Şihabettin Sühreverdi: Şalu Şepık ya da Kalender

Gürgün Karaman yazdı…

“Felsefe, düşüncede kavranılan kendi çağıdır. Herhangi bir felsefenin kendi çağına özgü dünyayı aşabildiğini hayal etmek saçma bir şeydir… Felsefe soluk rengini solgun zemin üstüne vurduğu zaman, bir yaşam biçimi daha eskimiştir. Felsefenin soluk rengi ile o artık gençleştirilemez, sadece anlaşılabilir. Minerva’nın Baykuşu kanatlarını ancak gün batarken açar… Ve… Devrilen bir ağaçtan çok, sürekli büyüyen bir ormanın sesini dinlemek gerekir…”

Bu sözlerin sahibi Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’dir (1770-1831). Minerva, Roma bilgelik tanrıçasıdır. Baykuş, kadim zamanlarda bilgeliğin sembolüdür. Bir döneme damga vuran düşünceler ve inançlar, o çağ sona erdikten sonra daha sağlıklı değerlendirilebilir, neye tekabül ettikleri daha iyi anlaşılabilir. İslam düşünce geleneğinde Gazali’nin filozofları tekfir ve tahkir etmesiyle ortaya çıkan düşünsel krizi aşma arayışları yer yer kendini açığa vurmak zorundaydı. Çünkü düşünce durdurulamaz, kelepçe vurulamaz, hadım edilemez olandır. Düşünce, bilgiye dayanır ve bilgi mekânsız bir hakikat olarak herhangi bir mekâna hapsedilmeye gelmez. Sühreverdi böyle bir dönemden sonra dünyaya gelen Kürt bir filozoftur. Onun düşünceleri, ontolojik, epistemolojik ve özellikle kozmolojik görüşlerinin bugün modern fiziğin geldiği noktayla örtüşmelere sahip olması, onun gerçekten de “evrenin sınırlarını zorlayan” bir deha olduğunun göstergesidir.

“Şalu şepık” (geleneksel kıyafetlerle malul pejmürdeliğin(!) ve dahi buna dayalı kalenderilik olarak saltanatın ve modernitenin protestosu) hem Sühreverdi’nin hem de Said Nursi’nin şahsında kendisini gösterir. Hayatları boyunca iki deha da “çullarıyla” yaşamlarını devam ettirmişler ve ikisi de evlenmeden, hapis ve sürgünler sonucunda hayata veda etmişlerdir. Biri, İslam düşünce geleneğinin yaslandığı üç damardan İşrakiliğin (Nur) kurucusu, diğeri de çöküş döneminde yeni bir “Nur” kurucusudur.

Gazali’nin filozofları tekfiriyle başlayan süreçte büyük bir tıkanma evresine giren İslam düşüncesi/felsefesi yeni arayışlar neticesinde İşrakilik olarak kendisini dışa vurmuş ve bunu başarmak da Sühreverdi’ye nasip olmuştur. Sühreverdi 1153’te Kuzey batı İran’da Zencan iline bağlı Ebher ilçesinin Sühreverd köyünde doğmuştur. İlk kurumsal eğitimini bugünkü İran sınırları içinde bulunan ve dönemin en gözde matematik-astronomi okulunun bulunduğu Meraga’da Fahrettin Razi’nin de hocası olan Mecdüddin el-Cili’den mantık, felsefe ve fıkıh usulü dersleri aldı. Yine İran’da ve dönemin en gözde ilim şehirlerinden biri olan İsfahan’da Zahirüddin el-Kari’den mantık dersleri okudu. Burada aldığı dersler onun düşünce dünyasında büyük bir etkiye sahiptir. Burada bulunduğu süre içinde İbn-i Sina felsefesini benimsedi. Daha sonra Anadolu’ya geçerek çeşitli ilim meclislerinde bulundu. Diyarbekir’de kalmayı çok seven Sühreverdi, dönemin Artuklu Devleti Harput (Elazığ) emiri İmadüddin Ebu Bekir b. Karaarslan ile tanıştı ve El-Elvahul İmadiye adlı eserini emirin adına ithaf ederek yazdı. Mardin ulemasından Fahreddin el Mardini’nin ilim meclisine katılarak ondan dersler aldı. Selçuklu sultanı Melik Nasirüddin Berkyaruk ile sıkı ilişkiler kurdu ve büyük bir hürmet gördü. Sultan Berkyaruk adına ithafen Pertevname adlı eserini yazdı. Sultanın felsefi düşüncesinin üzerinde çok büyük bir etki bıraktı. Sultan Berkyaruk, İran topraklarına geçtiğinde şöyle bir ferman yayınlamıştı “Kamu maslahatında taassuba yer yoktur.” Bunu burada belirtmemizin nedeni sultanın Sühreverdi’ye neden değer verdiğinin anlaşılması içindir. Dönemin mükemmel bir siyaset felsefesine sahip ve ilme büyük değer veren Sultan Berkyaruk’un Sühreverdi’yle ilişki kurup ondan ders alması daha da anlamlı bir hale gelmektedir.

