Koca Kız

Cemil Kanca yazdı...

kışşş

Yok bir beklediği. Umudu da yok. Odanın camları buğulu. Ocaklığa iki odun daha atıyor. Radyonun sesi kısık. Davudi sesli bir adam şarkı söylüyor: “Kalbimin sahibi sensin/Orda yalnız sen varsın.” Hamur teknesinin örtüsünü kaldırıyor: Hamur iyice şişmiş. Tam kıvamı. Biraz daha kalsa, ekşir. Ellerini yıkıyor; hamuru tepsiye dolduruyor, kuzineye sürüyor. İki odun da kuzineye atıyor.

İki haftadır böyle: İkindi saatlerinde kar yağmaya başlıyor. Gece boyunca yağıyor; sabah ara veriyor. Daha şimdiden adam boyunu aştı. Böyle giderse, üç metreyi bulacak. “Yakınmanın faydası yok” diyor kendi kendine : “Kalk; hazırlıklara başla. Ahırda inekler yal ister.”  Yalnız onlar mı? Yatalak annesi de birazdan seslenir: “Koca Kız acıktım!” İyi yaptın. Başka ne yaparsın ki zaten? Yemek, yatmak bir de höykürmek. Nasıl olsa hizmetçin alesta. Oh ne babam devlet! Bir değil, üç değil, beş değil; tam yedi yıldır böyle. Bir kez olsun beni düşündün mü? Vazifeli doğduk ya: İstifa hakkımız bile yok. Hayat mı bu be? Ah Hamide ah! Adak olan yutak olur derlerdi de inanmazdın. Yaş da aldı başını gitti. Tek bir siyah tel bile kalmadı saçımızda. Melike Hanım farkında mısın? Dışardan birisi baksa, ablan gibi durduğumu söyler. Aramızdaki kırkbeş yıl nasıl kayboldu dersin? Sen olduğun yerde kaldın. Ya ben? Sanki bitmeyecekmiş gibi har vurup harman savurdum yılları. Nihayet kırkiki yaşımı da devirdim. Senin umurunda mı?

Buğulanan camları kuru bir bezle siliyor; yıllardır yaptığı gibi güneşin doğduğu tepelere bakıyor: Hava kararmak üzere. Onları görmekten ayrı bir sevinç duyduğu o üç ağaç yine yerinde. Çıplak değiller; kardan bir örtü var üzerlerinde. Şefkatli bir ana gibi koltuklarının altına aldıkları o ahşap ve iyice eski ev de orada duruyor. İki penceresi iki göz gibi ufukları gözlüyor. “Haydi, bakalım Hamide!” diyor: “İş başına!”

Lahana kazanını zincirden indiriyor, yalı ılıştırıyor; babasından kalma yün pantolonu giyiyor, balıkçı çizmelerini de ayaklarına geçirince; iş tamam. İçinden bir gülme geliyor. Gelmiyor da kopuyor sanki. Babası; çok özel günlerde giydiği pantolonunun düştüğü durumu görseydi, ne derdi diye gülmekten kendini alamıyor. Ahırda geçirdiği süre bir saat. Üç litre sütle eve dönüyor. İki ineğin bugünkü ikramı bu: Üç litre süt. Bu kışta-karda hiç de fena sayılmaz. Onu da bulamayanlar var.

depositphotos_54385679-stock-photo-three-trees-on-a-snow

Sütü süzgeçten süzdürüyor, kaynatmak için sacayağının üstüne koyuyor. Kuzinedeki tepsiyi çıkarıyor. Ekmek de ekmek olmuş hani. “Tam ağzına layık Melike Hanım!” diyor.

Şişeli lambanın kirli sarı ışığı altında tencerenin başında: Bir yandan sütü karıştırıyor, bir yandan sırtı ona dönük annesine bakıyor. Acıyor ona: “Yüzü kaşık kadar kaldı; bedeni kuş kadar. Bir zamanlar ne kadındı! Tarla mı dayanırdı önünde? Bütün o meyve ağaçlarını diken, bakıp yetiştiren o değil miydi? Bakma böyle arada bir kızdığıma Melike Hanım!” diyor: “Emeğini inkâr edicilerden değilim ama nihayetinde ben de bir insanım. Olacak elbet bir eksiğimiz. Senin olmadı mı? Hiç söz dinlemedin. Dinlemezdin zaten. Hayatında önem verdiğin tek şey vardı: Toprak. Fundalıkları kazıp tarlaya çevirdikçe güllerin açardı. Zavallı karakaçanın anasını dinini ağlatırdın gübre taşımaktan. Kendini de harap ederdin; zavallı babamı da. Dayanamadı adam. Sonunda vakitsiz ayrıldı gitti. Yine durmadın. Bu kez kardeşime taktın kancayı. O da terk etmekte buldu çareyi. Kendini kente attı da kurtuldu çocuk. Kurtuldu mu acaba? Senin sıkıyönetiminden kurtuldu dersek daha doğru olur. Gerçi senden öğrendiği bahçıvanlığın ekmeğini yiyor ama hiç değilse kafası dinç. İkide bir de şu iş kaldı, bu iş yetişmedi diyen yok başında. Karısı da bir melek: Ağzı var, dili yok bir güzel kadın. İki de çocuk. Allah’tan daha ne istesin?

