin hazırlamaktadır.” (Adorno) Kullanılan dil, dilin en ilkel halini esas alan, iktidarların meşruiyetine halel getirmeyen, buyurgan vaaz dilinin ötesine geçememektedir. “Kurulu düzenlerin sultasının” devamını dillendirmekten öte hak-hukuk, adalet ve özgürlük içermeyen bu köhneleşmiş dil ve söylem biçimi hala tarım döneminin aklına sahip yıkıcı ve yıpratıcı bir dil olup, kapitalist modernite ile de gerçekleştirdiği muhafazakâr evliliğin gayri meşru evladından başka bir anlama tekabül etmemektedir. Bu durumun ortaya çıkardığı en temel şey “dini ve insani vicdanın krizi” olduğu hakikatidir. Bu hakikat karşısında derdin devası devrim mi aydınlanma mıdır? Sorusunun cevaplanması dini ve vicdani erdemini yitirmemiş olan herkesin üzerinde kafa patlatması gereken bir sorudur. Modern düşünce genel itibariyle Müslüman birikimin üzerinde –yine istisnalar hariç- bir “gölge yazar” (epifenomen) konumundan hareket etmektedir. En nihayetinde Müslüman akıl açısından ilmi yaklaşımın üç temeli vardır: Birincisi, ilim maluma tabidir. İkincisi, ilmin amacı marifet, marifetin amacı eylemdir (salih/erdemli amel/davranış). Üçüncüsü âlim ilmiyle amel edendir. Yani âlim/aydın/entelektüel olan düşünür (âlim) ilmi üretim faaliyetinde bulunan ve bunu davranışlarında yaşayan eylemci/aktivisttir. İlim salt zihinsel bir çaba ya da spekülatif, hayali bir üretim olamaz. Helal-haram felsefesini ve kadim fıkıhtaki arkeolojik kazısını yapmak ilmi bir üretim değil akademik, diplomaya, kariyer ve performansa, kapitalizme tahvil edilmiş bir üretim ilim değildir. Bu da ne vefadır, ne sadakattir ne de hakperestliktir.

Bizim burada kullandığımız aydınlanma kavramı, Müslüman toplumların kendi medeniyetlerinin önünde diz çökerek derslerini almaları ve bunu insanlığın ortak birikimiyle buluşturmalarıdır. Bu işrak (aydınlanma) olmadan Müslüman toplumların kendi benlikleriyle buluşmalarıyla mümkün değildir. Epistemolojik kopuş beraberinde ontolojik bir kopuşu, bu da kozmolojik (dünya ve evren tasavvuru) bir kopuşu üretmektedir ki bu durum yabancılaşmaya neden olmaktadır.

Batı merkezli bir aydınlanma barbarlığa bir geri dönüş olarak kendisini dayattı. Kategorik olarak doğu merkezli bir aydınlanmanın (ışık doğudan yükselir sloganı) da başka barbarlıklar üretmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Önemli olan insanlığın ortak birikimini –ezeli hikmet çerçevesinde birey ve toplumlarda içsel sarsıntılara yol açacak, onlara insan olma onur ve haysiyetlerinin iktidar ve kapitalizmden ibaret olmadığını haykırmaktır ki bu da ancak var olan ya da dayatılan tüm düşüncelerin sorgulanmasıyla mümkündür. Allah’ın arzında, insan aklından fışkıran hak ve hakikate tekabül edip, insanlık onur ve haysiyetini ortak bir paydada buluşturan ne varsa bir mümin için yitik bir hikmettir. Gerçek bir aydınlanma ancak bu açıdan sağlanabilir. Değilse herhangi bir medeniyeti, düşünce, inanç veya ideolojiyi merkeze alarak bunu insanlığa dayatmak despotizmden öteye gitmeyecektir.

Aydınlanmanın temel diyalektiği geçmişin, şimdinin ve geleceğe dair olan düşüncelerin harmanlanmasıyla işler. Bu işlemi yapabilmek için ezeli hikmeti bugünle harmanlamak ve yeni bir epistemolojik ve ontolojik dil kurmak gerekir. Gerçek bir aydınlanma, toplumsal olana yaslanan, iktidarları değil bireyleri hedef alan ve her türlü iktidar mekanizmaları karşısında bireyin ve toplumun haysiyet ve onurunu, özgürlüğünü savunan ve koruyan bir aydınlanmadır. Kategorik olarak bir aydınlanma dayatmasında bulunmanın geleceği nihai nokta coca colanın reklamlarını meşrulaştırıcı bir aparata dönüşecektir. Bu da başka tür bir barabarlığı doğuracaktır.

Sonuç olarak devrimlerin ve ideolojilerin artık iktidarlar karşısında herhangi bir hükümlerinin kalmadığı bir vakıadır ve bunu örtbas ederek bir umut avcılığı yapmanın da sahihliği yoktur. Olması gereken, bireylerde ve toplumlarda içsel sarsıntılar yaratacak, her türlü despotik baskılar karşısında meydan okuyacak yeni düşünme biçimleri sunmaktır. Müslüman akıl açısından avam-havas ayrımı sadece bir elitizim değil aynı zamanda iktidarların devamını sağlayan ve onların tüm uygulamalarını meşrulaştıran, birey ve toplumları aşağılayan bir tutumdur. Televizyonun yatak odalarına, pornonun bir cep telefonun vasıtasıyla ya da olumlu anlamda bilgiye erişimin bir klavye tuşu kadar yakın olduğu yirmi birinci yüzyılda bu seçkinciliğin de artık bir hükmü kalmamıştır. Hesap sorulması gereken temel mekanizma Müslüman toplumların başında Demokles’in kılıcını din ile yağlayıp, kapitalist modern tefecilik ile bileyip bu toplumların canına okuyan her türlü aydınlanma, özgürlük ve adalet karşıtlığını deşifre etmek ve bunu “…Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (14/İbrahim 24) ilkesi çerçevesinde yapmayı başarmaktır.

(Devam edecek: Bir sonraki başlık Şihabettin Sühreverdi: Şalu Şepık, Kalender)

Gürgün KARAMAN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s