Sühreverdi’nin Anadolu’ya geçiş dönemi yirmili yaşlarına denk gelmektedir. Bu da onun ilme olan merakından kaynaklanıyordu. Gittiği ilim merkezlerinde bir türlü tatmin olamama hali, onu sürekli ilim aramak için yollara düşürmüştü. Anadolu’ya geçtiğinde Anadolu’nun büyük bir bölümü Selçukluların hâkimiyetindeydi. Konya’da Selçuklu sultanı İkinci Kılıçaslan’dan büyük saygı görmüş ve sultanın vezirine dersler vermiştir. Sivas, Malatya, Diyarbekir gibi dönemin Anadolu ilim şehirlerindeki ilim meclislerine katılarak en son Mardin üzerinden Halep’e geçmiştir.

Şafii olan Sühreverdi, Halep’e vardığında Selahaddin Eyyubi bölgede hâkimiyeti büyük oranda sağlamış ve Halep yönetimine de oğlu Melik Zahir’i görevlendirmişti. Halep ulemasının önde gelenlerinden Şerif İftiharüddin bir Hanifi âlimiydi. Halep’te Selahattin Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir’le çok sıkı bir dostluğu oluşmuş ve Melik Zahir tarafından her türlü desteği görmüştür. Sühreverdi dünyaya değer vermeyen, Mesihi görünümlü karizmatik bir kişiliğe ve çok keskin bir zekâya sahipti. Kalenderi kılıklı (şalu şepık, pejmürde), zahit bir tavra sahip tek çabası ilim olan Sühreverdi, Halep’te ilim meclislerinde tartışmalara girdiği ve girdiği tartışmalarda da ulemanın onun karşısında duramadığı anlaşılmaktadır. Onun keskin zekâsı, kalenderi duruşu ve ilme olan vukufiyeti hiç şüphesiz Halep uleması tarafından kıskançlıkla karşılanmıştır. Melik Zahir tarafından korunması, büyük saygı ve hürmet görmesi, ona ders vermesi de ulemanın kıskançlığını daha da arttırmışa benziyor. Yoksa ilminden başka elinde bir gücü olmayan bir filozofun ölüm fermanı neden verilsin ki!

Halep ulemasının bu Şeyhu’l İşrak’a yaptığı suçlamalar şunlardı:

1-Eski müşrik Fars inançlarına sahip olması, bunları yayması ve Şuubiye mezhebine yakın olduğunun iddia edilmesi. Şuubiye mezhebi, İslam’ın yayılıp gelişmesine karşı (Cabiri’nin deyimiyle ) “Arap evinin korunması” ideolojisine bir tepki olarak ortaya çıkan ve Semerkant’tan başlayarak Kuzey Afrika’ya kadar yayılan bir mezhepti. Her tür etnisiteyi kendisi için tehdit olarak gören ve bunu İslam ile manipüle eden Arap Evi İdeolojisi, haliyle farklı etnisiteler üzerinde faşizmi teolojik bir baskı ve asimilasyon aracı olarak kullanıyordu. Türk, Kürt, Fars vb. etnik kökenlere sahip âlimlerin kendi soylarını –özellikle tarikat şeyhlerinde- bir şekilde etnik silsileler yoluyla dört halifeye veya Hz. Peygambere bağlamaya çalışmaları politik baskıların başka yansıtmalara havale edilerek bastırılmasından başka bir şey olmasa gerektir. Sühreverdi zaten açık bir şekilde eserlerinde Ezeli Hikmet’ten açıkça beslendiğini dile getirmekte ve onları yüceltmektedir. “hikmet müminin yitiğidir, onu nerde bulsa alır.” diyen Hz. Peygamberin yol göstericiliğini, sünnetini esas almıştı. Fakat ilmi seçkinciliğin iktidar alanındaki pastasına çomak soktuğu için bunun ulema tarafından kabul edilebilmesi mümkün değildi.

2-Filozof-kral iddiası: Hikmetül İşrak eserinde filozof-kral iddiasının siyasi güç ve hâkimiyete sahip olmadığını iddia etse de ulema onun bu yorumunu siyasal/politik alana çekerek onun krallık iddiasında bulunduğuna hükmederek mahkûm etmiştir. Hikmetü’l İşrak eserindeki tam paragraf şu şekildedir: “Ancak bu elçilikten ve halifelikten kastım her zaman için siyasi güç ve hâkimiyete sahip olmak değildir. Aksine ilahi imam, açıkça idareyi elinde tutan kimse olabileceği gibi kimliği gizli birisi de olabilir. O çoğu kimsenin ‘Kutup’ diye isimlendirdiği kişidir. Onun kimliği çok gizli olsa da yöneticilik onundur. İdare onun elinde olursa, o çağ ışıklı olur. Ama bir devir de ilahi yönetimden mahrum olursa, o devirde karanlık hakim olur.”