Kırk yılda bir geldiği de oluyor. Yağmurda tavuğa su verir gibi hatırını da soruyor. Oh ne güzel! Ondan iyisi yok. Senin yanında itibarı büyük. Uzak kalınca insan daha mı itibarlı oluyor? Anlaşılan öyle. Dönüp dolaşıp kabak da benim gibilerin başına patlıyor. Bedenin eridi gitti ama dilin hala eski keskinliğinde. Dil değil de kılıç sanki. Ne yapsam sana yaranacağım yok. Hiç değilse; içimde kalıp da yüreğimi şişirmesin.”

Kendi kendine konuşma huyu ne zaman peyda olmuştu? Sorsan hatırlayamazdı. Üzerinde durduğu bir konu da değildi bu. Babası sağken böyle bir huyu olmadığını bilirdi yalnızca. Arada bir babasına kızdığı da olurdu. Ne vardı bu kadar erken gidecek? Kime bırakıp gidiyordu karısını? Sanki orada; toprağın altında rahat mı var? Öyle umuyor insan. Hayattan sıkıldıkça bilmediği o ülkeyi arzu ediyor: Son çare deyip ölüme sığınıyor. Babasınınki intihar değil; dayanılmazlık.

Gece ilerliyor: Melike Hanım hala uykuda. Oysa bu saatlerde çoktan uyanmış olurdu. Uyanır uyanmaz da “Acıktım!” diye feryadı koparmış olurdu. “Demek ki rahat” diyor kendi kendine. Radyonun düğmesine el atıyor, dalgayı değiştiriyor. Saat tam:21.00. Radyo Tiyatrosunun başlama saati. En çok sevdiği program bu. Bu gece “Zeliş’in devamı var: Babası barışmaya yanaşacak mı? Öykünün mutlu sonla bitmesini istiyor. Dinledikçe umudu kırılıyor. Kimler girmiyor ki olayın içine? Bir partinin ilçe başkanı bile devreye sokuluyor. Hayat, sanki Zeliş’in hayatı değil. Kararını vermiş, kaçmış. Kime? Sevdiği adama. Bundan kime ne?

Nişanlıymış. İyi de; kendi isteğiyle mi nişanlanmış? Yok. Kimin kararı bu? Babasının. Zeliş ne yapmış? Zeliş bu karara karşı çıkmış. Sorun ne? Babasının kararına nasıl karşı çıkarmış? Karşı çıkmış da kıyamet mi kopmuş? Neden kopsun ki? Kaçak yaşıyor olsalar da mutlular ya! Hamide’nin içini saran da bu. Korkuyor bu mutluluğun bozulmasından. Nihayet öykü istediği gibi bitiyor. İçine su serpiliyor.

Duvarda Zeliş’in yüzü beliriyor: Arkasında Kilizman’ın tütün tarlaları. Daha uzakta mavi bulutlar içinde dağ yamaçları. Zeliş’in yüzünde bir gülümseme. Gözleri gürül gürül ırmak. Akmıyor da çağıldıyor. Sıkıca tutuyor kocasının elini. Adliye binasının önünden kalabalıkları yararak yeni; yepyeni bir hayata doğru yürüyorlar.

bulutlar

“Ah!” diyor: “Zeliş’in onda biri kadar cesur olabilseydim.”

Annesine sesleniyor: “Melike Hanım!”  Cevap yok. Oturduğu iskemleden kalkıyor, annesinin başına gidiyor: “Anne!” Ses yok. Yorganı kaldırıyor, yüzüne bakıyor: Gözleri kapalı. “Uyan bakalım sultan!” diyor: “Acıkmadın mı?” Yine ses yok. Elini alnına koyuyor: Buz gibi. “Anne!” diye bağırıyor.

El fenerini kapıyor, kapıyı açıyor; karanlığın içine doğru haykırıyor:

—Şamil Dayı! Şamil Dayı!

Karanlıktan cevap geliyor:

—Ne var Hamide?

—Çabuk gel…

Cemil KANCA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s