Gerçekten Kendimiz Olduğumuz Anlar

Emre Bozkuş yazdı…

-I-

İnsanın gerçek anlamda kendisi olduğu yegâne an, uykuyla uyanık arasında geçişler yaşadığı mahmurluk halidir. Sosyal baskılar, kalıplar ve ince hesaplardan uzak; düşüncelerin esaretinden, arzuların tahakkümünden ve duyguların eziyetinden bilinçsizce kopmuş vaziyette bakınırız çevremize. Huzurun, sükûnetin ve sevginin özgürce dolaştığı ateşkes zamanlarıdır bunlar. Aklın hengamesinden tükenen biçâre dimağa doyulmaz bir istirahat imkanı verir. Adeta cennetin ayakları altında olduğu hissine kapılırsın. Uykuya karıştığında zihnin, dipsiz bir kuyuya dalmış gibi hür hissedersin. Hudutsuz algılayış, hislerin tükenmez akışı ve yüreğin nehir olup yatağında süzülüşünü seyrederken esen serin yelin okşayışlarına tutunması… Ne güzeldir, geçiciliğiyle kalıcı izler bırakması…

-II-

Çarpışan arabalar gibidir insan; yaşadığı tüm acı varoluş sancısıdır. Nitekim ölümün sahiciliği yaşamın sahteliğinden gelir. Uzun yolların yıpratıcılığıyla aşınarak, yediği darbelerin sarsıcılığıyla ağır ağır tükenerek, yeknesak adımlarla kurtuluşa ereceğini düşünerek yaşar. Pençeleşen emellerin erittiği bedenin acziyeti, geçmişe ilerleyen solgun adımları izler. Anbean çürüyen kemiklerin mahşere davet eden kesif kokusunda, bahar esintileri vaat eden hayallerin buğusuna kapılır. Oysa düşmüş meleklerdir gezinen sokaklarında, cennet şarkıları ağzı leş kokan ayyaşların feryadında yitik. Sesler umutsuzluğa yakılan ağıt, sözler çaresizliğin müşterek yalanı cambazlar dilinde. Gel de haykırma, duy da hicran dolmasın yüreğine…

-III-

Özlemler, hiç kapanmamış yaralardır. Her an albümlerden ya da bir kuşun kanat çırpışından esinle vücut bulabilirler. Ya da kokular esir alabilir aniden. Ansızın kopuveren bir rüzgarın esintileriyle dolabilir hatıralar odana. Loş ışıklar altında, gölgeleri saran bedbaht gönüllerin sığınağı olur da sığdıramazsın dünyayı avuçlarına. Suskunluğun de bir adı olmalı artık dersin o zaman. Sessizlik sürükleyip savurmalı önüne ne gelirse. Gözlerinden süzülen yaşlar, şafağın raks ettiği çiğ damlaları misali yayılmalı toprağa; bulutlardan sağaltmalı zehrini ve ölgün ışıklar altında taşmalı kaderinden. Ki yeşerirken hayat bulsun yaşamaya değer ne varsa; yine de pencereleri açıktır ama boşluğa bakar, şehrin kokuşmuşluğunda savrulan ruhların pusulası kayıp, durmadan aldanır düşlerin sıcaklığına…

-IV-

Cam kenarlarında bekleşen güvercinler gurulduyor, titreşen vücutlarında hayatın pür dikkat dokunuşları. Pamuktan tenine işlediği masumiyet, şu alacalı ufkun kapandığı yerlerden boşluğa taşıyor. İncinen eklemlerinden bağışlıyor seni, çırpınan kelimelerinden okşuyor. Çınlayan öfkenin vicdanı sağır, körleşen merhamet yetilerinden feragat ediyor. Kaldırımların aşındığı yerlerde şiirler mi müsrif yoksa amansızca ruhların heba ettiği hüzün mü! Ya da içim sıra sıralanan kederi sisler kaplıyor da siliniyor mu yüzün… Adsız bir şarkı çalıyor rıhtımda, kirlenerek ulaşıyor zihnimin ücralarına ve kanatlarına imreniyorum istemsizce. Tüylerinin her kopuşunda başka bir ömür yitiyor, her fısıldayışında kan kaybeden dualar. Tek bir kelime etmeden parçalıyor ufku ve buğulanıyor ardından geride kalanlar.

Emre BOZKUŞ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s