3-İlhad ve zındıklığının halkın ve Halep valisi Melik Zahir’in ahlak ve itikadını bozduğu iddiası.

4-İsmaili ve Bâtıni fikirler taşıdığı, Karmati (komünist fikirler yaydığı, Fatımilerin bir davetçisi (ajanı) olduğu iddiası.

5-Mazdeist ve Zerdüşti fikirlere sahip olduğu iddiası.

6-Geleneğe karşı çıkan yapısı, ulemanın oluşturduğu düzene uymadığı iddiası.

7-Büyücülük yaptığı iddiası (Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Otto, 2014, s.34-35).

Hemen hemen bütün araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri ortak görüş Sühreverdi’nin karizmatik şahsiyetine ve ilmi derinliğine ulemanın duyduğu kıskançlık ve bunun politik alana taşınarak istismar edilmesidir.

Fiolozofun Elvah-ı İmadiyye adlı eserinde “ilahi inayet her asırda Allah’ın ayetleri ile desteklenmiş olarak Allah tarafından kendi toplamlarını ıslah ile görevlendirilmiş bir kişinin varlığını gerektirir.” tarzındaki ifadeleri delil olarak öne sürülmüş ve suçlamaya esas olarak da filozofun, artık imkânsız olduğu halde Allah’ın bir peygamber yaratmaya gücünün yeteceği yönünde düşünceler taşıdığı ileri sürülmüştür. Ancak müellifin ifadeleri konu bütünlüğü içinde ele alındığında, çağdaşlarının Sühreverdi’nin bu sözünü farklı bağlamlara çektiklerini ve düşünürün kastının bir şekilde görmezden gelindiğini söyleyebiliriz. Ayrıca idam kararının asıl gerekçesinin siyasi bir çekememezliğe dayanma ihtimaline de işaret etmek gerekir. Zira Sühreverdi Halep’e geldiğinde vali Melik Zahir’in üzerinde etrafındaki ulema sınıfının etkisi vardı. Sühreverdi’nin şehre gelişiyle birlikte Melik Zahir’le aralarında sıkı bir dostluk oluşmuş ve Melik Zahir onu neredeyse bütün önemli işlerini istişare edebileceği bir dost olarak kabul etmiştir. Bu durum ulemayı rahatsız etmiş ve Sühreverdi’yi siyasi ikballeri için tehlikeli görmüşlerdir. Muhalifler, hem Halep’te kamuoyu oluşturup fetva çıkarmışlar, hem de Selahaddin’i (Eyyubi) etkileyecek düşünce ve iftiralarla dolu mektuplar yazarak Sühreverdi’nin idamını talep etmişlerdir. Hatta sürgün edilmesine bile mani olmuşlar, nereye giderse orayı da ifsat edeceğini söylemişler, nihayetinde amaçlarına ulaşmışlardır. Öldürülmesi için Halep ulemasından Zeynüddin ve Mecdüddin b. Cehbal isimli kardeşlere fetva verilmiş, bu fetva, katlinin vacip olduğu şeklinde bir mazhar haline getirilerek Selahaddin’e gönderilmiştir. O da Kadı Fadıl hattı ile oğluna (Melik Zahir) düşünürün mutlaka öldürülmesi, asla serbest bırakılmamasını bildiren bir emir göndermiştir. Eğer emir uygulanmazsa, Halep’e gelip hem düşünürü hem de oğlunu kendisinin cezalandıracağını bildirmiştir. Melik Zahir, dostu ve hocası Sühreverdi ile bu durumu müzakere edince Sühreverdi ona “Beni zindana hapset ve aç bırak.” şeklinde bir öneride bulunmuş ve bunun kabul görmesi neticesinde bir nevi açlık grevi yaparak idamının gerçekleşmesini sağlamıştır. Vefat tarihiyle ilgili çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Ancak birçok tarihçi, vefat tarihinin 4 Ağustos 1191 olduğunda hem fikirdir. Sühreverdi bu sırada henüz 36 yaşında idi. (Hikmetü’l İşrak, T. Yazma Eserler Kurumu, 2014, s. XV-XVI, 2015) Sühreverdi öldüğünde büyüklü küçüklü eserleri yanında risaleleri ile beraber yüze yakın eseri bulunduğu kaynaklarda ifade edilmektedir.

Sühreverdi’nin hayatını anlatan, Seyyid Yahya Yesribi’nin Kalender ve Kale adlı romanı İnsan Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Burada temel amacımız girişte de belirttiğimiz gibi kadim geleneğimizin ayan-ı sabitelerini (sabit asıllarını)  keşfetmek ve çağdaş bilincimize taşıyarak geleneğimizle olan temasımızı sağlamaktır.

(Devam Edecek… Bir sonraki makale: İşrakilik’in Temel Esasları)

Gürgün KARAMAN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s